2017 Değerlendirmesi: Yılın En Kötü Filmleri

2017 filmleri üzerine kısa kısa değerlendirmeler...

Bir yılı daha bitirmek üzereyiz. Sevgili dağıtımcılarımız nedeniyle ödül sezonunda adları anılan pek çok filmi halen göremedim. Festivallerde de kaçırdığım bu filmler nedeniyle gönül rahatlığıyla en iyi filmler listesi yapamıyorum. Lakin her yıl olduğu gibi bu yıl da izlediğim filmlerden çoğunu kötü bulduğum için upuzun bir yılın en kötüleri listesi yapabiliyorum ama tabii ki bu yazıda bütün kötü filmleri irdelemeyeceğim. Çünkü say say bitmez kötü filmler.

YILIN EN KÖTÜLERİ:

Justice League: Sadece DC’nin değil, yılın da açık ara en kötülerdendi. Neredeyse her açıdan dökülüyor: Efektler (bıyık efekti en kötüsü olsa da kalanı da bir o kadar kötü), Danny Elfman imzalı müzikler, oyunculuklar (Gal Gadot her zamanki gibi kadronun en kötüsü), aksiyon sahneleri, diyaloglar, kötü karakter, kahramanlar, sürprizler… 300 milyon dolar harcanan bu filmin en kötü tarafıysa kahramanlarını iticileştirmiş olması. Özellikle Batman’in tüm karizmasının itinayla parçalanmasını izlemek tüm filmi izlemekten daha kötüydü. Joss Whedon’ın filmi Marvel’a yaklaştırmak için her yere berbat espriler sokuşturması da kulakları kanattı. Snyder, DC’nin en kötü seçimlerinden demiştim sıkça, ama galiba -Marvel’dan kovulmuş- Whedon ondan da kötü. Elfman’ın müzikleriyse filmi izlerken dahi unutuluyor, kariyerinin en kötü müzikleri olabilir.

The Snowman: Hem oyuncu kadrosu, hem de Tomas Alfredson nedeniyle epey merak ettiğim The Snowman de en kötülerden. Sürükleyici ve heyecanlı bir kitaptan uyarlanan film senaryonun % 15 kadarının çekilmemesi nedeniyle daldan dala atlayıp iki saat boyunca hiçbir şeyi (seri katilin çocukluğu, seri katil olma nedenleri, kadınları kar yağınca öldürme nedeni, dedektifin alkolikliğinin nedenleri, eski dedektifin konuyla ilgisi vs), hiçbir karakteri -dedektif Hole ve seri katil dahil- doğru dürüst anlatamadan, bir saniye dahi geremeden, üstüne türlü mantık hatalarıyla dolarak sona eriyor. En acı deneyimse Tinker Tailor Soldier Spy‘da gerilimli atmosferin kralını oluşturan Alfredson’un burada döküldüğünü görmek. Alfredson senaryonun tamamını çekmiş olsa bile film vasata bile erişemeyecekti, 2 saatlik görüntüler bunu kanıtlıyor. Dileğim Michael Fassbender‘in yokuş aşağı yuvarlanan kariyerini düzeltmesi, Alfredson’un bir daha bu denli berbat bir film yapmaması. Ayrıca senaryonun % 15’ini çekmeyi nasıl unuttunuz?

Breathe: Andy Serkis’in ilk filmi, Theory of Everything‘in kötü bir kopyası, ki Theory de vasat bir filmdi kanımca. Fakat Breathe‘i daha kötü hâle getiren şey felçli adamın ve ona yıllarca bakan eşinin duygularına, düşüncelerine, hayal kırıklıklarına, zorlu yaşamlarına en fazla beş dakika değiniyor olması. Hatta eşinin düşüncelerine değinilmiyor bile. Serkis’in ve senarist William Monahan’ın çiftin bu zorlu yaşama katlanmalarının tek nedeni olarak aşkı öne sürmeleri filmi daha da kötü kılıyor. Andrew Garfield da bir iki sahne dışında parlamıyor. Claire Foy’a da oyunculuğunu gösterebileceği kadar alan açılmıyor.

Song to Song: Altı yıl önce çekilen bu film sonunda bu yıl karşımıza çıkmıştı ama keşke iptal edilseydi de çıkmasaydı. Terrence Malick’in The Tree of Life filmiyle birlikte değişen sinemasının (artık senaryo yazmıyor oluşu) son örneği oldu Song to Song: Berbat aforizmalar ve diyaloglar/monologlar, dakika başına on kesme, klişe ötesi öyküsü, kimin eli kimin cebinde belli olmayan-pembe dizilerden hallice ilişkiler ağı, soundtrack listesindeki hiçbir şarkıyı on saniyeden fazla çalmama saçmalığı -11. saniyeden itibaren telif ödeniyor galiba(!)- (filmin adı şarkıdan şarkıya olunca en azından şarkılara doyacağız sandık, ama o da olmadı)… Emmanuel Lubezki’nin şahane görüntü yönetmenliğini çıkarsanız geriye bomboş bir film kalacak, ki yıllardır vasat altı filmler yapan Malick cephesinde bu durum şaşırtıcı değil. İlkokul öğrencisinin kompozisyonu kadar derin olan bu filme başyapıt muamelesi yapanlara ise denecek bir şey yok tabii. Velhasıl yılın ömür törpülerinden.Guardians of the Galaxy Vol. 2: İlk film, Marvel’ın eğlenceli olmayı başaran filmlerindendi, ki benim açımdan sayıları az. Hem eğlendirip hem de nostaljinin dibine vurmuştu ilk film. Karakterleri de sevimliydiler. Onların düşmandan takım olma yolculukları da fena işlenmemişti. Şarkı listesi ise iyiydi. İkinci film ilkinin başardığı hiçbir şeyi başaramayıp ilkinin epey kötü ve inanılmaz sıkıcı bir kopyası olmuş. Resmen ilkinin ekmeği yeniyor iki buçuk saat boyunca. Soundtracki tatsız, kötü karakterleri daha da tatsız, babalık mefhumunun işlenişi kötü… Yeşilçam seviyesindeki draması ve berbat romantizmi filmi iyice çekilmez kılıyor. Bebek Groot da on dakika geçmeden tüm sevimliliğini yitirmeye başlıyor. Sonuçta Gunn bu kez Marvel’ın kötü işlerinden birisine imzasını atmış.

Kong: Skull Island: Marvel’ın en kötü tarafı sıkça kötü filmler, nadiren ortalama üstü filmler yapıyor olması değil, Hollywood’u belki de ebediyen değiştirmiş olması. Artık bütün stüdyolar MCU gibi evren (universe) yaratmak istiyorlar. Warner Bros. bunu King Kong ve Godzilla’nın başını çektiği canavarlardan oluşan MonsterVerse’üyle başardı. Evrenin Godzilla‘dan sonraki ikinci filmi Kong: Skull Island en az Godzilla kadar kötü, işin kötüsü Godzilla‘nın aynısı. King Kong, Godzilla gibi embesil insanların kurtarıcısı haline getiriliyor, insanlar canavarlardan Kong sayesinde kurtuluyorlar. Efektler ve görüntü yönetmenliğiyle renk paleti iyi, kalanı çöp. Klişe ötesi, derinliksiz karakterleri, zorlama ve kötü mizahıyla bir süre sonra bu film de çekilmez oluyor.

Gifted: Amazing Spider-Man ikilemesinde berbat bir performans ortaya koyan yönetmen Marc Webb ikinci filmden sonra seriden kovulunca bağımsız sinemaya dönse de toparlanamadı gitti, tek hitli (500 Days of Summer) bir yönetmen olarak kalmaya devam ediyor. Bu yıla sığdırdığı iki filmden ilki olan Gifted türün kötü klişelerini biraraya getiren bağımsız bir film. Dahi olduğu anlaşılan küçük bir kız, onu çok seven amcası, kızın evlatlığını alıp onu bir üniversiteye göndermek isteyen anneannesi ve kızın ilkokuldaki öğretmeni… Karakterler bunlar, bu karakterlerden oluşturulan öykü daha önce bin kez işlenmiş benzerlerinden farklılaşmıyor, hiç de öyle bir niyet taşımıyor. Başından sonuna dek sürprizsiz, draması kötü bir film. Webb bu filmi takip eden filmi The Only Boy Living in New York‘la da toparlanamadı, bakalım ne zaman 500 Days of Summer seviyesine çıkacak.The Mummy: Yabancı sitede birisi “Bu filmi daha önce hiç film çekmemiş Alex Kurtzman değil de, canavarları sevip onlara saygı duyan Guillermo del Toro çekmeliydi,” demişti. del Toro yönetse iyi bir film olur muydu bilinmez, ama bu denli berbat olmazdı. The Mummy her taraftan dökülen, üzerinde en az bir yıl daha düşünülmesi gerekirken hemen çekilen, sonuçta tren enkazından farksız filmlerden. Görevimiz Tehlike‘den kopyalanmış aksiyon sahneleri sıkıcı, öyküsü mantıksız, mizahı (Kong: Skull Island‘ta olduğu gibi) berbat, karakterleri tek boyutlu, karakterlerin birbirleriyle ilişkileri inandırıcılıktan uzak, gerilimi kötü, oyuncuların performansı vasat altı… O kadar kötü ki 2000’lerde TV’de sıkça izlediğimiz eski serinin dahi gerisinde kalmayı başarıyor. O kadar kötü bir filmdi ki Universal’ın Dark Universe‘ünü başlar başlamaz bitirmiş olabilir. Evrenin ikinci filmi belirsiz bir tarihe ertelendi, zaten Drakula’dan, Mumya’dan, Van Helsing’ten, Kurt Adam’dan Marvel benzeri bir evren yaratma fikri iyi değildi bence.

The Dark Tower: Yıllarca çekilemeyen, 10 yıldır hazırlık aşamasında olan bu filmi bu yıl izledik. Sonuç şaşırtıcı değildi. Film çok kötü. Bunun pek çok nedeni var. İlki Sony’nin 13 yaş ve üstü kitleyi kaçırmak istemediği için şiddetli sahnelere yer vermemesi, diğeri filme orta bütçe (60m$) ayrılması, bir diğeri ekibin kötü veya deneyimsiz kişilerden oluşması. Filmin senaristleri arasında Akiva Goldsman yer alıyor, ki kendisi kötü bir senarist. Filmi çeken Nikolaj Arcel ise bu tür filmlerde deneyimsiz birisi. Sonuçta ortaya kötü bir film çıktı, roman serisini sevenleri üzdü. Bir roman serisi daha ilk filmle katledilmiş oldu. Halbuki çok iyi senaristlerle, 17 yaş sınırıyla, büyük bir bütçeyle ve iyi bir yönetmenle çekilse yılın kaliteli fantastik filmlerinden olabilirdi. Zira romanlarda iyi bir film için pek çok şey mevcut. Bakalım dizisi ne kadar kötü olacak. Diğerleri: Arnold Schwarzenegger’li dram filmi Aftermath (fikir iyi, işleniş kötü), Jamie Foxx’lı yeniden çevrim Sleepless (her şeyi kötü), Zoey Deutch’lu Groundhog Day çakması Before I Fall (tel tel dökülüyor), James Gray’in filmi The Lost City of Z, Karayip Korsanları serisinin beşinci filmi, aksiyon filmi Buschwick, Gerard Butler’lı A Family Man, Dwayne Johnson’lı Baywatch (komik de, eğlenceli de değil), Arjantin yapımı, Ricardo Darin’li Nieve negra (çözüm bölümü filmin tamamından kötü), Trey Shults’ın bomboş filmi It Comes at Night, Matthew Vaughn’ın ilk devam filmi Kingsman 2, Ethan Hawke’lı bomboş aksiyon filmi 24 Hours to Live, George Clooney’nin Matt Damon’lı yeni filmi Suburbicion, Charlize Theron’lı Atomic Blonde, Netflix’in pek çok filmi: King uyarlaması Gerard’s Game, İspanyol komedisi (!) El bar, terör komedisi (!) Fe de etarras, manga uyarlaması Death Note, aksiyon filmi Wheelman (özetle Drive‘ın ve Locke‘ın çakması)… bu yılın diğer kötü filmleri.

kategori:
seçki

ilgili