Yağmurdan Sonra: 12 Eylül Ama Yine Iska

Onur Yazıcıoğlu Yağmurdan Sonra'yı basın gösteriminde takip etti...

Böylesi herkes için daha kolay oluyor. 12 Eylül’ü kendine fon seçmiş bir film daha izlemiş olduk. Senaristliğini ve yönetmenliğini Görkem Turgut’un üstlendiği, başrollerini Pelin Batu ve Serhan Yavaş’ın paylaştığı “Yağmurdan Sonra” adlı filmi basın gösteriminde izleme fırsatı bulduk.

Hedefi vurmadan savrulan oklardan sıkılmadık mı?

Film, 12 Eylül darbesinde cezaevine düşen, Diyarbakır ve İstanbul’da (hangi cezaevi olduğu belirtilmiyor) sekiz yıl mahkûm olarak kalmış, yurtsever yazar Nuri İlker’in (Serhan Yavaş), iyi hâlinden dolayı Gökçeada’daki yarı açık cezaevine alınmasıyla başlıyor. Cezaevi müdürü Halim Özay’ın (Turan Özdemir) karısı Sumru (Pelin Batu) Nuri İlker hayranı bir kadın. Aynı zamanda fotoğrafçı ve kocasından nefret ediyor. Nuri İlker, üzüm bağlarında çalışırken Sumru’yla tanışıyor ve trajik bir aşk hikayesi filmin konusunu oluşturuyor. Filmi kısaca böyle özetleyebiliriz.

Görkem Turgut’un iyi niyetinden şüphe etmeksizin belirtmek gerekir ki; film toplum olarak fazlasıyla ihtiyacımız olan ve bir türlü gerçekleştiremediğimiz 12 Eylül yüzleşmesine bir katkı sağlamıyor. Dönemle ilgili çekilen filmlerin büyük çoğunluğunda meseleyi aile ilişkileri ya da bir aşk meselesi üzerinden görmek, 12 Eylül’ün verdiği asıl acıları görmekten bizi uzaklaştırıyor. 12 Eylül’le bir türlü yüzleşemiyoruz, gördüğümüz yerde gözlerimizi kaçırıyoruz. “Yağmurdan Sonra” da bu anlamda gözlerini kaçıran bir film olmuş.

Bir mahkûmla, bir cezaevi müdürü eşinin yasak ilişkisinin gerçeklik ayağıyla ilgilenmeden yazıp çizmeye gayret göstermek gerekiyor. Sonuç olarak Osman Şahin’in “Üzüm Bağları” adlı öyküsünden esinlenilmiş bir senaryo ve yönetmenin düş dünyasına “öyle değil de böyle olsaydı” şeklinde bir eleştiri getirmek yersiz kabul edilebilir. Ancak darbe temalı filmlerin bir şekilde buralara yönlenmesi de konunun takipçisi izleyiciler açısından sürekli hayal kırıklığına yol açıyor.

12 Eylül, Türkiye’nin toplumsal tarihine vurulmuş bir darbe. Eğer bu dönemle ilgili uzaktan yakından hiçbir ilginiz yoksa “Yağmurdan Sonra” da “acıtıcı” bir film olarak kabul edilebilir. Ancak bu acıları yaşamış olanlarla yaşayanların başından geçenleri bir şekilde öğrenmiş olanlar için bu tür işler sadece başarısız değil, can sıkıcı dahi bulunabilir.

Karikatürize edilmiş cezaevi müdürü ve gardiyan, nedendir bilinmez gözümüze Gargamel ve kedisi Azman gibi göründü. Kötü oldukları karikatürize edilecek kadar abartıldığında işte böyle gerçekdışı tipler ortaya çıkıyor. Tabii ki daha başarılı oyuncu performanslarıyla iş bu duruma gelmeyebilir, örneğin Demir Karahan’ın canlandırdığı Kadir Çavuş karakteri son derece reel bir görüntü çiziyor. Ancak diğer oyunculukların son derece zayıf olduğu filmde Demir Karahan’ın bu performansı, filmi kurtarmaya ne yazık ki yetmiyor.

Zaten filmin başarısını oyunculuğun belirleyecek olması, film açısından yönetmenlik zafiyetine işaret ediyor. Nitekim bu tip standart öyküleyici bir filmin peşindeyseniz, sinemasal yaratıcılıkta aranması gereken başarı, oyunculuğa yıkılmak durumunda kalıyor. Oyuncularınız da yetersiz kaldığında sorun oluyor. Oysa ki; 12 Eylül gibi ağır trajediler barındıran, Türkiye’nin travması hâline gelmiş bir döneme ilişkin Türkiye izleyicisinin dimağında çok fazla imge var. Bu imgelem dünyasından son derece sınırlı bir şekilde yararlandığınızda çok şey de eksik kalmış oluyor.

Yaşanılan benzer bir durumun, gözaltı ve cezaevlerinde mahkûmun gördüğü işkenceleri anımsatmak üzerinden gösterilen işkence sahneleri, 12 Eylül gibi utanç verici yaşam kesitleri bulunduran bir dönemi naifleştirmekten başka hiçbir işe yaramıyor. Dinlerken bile insanın kulaklarını tıkama ihtiyacı hissettiği, okurken sayfaya bakmak konusunda sıkıntı yaratan işkencelerin sinemaya aktarılmasında bir cesaretsizlik olduğu ortada. Bu durum sadece “Yağmurdan Sonra” için değil, dönemi kendine fon seçmiş diğer filmlerde de karşımıza çıkıyor. Oysa ki; bu dönemle hesaplaşılacaksa, perdeye bakarken de zorlanmamız gerekiyor. Bu hesaplaşmayı gerçekten istiyorsak eğer.

Eğer gerçekten istemiyor da bir melodram peşindeysek de, 12 Eylül’den başka bir fon seçelim artık. Kuşak çatışmasıdır, gerçek aşktır, ideal ailedir bunlar anlatılır. Artık yönetmenlerimiz biraz cesaret göstersin ve perdeye bakmaktan utanacağımız bir 12 Eylül filmini izleyelim. Zaten çok geç kaldık.

Filmle ilgili son not olarak Cahit Berkay’a teşekkür etmek gerekir. Filmin en etkili sahnelerinde Cahit Berkay’ın imzaladığı film müzikleri dikkat çekici düzeyde güzel.

kategori:
izlenim

ilgili