17. Randevu İstanbul Film Festivali’nin Ardından Kısa Kısa 7 Film

İstanbul her sene çeşitli film festivallerine ev sahipliği yapıyor. Bunlardan biri de yılın son festivali sloganıyla sinema dünyasında yer alana festival Randevu İstanbul… Bilindiği üzere festival daha önce İstanbul...
17. Randevu İstanbul Film Festivali

İstanbul her sene çeşitli film festivallerine ev sahipliği yapıyor. Bunlardan biri de yılın son festivali sloganıyla sinema dünyasında yer alana festival Randevu İstanbul…

Bilindiği üzere festival daha önce İstanbul – Tarih Buluşması adıyla seyircilerle buluşurken, bir süre sonra yeterince ilgi görmemesi sonucunda adını değiştirerek Randevu İstanbul adını aldı. Tabii kendine has bölümler yaratarak sinema izleyicisinin bir kısmına hitap etmeye başladı; yılın önemli festivallerinden Filmekimi’nden kurtarabildiği filmleri gösterime sunmaya çalışıyor. Bu konuda farklı film seçenekleriyle başarılı olduklarını da söyleyebiliriz. Ancak organizasyon konusunda Cinemaximum – Mars grubu arasında belli iletişim kopuklukları olduğunu da ekleyebiliriz. Çünkü festival boyunca sistem hatası denilerek tonla bilet satış hatası yapıldığı ortaya çıktı. Kimi salonlarda var olmayan koltukların biletleri satılırken, gişe ve online satış arasında bağlantının yeterince sağlanamaması sonucunda aynı koltuğu 2-3 kez satma gibi talihsiz durumlarla seyirci karşılaştı. Bu tip aksiliklere rağmen gösterilen filmler arasında hiç de azımsanmayacak iyi örneklerle de seyirciyi buluşturdu. İsterseniz bu filmlerden bazılarına göz atmaya başlayalım:

en chance til

En chance til

İskandinav sinemasının başarılı isimlerinden Susanne Bier, neredeyse tüm Danimarka filmlerinin senaryosuna imza atan Anders Thomas Jensen’i yanına alarak şaşalı bir oyuncu kadrosuyla karşımıza çıkıyor. Oyuncu kadrosunda Game of Thrones’un Jaime Lannister’ı Nikolaj Coster-Waldau’sunu başrole oturturarak yan rollere de Avrupa sinemasının bilinen isimlerine teslim ediyor. Bu isimlerden bazılarını sıralarsak: Ulrich Thomsen, Nikolaj Lie Kaas, Maria Bonnevie, Thomas Bo Larsen, May Andersen…

A Second Chance, her şeye sahip polis bir babanın bebeği hastalanıp ölünce, bir baskın sırasında uyuşturucu bağımlısı bir ailenin kötü koşullarda yetişen bebeğini kaçırmasıyla gelişen olayları anlatıyor. Film çocukların yetişmesinde önemli olan faktörün aileler mi, yoksa yetişme koşulları mı olduğunu sorgularken, senaryosundaki çeşitli ters köşelerle seyircisini şaşırtmaya çalışıyor. Suçlu bir aile ile kusursuz gibi gözüken bir ailenin karşılaştırmasını yapıyor. Bunu yaparken sağlam bir dramaya imza atıyor. Özellikle kendi pisliği içinde yaşayan minicik bir bebek sahnesiyle seyircinin tepkisini alarak dikkat çeken film, her sezon vizyon bulan sağlam İskandinav dramalarından biri olarak öne çıkıyor.

Film her anında karamsarlaşmasına rağmen, optimist finaliyle kendi kendine ters köşe yapmayı beceriyor.

escobar paradise lost

Escobar: Paradise Lost

Sinema dünyasının bolca ilgisini çeken karanlık simalar kuşağında sırada Kolombiya’nın ünlü uyuşturucu taciri Pablo Escobar var. Escobar bir dönem uyuşturucu parasıyla halkına yardım yaparak Robin Hood görüntüsü verse de, daha sonra yaptığı kanlı infazlarla Güney Amerika kıtasının korkulan bireylerinden birine dönüşmüştü. Biyografik gerilim tadında ilerleyen film, kimi gerçekleri çarpıttığı iddiasıyla ülkesinde kimi çevrelerce tepkiyle karşılansa da, Hollywood’un sevdiği tipte bir karaktere sahip olduğu gerçeğini gözden kaçırmamak gerekiyor.

Bunun neticesinde de neredeyse her Güney Amerikalı bir ünlünün hayatını konu edinen bir film çekildiğinde akla ilk gelen kişi olan Benicio Del Toro bu filmin de baş rolünde Pablo Escobar kimliğine bürünerek yer alıyor. Ona eşlik eden oyuncu ise son dönemlerde yıldızı Hunger Games filmleriyle iyice parıldayan Josh Hutcherson var.

Film kurgusal olarak başında karışık olarak verdiği sahneleri daha sonra doğrusal düzlemde yerine oturtarak bir Kanadalı’nın cehennemi yaşamasını tüm gerilim kozlarını kullanarak gözler önüne seriyor. Film genel hatlarıyla vasatı aşamasa da, topluma mal olmuş bu karakteri merak edenler için sınırlı da olsa, belirli bir kaynak olarak izlenebilir. Benicio Del Toro’nun tek başına film boyunca oyunculuk gösterisi yaptığı Escobar: Paradise Lost, unutulması muhtemel ama tarih meraklılarının denemesi gereken bir film olarak öne çıkıyor. Yönetmen koltuğunda ise İtalyan yönetmen Andrea Di Stefano bulunuyor.

el ardor

El Ardor

Daha çok “Kan Çıkacak” filmiyle tanınan Pablo Fendrik’in yeni filmi olarak tanımlayabileceğimiz film, Arjantin kırsallarındaki kanunsuz olayları konu alıyor. Baş rollerinde Gael Garcia Bernal ve Alice Braga gibi iki önemli ismi bulunduran El Ardor, çeşitli festivallerde ödül için yarışsa da, genelde ne seyirciden, ne de eleştirmenlerden iyi tepkiler alamadı. Konunun basitliği ve yavanlığının da buna etkisi olduğu söylenebilir. Nereden çıktığı tam olarak anlaşılamayan Bernal’in canlandırdığı karakter, arazisini bir grup eşkiyaya kaptırmak istemeyen çiftçi bir ailenin yanına yardım için gelmesiyle başlıyor. Ardından karşılık baskınlarla intikam süreçlerini anlatıyor. Bir nevi rantçı sisteme karşı başkaldırı ya da isyan diyebileceğimiz film, kendi içinde iyi bir amaca hizmet etse de, istediği etkiyi vermekte güçlük çekiyor.

Genel anlamda film, doğayı kullanış stiliyle bir tip doğada geçen western izlenimi vermeyi başarıyor. Özellikle seçilen konu ve western kalıplarının kimi klişeleriyle beraber farklı bir western filmi olmayı hedeflese de, daha çok amacına ulaşamayan bir film olarak öne çıkıyor. Ana karakterin ortalıkta dolaşan başı boş bir kaplanla benzeştirildiği filmde, Kai karakterinin çıkış noktası olarak bir nevi doğanın ruhu göndermesi yapılıyor. Tam olarak hissettirilemeyen insan ilişkileri yüzünden filmin en büyük eksikliğinin bir ruhu olmadığı söylenebilir. İzleyici tepkilerini düşünürsek, pek kısa olmayan süresiyle film, çoğu kişi tarafından zaman kaybı olarak dahi nitelendirilebilir. İçerik olarak bir şey vaat etmeyen ama westerne farklı bir konsept kapan El Ardor maalesef başarısız bir film olmaktan öteye gidemiyor.

loin des hommes

Loin des hommes

Venedik Film Festivali’nde yan bölümlerden üç farklı ödülle dönen Far From Men, gücünü baş rolündeki oyuncu Viggo Mortensen’den alan yer yer tarihi öğelerde taşıyan bir drama. Cezayir – Fransa savaşı sırasında Cezayir’de geçen film, eski bir binbaşının kendini oradaki çocuklara adayıp öğretmenlik ederken, ordudan gelen bir emirle bir suçluyu bir şehirden diğer bir şehre götürmek zorunda kalmasını anlatıyor. Tabii bu yolculuk sırasında insanlık dramlarını, Cezayir’in kendiyle yüzleşmesini görüyoruz. Fransa’nın Cezayir üzerinde uyguladığı insanlık suçları bir bir göz önüne çıkarken, diğer yandan da birbirini tanımayan iki insanın dostluğunu anlatıyor. Bir nevi Cezayir savaşında yaşanan bir insanlık dersini anlatıyor diyebiliriz.

Savaş suçları, eskiden yan yana savaşıp şimdi birer düşman haline gelen insanların değişen yaşamları fazla duygu sömürüsüne yer verilmeden filmin içinde anlatılmaya çalışılmış. Ana karakterlerden birinin Arap olması sayesinde farklı gelenekler, adetler gözler önüne serilirken Türk seyircisinin yabancı olmadığı töre – kan davası konusu da yan hikaye olarak filmin içinde işleniyor. Viggo Mortensen’in farklı dilleri başarıyla seslendirmesi ve fiziki mücadelesinin yer aldığı bölümlerle tek başına süreklediği film, bir yandan da çok değinilmese de Cezayir’de bir Endülüs’lü olmanın zorluklarını da çok ayrıntıya girmeden anlatmaya çalışmış. Filmin içindeki dokunaklı bir replik, sanırım filmin karakterlerinin sıkışmışlık hislerini özetler nitelikte kabul edilebilir. Bir Endülüs’lüysen, Araplara göre Fransız’sındır, Fransızlar’a göre de Arap…

lfo the movie

LFO: filmen

Her sene absürt bir film bulmayı başararak Randevu İstanbul, bu sene kontenjanlarından birini de LFO filmine ayırıyor. 500 bin euro gibi düşük bir bütçeye sahip film, bilim kurgu ve komedi türünü harmanlamayı amaçlasa da, kendine has mizahı her midenin kaldıramayacağı türde bir film olarak dikkat çekiyor. Filmin konusuna baktığımızda; Robert ismindeki bir adamın ses frekansları üzerinde çalışmalar yaparken, insanları kontrol edebilen bir frekans bulması sonucu yaptığı deneyleri anlatıyor. Bu frekans sayesinde Robert, yeni taşınan karşı komşusu evli bir çift üzerinde farklı deneyler yapıyor. Özellikle kadın olan karakteri cinsel bir obje olarak kullanırken, erkek komşuyu pis işlerine yönlendiren Robert’in delilikle gerçeklik arasında gidip gelen fantezileri her tip izleyici kesime hitap etmeyebilir.

Filmin kendi dünyasına alışabilirseniz, filmin esprilerinde eğlenebileceğiniz ki, filmden nefret etme olasılığının yüksekliği de hiç de azımsanmayacak kadar denilebilir. Özetle tam bir ergen fantezisi kafasıyla çekilen film, yer yer kendi içinde felsefe yapmaya çabalıyor. Ancak klişelerden uzak duramayarak bayağılaşma tehlikesinin içinde kendisine yer buluyor. Karakterlerin çarpık ilişkileriyle ve insanların hipnoza yakın bir itaat zorlamasıyla komedi unsurları çıkarmayı amaçlasa da çoğunlukla başarısız oluyor. Filmin finali de kendini ciddiye almadığını gösterir nitelikte denilebilir. Bu bağlamda sırf eğlencelik ve bir şey vaat etmeyen bir filmle olduğu söylenebilir.

Who Am I  Kein System ist sicher

Who Am I – Kein System ist sicher

Baran bo Odar’ın yönettiği kısaca ismiyle “Who am I” bu yılın Almanya’da en çok gişe yapan filmlerinden biri olarak öne çıkıyor. Hızlı kurgusu ve anlattığı Hacker hikayesi itibariyle film bir nevi Hollywood filmi şeklinde hikayesini anlatmaya çalışıyor. Ana karakter Benjamin’in kendi hikayesini anlatırken, seyirciye eğlenceli bir gençlik filmi vaat ediyor. Kurgusu bir an için bile sekmeyen film, günümüz gençliğinin sevdiği hızlı kurgulu filmlerin iyi örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.

Kadrosunda kimi Avrupa sinemasında rastladığımız önemli oyunculara yer veren film, normal hikaye şablonun dışında online yaşamı bir nevi metro vagonun içinde görüşen maskeli kişiler olarak resmederek farklı bir bakış açısı yaratmayı deneyerek sürükleyici bir film yaratmayı amaçlıyor. Özellikle sürprizli finalli filmleri seven seyircilere hitap edebilecek sahneler içerdiğini de bir yerlere not etmekte yarar olduğunu düşünüyorum. Kısaca özetlersek popüler sinema örneklerine Alman dokunuşu şeklinde özetleyebiliriz. Eğlenceli film severlere tavsiye edilir.

Szabadeses

Szabadesés

Gelmiş geçmiş en tuhaf filmler listesine bir film daha katıldı. Bu filmin adı da orijinal adıyla Szabadeses yani Free Fall… Daha çok Taxidermia filmiyle tanınan Macar yönetmen György Palfi, yanına Zsofia Ruttkay’ı alarak her yerinden tuhaflık fışkıran bu filmi gerçekleştirmiş. Bir Macar filmi olmasına rağmen Güney Kore’den yoğun destek alan film, her mideye hitap etmiyor. Çünkü filmdeki karakterler o kadar tuhaf ki, zaman zaman tahammül seviyesinin sınırlarını zorluyorlar. Özellikle içinde barındırdığı kısa hikayelerde yoğun cinselliğe yer veren Free Fall, benim izlediğim seans sırasında çoğu seyircinin salonu terk etmesine neden oldu.

Bu garip filmin konusunu ise zor da olsa şöyle özetleyebiliriz; yaşlı bir kadının apartmanın tepesinden atlarken, apartmanın her dairesindeki tuhaf insanlara göz atarız. Apartmanın her dairesinde yaşayan insanların yaşamlarından birer kısa film izleriz. Ne gibi mi hikayeler mi? Örneğin çıplak olmasına rağmen kimsenin çıplak olduğunu fark etmediği bir kadının da olduğu bir parti, evinde bir inekle beraber yaşayan bir aile, alışagelmedik bir kürtaj portresi, yoga seansı sırasında nirvanaya ulaşan öğrencisini kıskanan bir yoga hocası, sit-com şeklinde yaşayan iki kocalı bir kadın, mikrop takıntısına kafayı takmış izole şekilde yaşayan bir çift gibi birbirinden tuhaf hikayeler sizleri bekliyor.

Sinemada farklı işler ve farklı düşünceleri görmek isteyen insanlar için bir maden niteliği taşıyan bu film, bünyelere ters olduğu kadar ilgi çekici bir deneme olarak öne çıkıyor.

Sils Maria
Bu filminin geniş incelemesi için bakınız.

kategori:
haber

ilgili