2016’nın En Kötü Filmleri

2016 sona ererken bu yılın en kötü filmlerini derledik...

Sanırım çoğunluk şu konuda hemfikir: 2016, sinema açısından da kötü bir yıldı. Ki yıl bitmek üzereyken bile halen kötü filmler vizyona giriyor (Collateral Beauty mesela). 2015’ten bakıldığında aslında heyecanlandıran bir yıldı (nasıl ki şu an 2017 filmleri heyecanlandırıyorsa 2016 da heyecanlandırmıştı) ama içine girip de filmleri izleyince pek de öyle heyecanlandıracak bir yıl olmadığını anladım. Heyecanla beklediğim filmler vasatı aşamadı, yılın sonuna gelirken en iyi on filmi belirlemek bu yüzden benim için zor oldu. Gerçi Oscar’a yürüyen filmlerin çoğu vizyona girmediği için henüz izlemediğimi belirtmeliyim ama konumuz iyiler değil, kötüler. Kötülerden de bolca var. Hakkında bir şeyler yazmak istemediğim kadar kötü olan The Huntsman: Winter’s War, Warcraft, High-Rise, Hands of Stone, Me Before You‘yu listeye dahil etmedim, burada anarak aradan çıkarmak istedim. Lafı uzatmayıp kötü filmleri irdeleyeyim.

Morgan: Scott’ın çocuklarından birisi daha sinemaya atıldı ve birisi daha heyecanlandırmadı. Ama Luke Scott’ın durumu heyecanlandıramamaktan da kötü. Morgan adını verip bir yapay zekanın yaratıcılarını öldürmesini anlattığı bu bilimkurgu-aksiyon-gerilim filminin işleyen, elle tutulur tek tarafı bile yok. Her açıdan dökülen, Scott’ın babasından hiçbir şey öğrenmediğini düşündürten, Hanna, Alien, Bourne, Ex-Machina filmlerinin kopyası olmaktan kurtulamamış bir film. Mantıksızlıklar, inandırıcılık sorunları, kötü çekilmiş ve oynanmış sahneler ve daha neler neler… Scott ilk filmiyle yılın en kötü filmine imzasını atmış oldu.

In a Valley of Violence: Ethan Hawke iyi bir oyuncu ama çevresi (ajansı) kötü galiba. Bir tane iyi filmini beş tane kötü filmi takip ediyor. In a Valley of Violence da Hawke’ın kariyerinin en kötü filmlerinden. Ti West’in yazıp yönettiği bu western filmi insanı bu türden soğutacak tüm western klişelerini bizlere sunuyor. Yabancı bir kovboy (bilirsiniz, her westernde bulunur) bir kasabaya gelir. Ama o kasabada yabancılar pek sevilmez (bilirsiniz western kasabalarında yabancılar hiçbir zaman sevilmez). Şerifin oğlunu döven bu kovboy başına belayı alır, olaylar gelişir ama nasıl gelişir? Öyle kötü gelişir ki insan, West’in sinemadan uzaklaştırılmasını istiyorinsan. Karakterlerinden olay örgüsüne, diyaloglarına kadar her şeyi dökülen bir film bu film. Film bitince kafaya şu soruların takılmaması mümkün değil: West bu lanet filmi için parayı nasıl bulabildi ve Hawke neden bu denli kötü filmlerde oynamaya devam ediyor?

Misconduct: Al Pacino ve Anthony Hopkins kariyerlerinde ilk kez aynı filmde oynayacaklar dediklerinde heyecanlanmayan kimse yoktur galiba. Evet, sinemanın-oyunculuğun iki ustası da artık kariyerlerinin son dönemindeler ve artık pek iyi filmlerde oynayamıyorlar. Gene de Pacino ve Hopkins’li bir filmi merak etmemek zor. Ne yazık ki bu film de iki ustanın rol aldığı en dandik filmlerden oluverdi. Benzerlerini milyon kez izlediğimiz, Show TV’nin geceleri yayınladığı ikinci sınıf gerilim filmlerinden farksız Misconduct. Yönetmen berbat senaryoyu kurgu masasında flashback-flashforwardları bolca kullanarak heyecanlı hale getirmeye çalışıyor ama senaryo o kadar kötü ki başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Asıl üzüldüğüm kişi yönetmen oldu. Kurgu masasında tempoyu yükseltmek için gerçekten de çok didinmiş. Bu arada Hopkins’le Pacino daha önce de bu filmdeki rollerinin benzerlerini ama daha iyi yazılmışlarını oynamışlardı (Pacino için bakınız Şeytan’ın Avukatı). Keşke bu projeyi kabul edip de bizim 1,5 saatimizi çalmasalardı. Şöyle bir repliği olan filmlerden uzak durmak lazım: “Onun kalbi durursa benimki tekrar atmaya başlayabilir diye düşündüm”.

Equals: Drake Doremus isimsiz üçlemesini Equals‘la bu yıl sonlandırdı. Doremus’ın üçlemesi Like Crazy, Breathe In ve Equals‘tan oluşuyor. İlk ikisi ortalama filmler. Özellikle Like Crazy‘nin neden abartıldığını halen anlamış değilim. Ama Equals‘ı izleyince gözüme gayet iyi görünmeye başladı Like Crazy. Çünkü Equals gerçekten de kötü bir film. Hissetmenin, duyguların yasaklandığı, insana bir şeyler hissettirecek renklerin toplumdan arındırıldığı, herkesin ve her mekanın bembeyaz olduğu bir gelecekte iki kişinin âşık olup sistemle mücadele etmelerini anlatmaya çalışıyor Doremus. Morgan nasıl ki pek çok filmin çakmasıysa bu bilimkurgu filmi de THX 1138‘in ve Equilibrium‘ın çakması. Doremus, THX 1138‘in bembeyaz mekânlarını ve kıyafetlerini, Equilibrium‘ın da konusunu ve olay örgüsünü (devletin insanlara zorla ilaç verip hislerini felç etmesi, kahramanın ilacı bırakması, bıraktıktan sonra hissetmeye başlaması, hissedenlerin gizli bir grup oluşturmaları, hissedenlerle birlik olup devletle mücadele etmesi, hissetmeyenlerin evden işe, işten eve şeklindeki asosyal, mekanik yaşamları vs) araklayarak bu filmini yapmış. Filmin Gattaca ve Logan’s Run‘la benzerliklerine hiç girmeyelim. Kristen Stewart’ın kötü oyunculuğunun da filmin izlenilirliğini sıfıra indirdiğini belirtmeliyim. Doremus izlenemeyecek kadar kötü bir film yapmış. Yeni filminin de romantik bilimkurgu oluşu korkutuyor.

The Girl on the Train: Çok satan vasat altı romandan uyarlanan bu film roman gibi vasata bile erişemiyor. Romanı okumuştum. Bu yıl okuduğum en kötü romanlar arasında. Fakir adamın, hatta fakir değil, yeteneksiz adamın Gone Girl‘ü diyebilirim The Girl on the Train için. Alkolik, takıntılı, tiksinç bir kadın olan Rachel’ın mükemmel olduğunu düşündüğü ama mükemmellikten epey uzak Megan’ın kayboluşunu soruşturması anlatılıyor. Bu filmden feminizme dair bir şeyler çıkartıldığını görünce de üzülmüştüm. Zira bu filmde feminizme dair hiçbir şey yok. Ama bunu geçelim. Kitapta olduğu gibi filmde de kötü karakter zerre derinleştirilmemiş ve kitapta olduğu gibi filmin de çözüm bölümü o kadar kötü ki komik. Kötü karakter de, Megan da, Anna da epey kötü yazılmış; dedektifin olayları soruşturma şekli senarist ve yönetmenin bu konuda epey bilgisiz olduklarını düşündürecek kadar mantıksız ve kötü ve inandırıcılıktan uzak. Polisiye tarafı ikinci sınıf polisiye bir film düzeyinde, dramı Arjantin pembe dizisi kıvamında, gerilimi sıkıcı, alayı demode. Zaten romandan iyi bir filmin çıkması mümkün değildi ama ekip, romandan daha sıkıcı bir film yapmayı başarmış. Tebrikler!

Three: Johnnie To’nun bu yıl vizyona giren, keşke çekilmeseydi dedirten son işi. Polisiye türündeki filmin konusu şöyle: Bir soyguncu yakalanacağını anladığında kafasına sıkar (evet, kafasına sıkar!). Amacı hastanedeyken arkadaşlarının gelip onu kurtarması. Polislerin ellerinde sadece bu soyguncu var. Tek mekânda, hastanede geçen filmde To, Orson Welles gibi bombayı baştan gösterip bir türlü patlatmayıp izleyiciyi germeye niyetleniyor ama bir şeyi gözardı etmiş: Diyaloglar bu denli zayıf, karakterler bu denli aptal, film de bu denli temposuz ve sıkıcı olunca o bombanın patlayıp patlamamasının bir önemi kalmıyor. Three, fragmanı kendisinden katbekat güzel filmlerden. Fragmanı izleseniz yeterli bence.

Midnight Special: Çektiği her filmini sevdiğim yönetmen Jeff Nichols bu yıl iki filmle karşımıza çıktı: Midnight Special ve Loving. İkincisini henüz izlemedim ama ilki bu listeye girecek kadar kötü, bu listeye girecek kadar kötü olduğu için de üzücü. Nichols’ın ilk bilimkurgu filmi bu denli kötü olmamalıydı. Bu da neresinden tutsan dökülen filmlerden. O kadar kötüydü ki hakkında başka bir şey yazamıyorum. Dilerim Midnight Special tek kötü filmi olarak kalır.

The Monster: Ti West’in In a Valley… filmi yüz yıllık western türünün en bilinen, yani en klişe öyküsünü anlatır. The Monster da canavar filmlerinin en kötü klişelerini kullanmış. Genç bir anneyle kızı yolculuğa çıkarlar. Ana-kızın ilişkileri kötüdür. Sürekli didişirler. Gece vakti, yağmurlu havada yollarına devam ederlerken bir hayvana çarparlar, araç oracıkta bozulur, sonra canavar ortaya çıkar, olaylar gelişir. Aslında ABD’de bu filmi sevenler de yok değil. Belki de artık bu denli klişe bir canavar filmi çekilmediğinden ve bu film bir nevi nostalji işlevi gördüğünden sevildi, bilemiyorum ama neticede orijinal tek tarafı olmadığı gibi finali de bir hayli kötü. Gene de Zoe Kazan’ın iyi performansı için izlenebilir. En azından sıkıcı değil.

Triple 9: Hollywood filmlerinde insanın ağzını sulandıracak kadar iyi bir oyuncu kadrosu varsa o film dandik çıkıyor. Kate Winslet, Chiwetel Ejiofor, Cassey Affleck, Norman Reedus, Anthony Meckie, Woody Harrelson, Teresa Palmer, Michael K. Williams, Aaron Paul, Gal Gadot’lu Triple 9 bu kadroyla insanı epey meraklandırıyordu. Ama bol yıldızlı vasat altı filmlerden olduğunu anlamamız için çok beklemeyecektik. Matt Cook’un yazdığı, daha doğrusu yazamadığı senaryoyu son zamanlarda iyi film yapamayan John Hillcoat çekti. Tempolu başlayan film özellikle ikinci bölümünde irtifa kaybediyor, gereksiz sahnelerle dolup taşmaya başlıyor ve yılın en kötü çözüm bölümlerinden birisiyle sona eriyor. Sonuçta yeni bir The Heat olabilecekken bu filmin yanına bile yaklaşamıyor. Polislerin kirli polis, kötü polis, çömez polis, iyi polis yüzeyselliğini aşamadığını da belirteyim. Soundtracki dışında hiçbir şeyi iyi değil. Atticus Ross gene döktürmüş. Son not: İngiliz Kate Winslet, Rus bir mafya lideri mi? Hiç gülesim yoktu.

The BFG: Son zamanlarda artık sadece “fena değil” diyebileceğim filmler çeken, hatta bazen son derece gereksiz ve vasat filmler de yapabilen dönemi geçmiş, demode haline gelmiş Steven Spielberg bu yıl bizlere kariyerinin en dandik filmini bahşetti. Roald Dahl’ın masalından uyarlanan film, Spielberg’in emekliliğe ayrılması gerektiğini düşündürtmeye başladı. BFG adlı bir devin yetim bir kızı devler diyarına götürmesini konu alan film klişeler deryasında yüzüyor. Filmin kayda değer tek tarafı efektleri ve görüntü yönetmenliği. Küçük kızı oynayan Ruby Barnhill filmin iyi taraflarından. Sıkıcı, vasat altı, klişe bir Spielberg filmi. Spielberg içindeki çocuğu öldürse hiç fena olmayacak. Filmin en kötü sahnesiyse koskoca devin (koskoca dev) kalkıp İngiliz kraliçesinden yardım istediği sahne… Spielberg hükümeti, orduyu övmediği zamanlarda kraliçeyi ve ordusunu övüyor işte.

The Legend of Tarzan: Belçika’nın Kongo’yu sömürgeleştirip milyonlarca insanı öldürdüğü ya da sakat bıraktığı (az çalışıyorlar diye kölelerin -çocuk, kız, kadın, erkek, yaşlı, herkesin- kollarını, bacaklarını kestiler) bir dönemde geçen bu film bu döneme dair neredeyse hiçbir şey söylemeyerek kendisinden tiksindirtti. Kongo’da geçiyor, katliam yapıldığı da söyleniyor, Kongo’nun sahibi Leopold’un adını da sıkça anıyor ama neler yaptığını dahi söylemiyor. Bizlere gösterilen tek şey kabile liderinin ölümü. Öte yandan beyaz adam (bu kez Tarzan) gene siyahileri kurtarıyor. Öte yandan filmin iki kötüsü de (Djimon Hounsou ve Christoph Waltz’un oynadıkları kötüler) alabildiğine kötü yazılmış. Waltz pek çok filmde kötüleri oynadığı için artık sıkmaktan ötesine geçmiyor. Filmin ana karakterlerinden Jane’in de hakkı verilmemiş, Tarzan’ın doğa ve hayvanlarla ilişkisi de. Kısacası bu film de dökülüyor.

Batman v Superman: Zack Snyder iyi bir yönetmen değil. İyi bir yönetmen olmadığını defalarca kez kanıtlamasına rağmen DC’nin büyük ve mühim projelerinden kovulmuyor bir türlü. Man of Steel‘i batıran Snyder bu ikinci DC filminde de her şeyi eline yüzüne bulaştırıp 2’de 0’la kariyerine devam ediyor. Filmin artılarından bir tanesi slow motiondan başka bir şey bilmeyen Snyder’ın bu kez kendisine hakim olup her şeyi yavaşlatmaması. Görüntü yönetmenliği de iyi. Finale doğru efektlerin artmasıyla başlayan aksiyon sekansı epey sıkıcı, Martha ayrıntısı epey komik, Batman’le Superman’in mücadelesi epey zayıf işlenmiş. “Martha” sayesinde kavgayı bırakıp kardeş olmaları bir hayli komik. Sonuçta bütün kahramanlara yer vereyim derken çorbaya dönmüş, tatsız tuzsuz, kötü bir film.

Suicide Squad: BvS‘nin kalite anlamında batışından sonra kötü olmayacağını düşündüğüm Suicide Squad da iki seksen yattı. David Ayer’in yazıp yönettiği film her açıdan dökülüyor: Kötü karakterlerini ellerine beyzbol sopaları, silah vs vererek fantastik bir karakterle (cadı Enchantress) mücadele ettirmesi, kötü karakterlere dünyayı kurtartması, kötü denilen karakterlerin finali doğru neredeyse benden daha iyi hale getirilmesi, vasat diyalogları (“Arkadaşlarıma yamuk yaptın!”, “İlk ailemi kaybettim, ikincisini kaybedemem”), vasat bar sahnesi, cadının bombayla yok edilmesi, aksiyon sekanslarının sıkıcılığı, karakterlerin hakkının verilmemesi, kurgusunun facia olması vs. Yılın en kötülerinden.

Doctor Strange: Bu yıl DC’nin iki filmi de birbirinden kötü çıktı. Marvel’ınsa Doctor Strange‘i kötü çıktı. Aslında efektleri şahane. Inception‘ın efektleri daha da geliştirilmiş ve seyri keyifli pek çok aksiyon sahnesine imza atılmış, yani sıkıcı bir film değil. Mizahı da fena değil (Wong’un olduğu sahnelerdeki espriler epey kötüydü). Ama bunun dışında başka bir şeyi yok filmin. Marvel’ın müzik ve kötü karakter sorunuysa bu filmde de devam ediyor. Akılda kalabilecek müzikler hazırlanmamış. Mads Mikkelsen’in oynadığı kötü karakterinse hakkı verilmemiş. Diğer sorunsa Strange’in çömezlikten ustalığa geçişinin sadece bir sahnede anlatılması. Yani bir sahne önce çömez olan Strange bir sahne sonra Ancient One kadar usta oluyor. Kahramanın güçlerine kavuşması bu denli hızlı olmamalıydı. Neticede Marvel gene vasat altı bir filmle karşımıza çıkmış oldu. Teşekkürler.

X-Men: Apocalypse: Artık iyice sıkıcılaşan, koca seride sadece üç sağlam filmi bulunan X-Men serisinin son filmi Apocalypse öncekilerden daha vasat bir film. Kötü bir senarist olan Simon Kinberg gene kötü bir senaryo yazmış. Karakter gelişimi sıfır, eski karakterlerin gençliklerinin motivasyonları es geçilmiş, Apocalypse’ın tarafında olanların neden onun tarafını seçtikleri belirtilmemiş, Magneto alabildiğine sıkıcı hale getirilmiş, Magneto-Eric ilişkisi de hep aynı, aksiyonu da sıkıcı, diyaloglar feci. Uzatmayayım, bu film de dökülüyor. Fox bir on yıl X-Men filmi çektirmezse herkes için iyi olacak. Ama illa çektirilecekse artık iyice vasatlaşan Bryan Singer, Simon Kinberg’ü şutlamalı, yeni oyuncularla yeni öyküler anlatmalı.

Sea of Trees: Gus van Sant’ın 2015 Cannes’ında bu filmi o denli yerden yere vuruldu ki kimse filmi satın alıp da ABD’ye dağıtmak istemedi. Haliyle ancak bu yaz gösterime girebildi. Biz de bu kadar kötü mü diye merak ediyorduk. Az bile denmiş. Sant’ın orijinal filmi kare kare kopyaladığı Psycho‘su bile bu filmden daha iyi. Zaten bir süredir iyi film yapamayan Sant bu filmle iyice dibi gördü. Film o kadar çok trajedi içeriyor ki bir süre sonra bunca trajedi komediye dönüşüyor. Film duygusal açıdan dibi görmüş bir adamın (Matthew McConaughey) ta Japonya’ya, oradaki bir ormana intihar etmek için gitmesini ve flashbacklerle onu bu noktaya getiren şeyleri anlatıyor. *SPOILER* Bir süre sonra öğreniyoruz ki adamın karısı (Naomi Watts) kanser olmuş. Ama kadın kanseri atlatmış, tam atlattığına sevinmişken ambulansı kaza geçirip kocasının gözü önünde ölüyor. Ken Watanabe’nin oynadığı adamın hayalet olmasına dair bir şeyler söylemeyeyim en iyisi. Kısacası o kadar kötü bir film ki bir süre sonra kendisine güldürüyor. Sant daha kötüsünü çekemeyebilir.

Crouching Tiger, Hidden Dragon: Sword of Destiny: Ang Lee’nin yönettiği ilk film bence yönetmenin kariyerinin en iyi filmlerinden. Onca yıldan sonra çekilen bu devam filmiyse ilkinin yanına yaklaşamıyor bile. Bunun ilk nedeni senaryoyu Amerikalı bir senaristin yazmış olması. İkinci nedeni küçük bir bütçeyle çekilmiş olması. Üçüncü nedeniyse İngilizce çekilmiş olması (malum, Amerikalılar altyazı okuyamıyorlar). Amerikalı bir senarist yazdığı ve Asyalı oyuncular aksanlı İngilizce konuştukları için filmden Uzakdoğu havasını almak mümkün değil. Kötü karakterin iyi yazılmamış olması, bütçe yüzünden dövüşlerde çok az figüranın ve hep aynı mekânların kullanılması ve daha önemlisi ilk filmi her açıdan kopyalaması filmin vasat olma nedenleri. Bunun yerine ilk film tekrar izlenebilir.

Jane Got A Gun: Daha ilk günden sorunlu bir prodüksiyonu olan bir filmdi bu film. Yönetmen Lynne Ramsay ilk gün çekimlere gelmemiş, bu yüzden çekimler yeni yönetmen bulmak için ertelenmişti. Sonra senaryo tekrar yazıldı, başroller için hangi aktörün kapısı çalınsa hayır cevabı alındı, ama en nihayetinde kötü karakteri Ewan McGregor oynamayı, filmi Gavin O’Connor yönetmeyi kabul etti. Ama sonuç iyi olmadı. O’Connor, Misconduct‘ı çeken yönetmen gibi tempoyu artırmak için flashbackleri sıkça kullanıyor ama bu filmin de senaryosu döküldüğü için filmi kurtaramıyor. Neredeyse bütün karakterler kötü işlenmiş. Portman’a rağmen pek keyif vermedi.

 

kategori:
seçki

ilgili