2016 Yılından 10 Film: Aslan Terbiyecisinin Cesareti

Geride bıraktığımız yıldan farklı bir seçki...

Geride bıraktığımız yıl içerisinde iki yarı kürede, beş farklı ülkenin sinema salonlarında film izleme onuruna eriştim. ‘Onur’ sözcüğü basit ya da hamasi bir seçim değil, zira sinema bana göre dünyamızın sınırlarını genişleten, entelektüel kapasitemizi artıran, kendimizi bir başkasının yerine koyup o bakış açısıyla düşünebilmemizi en çabuk ve pratik biçimde sağlayabilen sanat dalı.

Yüce insan Roger Ebert’in ifadesiyle, “empati üreten bir makine”. Çok değerli zamanımızdan sadece 2 saat ayırarak yeni bir gerçekliğe adım atabiliyor; başka bir ülkede, dönemde, ırk, din, cinsiyette yaşamanın nasıl bir deneyime dönüşeceğini tecrübe etme fırsatı buluyoruz.

Buluyoruz da kuş mu konduruyoruz? Dünyanın daha iyi bir yer olmasını sağlayabiliyor muyuz? En azından “SİBEL ALTIN – bırakında yaşayalım” (-da orijinaline sadık kalınarak yazılmıştır) albüm kapağındaki dileği gerçek yapabiliyor muyuz? Maalesef hayır.

“I never thought much of the courage of a lion tamer. Inside the cage he is at least safe from people.” demiş, aforizmanın krallarından George Bernard Shaw. Herkes kendine göre yorumlayabilsin diye aslını yazdım. Bence diyor ki Bernard dayı, “Aslan terbiyecisinin cesaretini çok da şeetmiorum müdürüm affedersin. Kafesteyken insanlar bari elleşemiyor kendisine.”

Bir yere bağlayamadığım bu özlü söz fasılasıyla demek istediğim şu: Leonardo Başgan’ın The Revenant’ı çekerken araya sıkıştırdığı lakin Trump’ın seçilmesiyle elinde patlayan National Geographic belgeseli-slash-seçim virali “Before the Flood”da Patagonya buzulları ve steplerinden (bildiğimiz ‘Pampa’lar) hunharca vurguladığı üzere, dünyayı biz insanlar bu hale getirdik. Geride bıraktığımız sene, kötü bir seneydi. 2016’da tam anlamıyla sıvadık. Ve geçmiş yıllardan farklı olarak, 2017’nin daha iyi olacağı konusunda da (hatırladığım kadarıyla bu kadar net ve kalın çizgilerle ilk kez) hiç umudumuz yok.

Öte yandan “2016 sinema açısından kötü bir yıldı” demek biraz kolaycılık ve haksızlık olur. Hatta bir yapımcının güzel tespitiyle ifade edersek, “İzleyeceğim filmleri seçerken çuvalladım demekle eşdeğer olur.”

2016 bence sinema açısından verimli, güçlü bir yıldı. Freni patlamış halde yokuş aşağı sürüklenen dünyamıza meydan okuyacak derecede kaliteli bir seneydi. Adeta bir aslan terbiyecisi cesaretiyle dünyaya mesaj vermeye çalıştı sinema: “Kültürden, sanattan uzaklaştıkça savaşa sürüklenirsiniz. Hepsi daha önce denendi. Filmlerimizde ibret verici bir çarpıcılıkta sizlere sunduk. Hiç mi ders almadınız? Hatada ısrar ediyorsunuz, siz bilirsiniz.”

Bu yıl içerisinde izlediğim filmler arasından –gelenek olduğu üzere– bir liste de benim yapmam gerekiyordu. Dünyanın buna ihtiyacı varmış, insanlığı listeler kurtaracakmış gibi. Vizyon-vizyon dışı ayrımı gözetmedim. 2016 yapımı olması yeterliydi. “Yılın en iyi 10 filmi” de diyemem. Zira çok daha iyi film olduğunu bile bile elediğim filmler oldu. Tekrara düşmemek niyetiyle, daha evvel naçizane düşüncelerimi bu satırlara yansıttığım filmleri de kapsam dışı bıraktım. Ortaya çıkan liste sadece, 2016 içerisinde izlediğim ve yıl biterken hislerimi yazılı olarak en çok paylaşmak istediğim 10 film listesidir. Ve bahsedilen 10 film aşağıda alfabetik olarak beğeninize sunulmuştur:

Divines: Dünya prömiyerini Cannes’da Directors’ Fortnight bölümünde yapan ve Camera d’Or ödülü kazanan film, sessiz sedasız Netflix’e gidince unutulmuştu. Fakat “Yabancı Dilde En İyi Film” Altın Küre adayları arasında yer alınca yeniden gündeme geldi. Houda Benyamina, Guillaume Tordjman ile beraber çektiği “Ghetto Child” haricindeki ilk uzun metrajlı filminde kırk yıllık yönetmen edasıyla döktürüyor. Mathieu Kassovitz filmi “La Haine” kadar samimi bir “Paris banliyöleri tasviri” çizen “Divines”, kafamızdaki kalıplaşmış “sınır”ları kevgire çeviren, evrensel bir dostluk öyküsüne dönüşüyor.

El ciudadano ilustre (The Distinguished Citizen): Oscar Martínez’e Venedik’te En İyi Erkek Oyuncu ödülü getiren ve Arjantin’in Oscar adayı olan film, tatlışko bir “fahri vatandaş” portresi sunuyor. Konusundan biraz bahsetmek gerekirse; Nobel edebiyat ödüllü Arjantinli bir yazar olan Daniel Mantovani, 40 yıldır Barcelona’da yaşamaktadır ve hayli kaprisli bir adamdır. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen konferans, imza günü, vs. tekliflerini küstahça reddetmektedir. Bir yandan da beş yıldır kayda değer bir kitap yazamamıştır. Yani ilham sıkıntısı çektiği aşikârdır. Bir gün davetler arasında, memleketi Salas’ın (ufak bir Arjantin kasabası) belediye başkanının içten mektubu dikkatini çeker. Sürpriz bir şekilde Salas’ın yolunu tutar. Ama bu, hayatının en kötü (belki de en güzel) kararına dönüşecektir. Trajikomik olaylar art arda yaşanırken anlarız ki Mantovani’nin “çoksatan” romanlarındaki karakterlerin pek çoğu, Salas’ta kanlı-canlı bir şekilde yaşamaktadır! Bazıları da öteki dünyaya göçmüştür. Ve gerçek insanları romanlarınızda kullanıp, bunun sefasını tek başınıza süremezsiniz!

Free To Run: 40-50 yıl önce, “özgürce koşmak” kavramı Steve Prefontaine, Fred Lebow, Kathrine Switzer gibi efsaneler tarafından insanlığa armağan edilmeden önce, maraton koşmak günümüzdeki kadar kolay bir eylem değildi. Sadece elit erkek atletlere ‘bahşedilmiş’ bir olguydu. “Free to Run” belgeseli sayesinde, daha önce yalnızca ana hatlarıyla bildiğim Kathrine Switzer’in Boston Maratonu’ndan dünyaya yayılan “hayallerin peşinden koşma” hikayesini detaylarıyla öğrendim. Pierre Morath, yaptığı araştırmalar ve kaliteli bir kurguyla bu ilham verici hikayeyi harika bir belgesele dönüştürmüş.

Indivisibili (Indivisible): Biraz dedikodu: İtalya’nın bu yılki Oscar adayını belirleyecek komitede 9 üye yer alıyordu. Önceden belirlenen 7 filmden birini seçmek için yapılan oylamada üyelerden beşi reyini “Fire at Sea”den, dördü “Indivisibli”den yana kullandı. Komitedeki isimlerden Paolo Sorrentino reyizz de Indivisibli’ci muhalefet cephesindeydi ve Fire at Sea’nin Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde Oscar adayı gösterilmesini ağır bir dille eleştirdi. “Fire at Sea güzel film ama belgesel dalında Oscar için zaten iddialı olacaktı. İtalyan sineması iki dalda birden aday çıkarabilecek durumdayken, mazoşist bir eziklikle bu şansı elimizden kaçırdık” ifadelerini kullandı. Edoardo de Angelis’in filmi “Indivisibli”, insana keyifli dakikalar yaşayan, kendini iyi hissettiren bir “biz ayrılamayız” hikayesi. Daisy ve Violet, 18 yaşına basmak üzere olan siyam ikizi kız kardeşler. Sesleri harika ve düğünlerde, törenlerde şarkı söyleyerek tüm ailenin geçim yükünü üstleniyorlar. Ayrılamayacaklarını kabullenmiş, her şeyi birlikte yapmaya alışmış haldeler. Fakat bir doktor “ben sizi ayırırım” deyince rutin bozuluyor, işler karışıyor.

Julieta: Beni tanıyanların anlayışla karşılayacağı üzere, Pedro Almodóvar’ın film çektiği herhangi bir senede yılsonu listemde yer alması hiç sürpriz değil. Dolayısıyla 80’lerden günümüze ustalıkla yayılan, post-franco İspanya’sına dair güzel detaylar sunan Julieta da burada. Alice Munro’nun üç kısa öyküsünden uyarlanan ve Julieta adlı bir kadının hayatında 30 yıllık bir döneme misafir olduğumuz filmin, başlarda İngilizce çekilmesi planlanıyordu. ‘Şanlı’ İspanyolcada karar kılındı. İyi de edildi. Adeta bir İberya haritası niteliğindeki film, yaptığı pek çok şeyin yanı sıra bizleri Galiçya’da büyüleyici bir balıkçı köyü olan Redes (Ares, A Coruña) ile de tanıştırıyor.

La La Land: Tarif etmeye çalıştığım “yeni bir gerçekliğe adım atma, kendimizi başkasının yerine koyma” halini pek güzel yaşatan bir film “La La land”. Hayal kurma cüretini kaybetmeyen ahmakların şerefine içelim! Bu öyle güzel bir ahmaklık ki, dünya sizlerin yüzü suyu hürmetine ayakta duruyor. Lütfen pes etmeyin. Filmin kendisine ve caz tutkunu Sebastian’a kulak verelim: “Rüya işte tam olarak bu! Uyuşmazlık bu, uzlaşma bu. Ve bu çok ama çok heyecan verici!”

La región salvaje (The Untamed): Önceki filmi “Heli” ile Cannes’da En İyi Yönetmen ödülü kazanan Meksikalı rejisör Amat Escalante, 2016’da bu kez Venedik’te ödüllendirildi. Orijinal adı “wild side, wild region” anlamına gelen film, gerçekten de vahşi taraflarda geziniyor. Düz bir ‘arthouse’ değil. Korku filmi değil. Ortaya çıkan esrarengiz tabloları netleştirmekle uğraşmıyor. Belki de gücünü bu belirsizlikten alıyor. The Untamed için “güzel film” diyemem. Fakat bende geçen sene Lucile Hadzihalilovic’in “Évolution”ının yarattığı etkiyi yaratan film olarak tarif edebilirim. Kafamı karıştıran, düşündüren, hayrete düşüren, zaman zaman rahatsız eden…

Moonlight: “Sinema ölüyor, sinema bitiyor” diye düşünenlerdenseniz Moonlight’ı henüz seyretmediğinizi okumluyorum. Sinema hiçbir yere gitmiyor. Sinema asla havlu atmayacak ve Moonlight bunun kanlı canlı ispatı. Tarell Alvin McCraney’nin “In Moonlight Black Boys Look Blue” adlı oyunundan uyarlanan Ay Işığı’nı Hollywood Reporter, “Kimliği yüzünden dışlanmış, dünyada yalnız bırakılmış herkesin yüreğini titretecek” sözleriyle mükemmel tarif ediyor. İnsanın kendini keşfetmesi hakkında, zaman ve mekanla sınırlandırılamayacak bir film olan Moonlight, genç siyahi bir adamın çocukluktan yetişkinliğe kadar Miami’nin zorlu bir mahallesinde, hayatta kendine yer edinme mücadelesini anlatıyor.

Powidoki (Afterimage): Andrzej Wajda’nın vefatıyle bizleri hüzünlendireceği günden tam 1 ay önce büyük ustanın son eserini perdede izleme şansı bulmak, benim için çok önemli bir deneyimdi. Avangart ressam Władysław Strzemiński’nin çektiği çileleri olağanüstü bir sinematografiyle anlatan ve Polonya’nın Oscar adayı da seçilen filmde Strzemiński’yi canlandıran Boguslaw Linda’nın performansı müthiş…

Рай (Ray, Paradise): Tamamı siyah-beyaz çekilmiş, 130 dakikalık bu filmi, öncelikle sinema eğitimi alan ve sinemayla ilgili bir alanda çalışan herkes izlemeli. Bunu hallettiysek “Son of Saul”u seven herkes ve tüm arthouse fan’ları seyretmeli. Uluslararası ismi Ray mi olacak yoksa Paradise mı bir türlü karar verilemeyen film, korkunç II. Dünya Savaşı sonrası bir sorgu odasında sorgulanan üç kişinin anlattıkları ve bu kişilerin bir şekilde yollarının kesiştiği flashback’lerinden oluşuyor. İlk yarısı Paris’te, ikinci yarısı toplama kampında geçiyor. İlk yarısı Fransızca, ikinci yarısı Almanca. Karanlık güçler Rusya ile aramızı bozmaya çalışırken, Rusya’nın Oscar adayı olan ve shortlist’e kalmayı da başaran bu Andrey Konchalovskiy başyapıtının bu listede yerini almaması tabii ki düşünülemezdi!

kategori:
seçki

ilgili