Bereketli Topraklar Üstünde: Bir Festivalin Anatomisi

Festivallere yıllarımı verdim. İstanbul Film Festivali’den Ankara Festivali’ne, on yıla yayılan üniversite hayatımı geçirdiğim Eskişehir’den, Gezici Filmler Festivali’ne doğru döndüm, dolaştım izledim. Her zaman biletli, kısıtlı öğrenci bütçeleriyle optimum...

Festivallere yıllarımı verdim. İstanbul Film Festivali’den Ankara Festivali’ne, on yıla yayılan üniversite hayatımı geçirdiğim Eskişehir’den, Gezici Filmler Festivali’ne doğru döndüm, dolaştım izledim. Her zaman biletli, kısıtlı öğrenci bütçeleriyle optimum film izleme disiplinini birleştirmeye çalışan bir sinefil olmaya çalıştım. Ne kadar başarılı olduğum tartışılır ama hep işim amatör ruh barındıran kısmında kaldım.

Seneler sonra bazı teffaruatlı işlerin sonucunda 17. Altın Koza Film Festivali’ne davetli konuk konumuna düştük. Hayatta bir festivalin kaymak tabakası içinde yer alacağım, törenlere, kokteylere ve ödül törenine katılacağımı aklıma gelmezdi.

Uzun lafın kısası, doğru yapmışım. İşin hakiki sinefil kısmında kalmak, şaşalı kısmından kaçınmak naif sinefil bünyeler için daha hayırlıymış.

Üçüncü Gün: İlk iki gün işler yüzünden Adana’ya gidemedik. Eşim ve ben ilk Jaffa, Orange’s Clockwork isimli İsrail belgeseli’ni izledik. Hoştu ama salon boştu. Turunçgile alışık Adana halkı, dünyanın en iyi portakalının yetiştiği Yafa’ya (Filistini işgal eden İsrail Yafa yerine ne Arapça ne de İbranice bir anlamı olmayan bu ismi uygun görmüşler.) kayıtsız kalmıştı. Dünyanın en talihsiz milleti filistinliler, bu İsrail filminde de oldukça talihsizdiler.

Film çıkışı festivalin yürütücü ekibinden Oktay ile karşılaştık. Festival filmlerinin çevirisi ve elektronik altyazı ile gösterimine yıllarını vermiş bir zattı kendisi. Bir festivalin hazırlık sürecinin hemen hemen her kısmında çalışmış Oktay’dan değerli bilgiler ve bir akşam yemeği daveti aldık. Akşam, Adana’nın jenerik mekanlarından bir olan Kazancılar Meyhanesine vardığımızda festival kalabalığı hemen göze çarpıyordu. Ağır topları Rutkay Aziz ve Menderes Samancılar olan Türk Sineması duayenleri masasının yanısıra, etnisitesine entellektüel birikimine ve balık etine ezelden beri sempati duyduğum Alin Taşçıyan’ın önderlik ettiği filistinli sinemacılar bu meyhane sokağının göze çarpan masalarıydı. Köşede tahminimce ailesiyle oturmuş, demlenen Erkan Can kompozisyona ince bir sevimlilik katıyordu. Bulunduğumuz coğrafyanın öncelikli kültürel değeri güzel sanatların bir dalı sayılabilecek yemek kültürüydü. Eğer Adana’daysak elbette önceliğimiz tıkınmak olacaktı. Yediğin içtiğin sana kalsın bize gezip gördüklerini anlat mottosu ne yazık ki Adana için geçerli değil. Yemek yemekten insanın sağına soluna bakmaya pek fırsat olmuyor.

[Festival emekçisi Oktay ve Erkan Can iki tarafından dev pervaneler ile serinletilmeye çalışılan rakı bazlı Kazancılar Meyhanesi sokağında konuşurken…]

Geç saatlere kadar açık Kazancılar Meyhanesi’nden sekilen Music Box isimli mekanda yine bir kaç Türk ünlüsü görmek mümkündü. Alkol sınırlarını ulaşmış Levent İnanır, kır saçları ve alaturka gömleği ile rakısını içmeye devam ediyordu. Müzik kötü, mekan klostrofobikti. Düğün salonlarına yakınlığı ile bilinen mekanda hali hazırda bir gelin damat gördük. Kapanış saatine doğru bodyguard’ın “Abi polis geldi, kapatmamız lazım.” veryansını sonucu hareketlendik ama Levent İnanır direnç gönderdi. Kaçarak uzaklaştım.

Devam edecek…

kategori:
haber

ilgili