2018 Akademi Ödülleri Öncesi Son Değerlendirme

Ödül gecesi öncesi ayrıntılı bir değerlendirme...

“Özgür Dünya”nın lideri ABD, Özgür Dünya’yı yönetmek için olabilecek en yanlış kişiyi başkan seçtiğinden olsa gerek, son yıllardaki sosyal adalet, adalet ve eşitlik temalı filmlerdeki artış trendi, bu sene daha da belirgin bir hale geldi. Geçtiğimiz sene siyahilerin ABD’de yaşadığı sıkıntılardan kaynaklanan problemler, filmlerin ödül adaylıklarına birebir yansımıştı. 2018 Akademi Ödülleri’nde de aynısının LGBTİ bireylere yaşatılan sıkıntılar ve kadın hakları ile cinsiyet eşitliği konularında gerçekleştiğini görüyoruz.

ABD politik olarak ne yöne sürüklenirse sürüklensin, Akademi’nin son yıllardaki değişikliklerden sonra kendi siyasi duruşunu ortaya koymaktan çekinmediği ortada. Elbette hiçbir film bu kategorilerde sadece belli bir görüşü temsil etsin diye yer almadı, lakin adaylıkların dağılımına baktığımızda Akademi’nin bize bir şeyler anlatmak istediğini de anlayabiliyoruz.

Kategorileri inceleyelim;

En İyi Film

Öncelikle belirtmem gerekir ki, bu kategori filmleri tek tek ele alacağım tek kategori zira en prestijli ödülün bir ayrıcalığı hak ettiğini düşünüyorum.

Bu senenin En İyi Film ödülünü almak için en güçlü aday çok büyük olasılıkla Three Billboards Outside Ebbing, Missouri. Filmin her şeyden önce bahsedilmesi gereken iki yönü var. İnanılmaz yaratıcı bir senaryo ve çok iyi performans sergilemiş bir cast. Bu iki unsur bile yeteri kadar güçlüyken, filmin insanlara duygu-durum geçişi yaptırmadaki ve karakterle özdeşleştirmedeki başarısı da hatırı sayılır ölçüde. Filmin içine girdiğiniz anda siz de adalet ve intikam arayışına başlıyorsunuz, ki filmin içine girmemek pek mümkün değil… Elbette bir de filmden etkilenerek doğan bir aktivizm mevcut ki, bir filmin sosyal yönünün ne kadar güçlü olabileceğinin kanıtı. Tüm bu verileri ele alında, Three Billboards Outside Ebbing, Missouri’nin En İyi Film için en büyük aday olduğunu söyleyebilirim.

The Shape of Water, bir bütün olarak ele aldığımızda bu kategorideki en başarılı film. Her açıdan güçlü, her açıdan doğru bir yapım olan The Shape of Water, benim gözümde “modern 1001 gece hikayesi” tadında. Ayrıca filmin gerçekten çok başarılı bir sanat departmanı olduğu ve post prodüksiyonunun gerçekten çok başarılı olduğu da önemli bir nokta. Fantastik konulu bir film olarak, hem bir aşk hikayesi hem de bir insan hikayesi yaratabilen yapım bu kategori için zirveyi zorlayabilecek en ciddi yapım.

En güçlü iki filmin ardından sürpriz kategorisinde değerlendirebileceğimiz dört film geliyor. Kitaptan uyarlama olan Call Me by Your Name, bir büyüme ve aşk hikayesinin çok hoş bir kombinasyonu. Güçlü bir cast’a, çok hoş müziklere ve başarılı bir sinematografiye sahip olan filmin, benim eleştirebileceğim belki de tek bir yönü var, erotik sahnelerin fazlalığı. Filmin esas gücü ise LGBTİ teması ile bas bas bağırıyor olması, dolayısıyla belki de bu seçkide en kendinden emin film de diyebiliriz… Zira sesleri şu an dünyanın belli başlı bölgelerinde en çok kısıtlanmak isteyen topluluğun “biz buradayız” diye haykırdığı bir filmden bahsediyoruz. Genç olmak, kendini keşfetmek, keşfettiğin şeylerin normal olduğunun bilincine varabilmek ve çevrenden kabul görebilmek… Aslında standart her gencin geçtiği bu süreci farklı bir dille anlatmış olmayı başarmak, Call Me by Your Name’in en büyük başarısı. Yine de filmin, geçen seneki Moonlight gücünde olmadığı da söyleyebilirim.

Lady Bird, tüm bu seçkinin en güçlü kadın hikayesi. Sadece bir kadın hikayesi olmakla kalmıyor, bir birey olgunlaşırken ne tür hatalar yapar ve bu hatalardan nasıl dersler çıkarır bunu da anlatıyor. İnsanın kendini keşif süreci, “olağan” kabul edilen zevklere sahip olmadığını fark etmek ve bunun için savaşmak, Lady Bird’ün esas teması. Dolayısıyla bu yapıyı anlatabilen çok güçlü bir yönetmenlik ve senaryodan bahsediyoruz. Muhtemelen bu seçkideki izlemesi en keyifli film olan Lady Bird de bu senenin, görülmesi gereken en önemli yapımlarından.

En büyük parlamasını bu kategoride değil başka bir kategoride yapacağına inandığım Darkest Hour, cast ve sinematografi ile öne çıkıyor. Tarihin en önemli savaş aksiyonlarından birinin anlatıldığı film, savaş sahnesi neredeyse hiç gösterilmeden savaş filmi nasıl yapılır diye ders veriyor. Elbette bir savaş filmi olarak bahsetmek de biraz yanlış olabilir Darkest Hour’dan, zira politika-siyaset-etik-kamuoyu ilişkisi, filmde çok doğru bir tempoyla bize aktarılmış. Ayrıca filmin inanılmaz başarılı bir sanat departmanı olduğunu da söylemek lazım.

Komiktir, Dunkirk’ün konusu Darkest Hour ile birebir aynı. Fakat gelin görün ki aynı olay bu kadar farklı iki yönden anlatılamazdı. Darkest Hour, aynı olayın arka planını anlatırken, Dunkirk olayı birebir aksiyon anından gösteriyor. Filmin Nolan’ın genelde kurguladığı dünyalarla pek ilgisi yok ama bu filmdeki o çok spesifik yönetmen dokunuşunu görmemize engel değil. Savaş filmlerinin artık pek de popüler olmadığı Akademi’de, seçkinin en ana-akım filmi her ne kadar iyi bir film olsa da, bu kategori için de çok da rekabetçi olacağını sanmıyorum.

Son üç adayı değerlendirirken, burada biraz fazla “bence” kullanmış olabileceğimi kabul ediyorum. The Post, Spotlight algısıyla girip, Spotlight etkisi yaratmayan bir film. Bu iki filmi kıyaslamamın bir nedeni de, filmlerin senaryolarının aynı senarist ekiplerinden çıkmış olması. Evet, The Post da size , kendi içinizde bir etik tartışması yaşatıyor ama burada ele aldığımız konu gazetecilik değil, patronlar dünyası, spesifik olarak da medya sahipliği. Belki bir gazetecilik mezunu olarak olaya duygusal bakıyor olabilirim ama The Post’un size Spotlight’ta gördüğünüz o ışığı vermediği kesin.

Phantom Thread açıkça söylemem gerekirse bu kategorideki, Beauty and the Beast’ten sonra da tüm kategorilerdeki, en sevmediğim yapım. Bir aşk/tutku hikayesi olan film bu tutkunun bireyle iş arasında girip gelmesini anlatıyor. Fakat filmin sonu, bireyin özgürlüğünü vazgeçmesiyle son buluyor ki bence çok rahatsız edici. Elbette bunu çok hoş bir aşk hikayesi olarak görecekler vardır ama o kişi ben değilim. Filmin cast’ı çok başarılı, onu da söylemek elzem.

Geçen seneki gibi bu sene de bir tane siyahi filmi koyalım diyerek kontenjan verildiğine inandığım, son aday Get Out. Yanlış anlaşılmasın, film kesinlikle kötü değil. Çok yaratıcı ve hatta literatüre “sosyal gerilim” denen türü ekleyebilecek kadar da güçlü ama kesinlikle diğer filmlerle yarışabilecek düzeyde değil.

En Beğendiğim: Three Billboards Outside Ebbing, Missouri
Kazanacağını Düşündüğüm: Three Billboards Outside Ebbing, Missouri

En İyi Yönetmen

Sanırım konuya Amerikan sinemasındaki Meksikalı etkisiyle girmemiz lazım. Peruklu ve turuncu tenli arkadaş her ne kadar güney komşularından nefret ederse etsin, Meksikalıların Amerika’daki sinema endüstrisi üzerinde bir yıldız gibi parladıkları yadsınamaz bir gerçek.

2013’ten beri, yani son 4 senede, Alfonso Cuaron 1, Alejandro Gonzalez Inarritu 2 En İyi Yönetmen ödülü kazandı. Açıkçası bu alışkanlığın bu sene de değişeceğini sanmıyorum. “Meksika Sineması’nın 3 ahbabı” olarak adlandırılan Gonzalez, Cuaron ve del Toro üçlüsünden, rüşdünü yeteri kadar ispat edemeyen tek isim Guillermo del Toro idi. Fantastik filmleriyle tanınan yönetmen The Shape of Water ile yakın arkadaşlarıyla aynı seviyede olduğunu kesinlikle kanıtladı. Bunu başarırken arkadaşlarının aksine, sinemanın mevcut en büyük dehası Emanuel Lubezki’yi kullanmaması ayrı bir takdir konusu. Yarattığı dünya tek bir hata içermiyordu, aksine tüm setin çok doğru işlediğini tahmin edebiliyorum. Dolayısıyla del Toro, Pazartesi sabahı kendine ait bir heykelciğe sahip olabilir.

İlk filmini yöneten iki ismin olduğu bu kategoride, Greta Gerwig Lady Bird ile muhteşem bir ilk filme imza attı, kadın yönetmen sayısının Avrupa’ya kıyasla çok daha az olduğu Amerika için muhteşem bir keşif. Jordan Peele ise kreatif bir komedyenden, önemli bir sinemacıya direkt geçiş yaptı. Kendi yarattığı bu türde devam ederse kült bir yönetmen statüsüne bile erişebilir. İki isim de çok başarılı filmlerle yönetmenlik kariyerlerine başladı, bu sene için değil belki ama gelecek senelerde bu ödül için en ciddi aday bile olabilirler.

Kendi stilini oluşturmuş ve her daim başarılı filmler üreten Christopher Nolan’ın bu kategoride ilk defa aday olması biraz şaşırtıcı bir gerçek. Kurguladığı gerçekliklerin, yani hikayenin; yönetmenlik yönünün önüne geçmesi Nolan’ın bu zamana kadarki en büyük şanssızlıklarından biriydi. Belki de bu kadar gerçek hayattan alınmış bir konu ile film yapmış olması da kendini farklı şekillerde de ifade edebileceğini göstermekti. Sanırım bu isteğini elde etti. Paul Thomas Anderson ise başka açılardan eleştirilebilecek bir film üretse de yönetmenlik açısından kesinlikle doğru işlere imza atmış.

En Beğendiğim: Greta Gerwig
Kazanacağını Düşündüğüm: Guillermo del Toro

En İyi Erkek Oyuncu

Yukarıda demiştim, Darkest Hour’un parlayacağını düşündüğüm kategori başka diye, işte bu o kategori. Çünkü bu ödülü almak için Gary Oldman’ı zorlayabilecek tek bir kişi bile yok. Yıllarca ortalama üstü ana-akım filmlerde yeteneğini yeteri kadar gösteremeyen Oldman, sonunda doğru seçimle, en-düstrinin en büyük ödülünü almaya çok yakın. Çok ciddi bir makyajla oynamasına rağmen, rolünde gram sırıtmamış ve yaptığı ince dokunuşlarla Churchill gibi aşırı antipatik olabilme potansiyeli olan bir karakteri sempatikleştirmiş.

Sizi bilmem ama Daniel Kaluuya benim dikkati ilk kez Black Mirror’un “Fifteen Millions Merit” bölümünde çekmişti. Gerçekten iyi oyunculuk sergilediği bir dizinin ardından Kick-Ass gibi bir komedi ve Sicario gibi bir dramda oynasa da yeteneğinin hakkı olan rolleri alamadı. Eğer Get Out bu kadar düşük bütçeli bir yapım olmasa, belki burada da hak ettiği rolü alamayabilirdi. Ama karşısına doğru zamanda gelen bu şans, ona bir Akademi Ödülü adaylığı ve yıldızlığa giden bir yol açtı. Filmde düzenli olarak duygu-durum değişikliği olan bir karakteri oynamak kolay değil, Kaluuya bunun altından çok iyi kalkmış. Timothee Chalamet ise ufak ufak “geliyorum” diyen bir isimdi. Aynı sene hem Lady Bird’de hem de Call Me by Your Name’de oynayarak, hem de iyi performanslarla oynayarak, bu kategoride yarışmayı hak ettiğini gösterdi. Kendi yaşındaki biri için gerçekten zor olabilecek bir rolün altından kalkmakta hiç sıkıntı yaşamamış Chalamet ve bu senenin de en iyi aşk filmlerinden birinin yıldızı olabilmiş.

Geçen sene Fences, bu sene Roman J. Israel, Esq. ile ödülün hep sınırlarında gezen bir Denzel Washington mevcut. Aktörlüğünün yıllar geçtikçe daha da ileriye gittiğine şüphe yok ve her rol için doğru tonu, doğru frekansı yakalayabildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu filmde de performansı ile ilgilli tek bir eleştiri getirmek açıkçası saçmalık olur, çünkü ödül alamasa bile kümülatif performansından bir ödül hak ediyor gibi duruyor. Tüm kariyerinde sadece 20 filmde oynayıp 4 Bafta, 3 Oscar, 2 Altın Küre kazanan biri ile ilgili ne desem yeterli ifade edemeyebilirim ama -artık- emekli aktör Daniel Day-Lewis gerçekten muhteşem bir kariyeri çok güzel bir performansla sonlandırdı.

En Beğendiğim: Gary Oldman
Kazanacağını Düşündüğüm: Gary Oldman

En İyi Kadın Oyuncu

Favorisi belli olsa da, ödülün kime gideceğinden kesinlikle emin olamadığım bir kategori. Geçen sene Isabelle Huppert’e ödülü vermemiş olan Akademi’den açıkçası her şey beklenebilir… Performansı ile bu sene en öne çıkan isim Frances McDormand. Güçlü kadın figürlerine ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, adalet uğruna etikten ne kadar feragat edebiliriz sorusunu size sordurtmayı başarmış. Katı, dediğim dedik, amacı uğruna her şeye kalkışabilecek anne portresini bize çok iyi sunmuş.

I, Tonya’nın En İyi Film veya En İyi Yönetmen kategorisinde olmaması beni üzüyor. Oradaki bazı filmlerden daha iyi olduğu kesin. Fakat hakkı teslim edilerek aday edilen Margot Robbie, rahatlıkla heykeli alabilir. Fourth Wall’ın kırıldığı ve anlatım tarzının standart bir dille olmadığı filmde Robbie, kendi karakterini koruyarak her sahnede doğru tonu yakalamış. Gerçek hayatta bir uyarlama yapıyorsanız, bu düzeyde bir doğruluk gerçekten çok başarılı. Saorise Ronan ise kariyerinde daha önce hep aynı rolü oynamış bir isimdi. Yani her zaman durgun, asil, sakin ama mağrur kızı oynayan ve artık kesinlikle oyunculuk yeteneğini kaale almadığım Ronan, ilk defa farklı bir şeyler yapabildiğini göstererek en azından benim takdirimi kazandı. Kendini tanımak isteyen deli-dolu genç kız rolü için muhteşem bir performans sergilemiş.

Sally Hawkins, diyalog olan bir filmde konuşmadan oynamak gibi zor bir durumun altından başarıyla kalkmış ve bazı sahnelerde ciddi duygu yoğunluğu isteyen rolünde de gerçekten çok doğru bir tercih olduğunu göstermiş. Meryl Streep ile ilgili söylenebilecek artık pek bir şey yok. Her zaman iyi, doğru ve gerektiği gibi oynuyor. Zaten 21 adaylık ile geçen sene kırdığı rekorları da tazeledi ve kendisini geçebilecek biri varmış gibi de durmuyor.

En Beğendiğim: Margot Robbie
Kazanacağını Düşündüğüm: Frances McDormand

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Bu kategoride ödülün hangi filme gideceği çok belli de, kimin kazanacağı esas soru işareti. Sam Rockwell ve Woody Harrelson ikilisini, Three Billboards Outside Ebbing, Missouri’yi bu kadar başarılı kılan en önemli etkenlerden. Filmin ilk yarısından Harrelson yıldızlaşırken, ikinci yarıda Rockwell bu mertebeye erişiyor. Ama Rockwell’in filmde yaşadığı dönüşüm ve bunu yansıtması, işte farkı yaratan bu olacak gibi duruyor.

Willem Dafoe, The Florida Project’in “keşif” olmayan yegane oyuncusu. Öyle olunca da yeteneğini ve tecrübesini rahatlıkla sergilemiş. İstemediği halde bir baba figürü olan adamı çok iyi canlandırmış. Christopher Plummer performansında her ne kadar iyiyse de, o rolü orijinal sahibinde görmeyi daha çok tercih ederdim açıkçası, zira Spacey gerçekten Oscar’lık bir performans sergileyebilirdi… Gelin görün ki kendisinin kariyeri boyunca tacizci olmayı tercih ettiğini öğrendik, buna zaten mantık çerçevesinde yapılabilecek bir yorum da yok.

Richard Jenkins’in ufak ve güzel dokunuşları vardı ama burada olabilecek kadar önemli bir role mi sahipti gerçekten bilmiyorum, I, Tonya’daki performansıyla Sebastian Stan bile burası için daha uygun bir adaydı kanımca.

En Beğendiğim: Sam Rockwell
Kazanacağını Düşündüğüm: Sam Rockwell

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Yine favorinin çok belli olduğu bir kategori. Allison Janney, I, Tonya’daki çocuğuna sevgi göstermeyen, tacizci ve çocuğu üzerinden kendine fayda sağlamak isteyen anne rolünü muhteşem oynamış.

Yıllarca dinlemiş olduğum bir müzisyeni beyaz perdede görmek bazen enteresan oluyor, Mary J. Blige’ın böyle bir oyunculuk yeteneğine sahip olmasını beklemiyordum. Bu sene yine En İyi Film’de rahatlıkla yarışabilecek Mudbound’da harika oynamış. Laurie Metcalf da yine Janney gibi bir anne rolünde ama karakteri Janney’nin karakterinin olabildiğine tersi. Filmin komedi unsurlarında Ronan ne kadar etkiliyse, Metcalf’ın da o kadar etkisi var. Soğuk ama sevecen anne rolünü çok iyi canlandırmış.

Lesley Manville, Phantom Thread’in en elle tutulur karakterini oluşturmuş. Tüm karakterlerin tam bir bütünlükle hareket etmediği filmde Manville, keşke rolü daha çok olsaymış dedirtiyor. Octavia Spencer ise iyi bir performans sergilese de burada rekabetçi bir aday değil.

En Beğendiğim: Allison Janney
Kazanacağını Düşündüğüm: Allison Janney

En İyi Orijinal Senaryo

Gerçekten zor bir kategori çünkü çok güçlü 1 aday olmasına rağmen, onu rahatlıkla zorlayabilecek 3 aday mevcut. Martin McDonagh’ın yazdığı Three Billboards Ourside Ebbing, Missouri orijinallikte çığır açıyor, zaten en iyi film için bu kadar güçlü bir aday haline gelmesinin temel sebebi de bu. İntikam temasının muhtemelen daha önce hiç işlenmemiş bir yönüne dokunabilmeyi başarmış McDonagh.

Vanessa Taylor ve Guillermo del Toro’nun hikayesi olan The Shape of Water, bir peri masalı. 100 yıl önce anlatılmaya başlansaydı, bugün klasik olarak okuyacağımız eserlerdendi. Greta Gerwig’in yazdığı Lady Bird bir olgunlaşma filmi olarak, bu türün standart kalıplarının dışında bir içerikle biz ulaşıyor ve filmi de çok güçlü hale getiren bu unsur.

Jordan Peele’nin hikayesi olan Get Out, kendi türünü tanımlamış bir film. Orijinallik boyutu üst düzeyde, sadece en güçlü aday mı emin olamıyorum. Emily Gordon ve Kumail Nanjiani’nin hikayesi olan The Big Sick ise burada olmayı hak etmeyecek kadar standart bir romantik komedi.

En Beğendiğim: Three Billboards Ourside Ebbing, Missouri
Kazanacağını Düşündüğüm: Three Billboards Ourside Ebbing, Missouri

En İyi Uyarlama Senaryo

James Ivory uyarlaması olan Call Me by Your Name bu kategorinin en dikkat çekeni. Çok güçlü bir senaryo olduğunu zaten muhtelif defalar söyledim. Diğer ödüllerdeki adaylıkları hep biraz geride favorilerin, onun da avantajıyla bu ödül için biçilmiş kaftan.

Virgil Williams ve Dee Rees uyarlaması olan Mudbound, oyunculuktan çok senaryo gücüyle ön plana çıkıyor. Siyahilerin savaş sonrası yaşadığı ayrımın devam etmemesi ve eşitlik/fırsat eşitliği ikileminde giden film, adalet sorgusunu ister istemez yaptırıyor. Scott Frank, James Mangold ve Michael Green’in uyarlaması olan Logan, hiç kuşkusuz bu kategorinin en eşsiz adayı. İlk defa bir süper kahraman karikatür uyarlaması, böyle bir ödül için aday, hak etmedi dersek de yalan olur. Logan’a bir X-Men filmi izleyeyim diye gidenler gerçekten hüsran yaşamış olmalı zira senaryosundan oyunculuğa, çok güçlü bir dram ve post-apokaliptik film vardı karşımızda.

Aaron Sorkin uyarlaması olan Molly’s Game, seçkideki bir anı kitabından uyarlama olan tek eser. Filmdeki karakterlerin bazıları o kadar çok gerçek hayatımıza nüfuz etmiş ki, insanı hayrete düşüren bir film olmuş. Filmin en büyük gücü, anlattığı hikayenin, gerçek insanlarla olduğunu bildiğimiz için bizi hayrete düşürmesi. Scott Neustadter ve Michael H. Weber uyarlaması olan The Disaster Artist, başkası adına utanma hissiyatını size çok net geçirebilen bir film. Konusu, tarihin en kötü filmi olarak adlandırılan The Room’un hayata geliş süreci olan film, izlerken “acaba The Room’u izlemek nasıl bir his?” diye sorgulamanızı sağlıyor.

En Beğendiğim: Molly’s Game
Kazanacağını Düşündüğüm: Call Me by Your Name

En İyi Animasyon Film

Çok tartışma olmadan kimin kazanacağının şimdiden belli olduğu bir kategori, Coco. Pixar’In neredeyse her filmde yaratabildiği o insan ruhunun en temel ihtiyaçlarına dokunabilme yetisi Coco’da da mevcut, en büyük şansı da ödül açısından, hiçbir güçlü rakibinin bulunmaması. Ayrıca Coco’nun sadece animasyonda ödüle aday olması da bana hiç adil gözükmüyor…

Coco’yu zorlamak için en güçlü aday Loving Vincent. Dünyanın en eşsiz tekniklerinden biriyle yapıldığı için bu film zaten başlı başına bir şaheser, ayrıca sanat tarihiyle ilgili herkes için de çok hoş sürprizleri var. Bence tek sıkıntısı, konusu yeteri kadar güçlü değil. The Breadwinnner, konusu çok önemli bir konu olsa da, anlatım dilinde bu konunun önemi yeteri kadar ortaya çıkmamış, daha güçlü bir film olabilirmiş, içindeki hayal sekansları filmin en güzel yanı.

Ve yine her sene olduğu gibi kaşımızda iki tane standart, vasat ana-akım çocuk filmi animasyonu var. Ferdinand ve The Boss Baby, basit güldürü ve çocuklara hayat dersi dışında bir şey öneremeyen filmlerin bu ödül için ciddi bir şansı yok.

En Beğendiğim: Coco
Kazanacağını Düşündüğüm: Coco

En İyi Yabancı Dilde Film

Çok zor bir kategori zira 1 film hariç hangisi ödülü alırsa şaşırmam. Öncelikle bence bu yılın en iyi filminden başlayayım, The Insult. Belki bu coğrafyanın insanı olduğum içindir, emin değilim ama üzerimdeki en ciddi etkiyi bırakan film bu sene. Bizi bize anlatan film, olduğu gibi kabullenmeyi öğrenirsek neleri değiştirebileceğimizin bir örneği. Filmin ödül için tek sıkıntısı, Akademi’nin aynı coğrafyaya 2 sene üst üste ödül vereceğine pek de emin olamamam.

Avrupa’nın bu yılki en popüler filmi olan, hem Cannes’ı hem EFA’yı silip süpüren The Square, Amerikan Akademisi için biraz fazla havada kalabilir, buna karşın bahsettiği konu olan sosyal hayata yabancılaşma ABD için çok kritik bir konu. Yaratıcı aşk hikayesi denince On Body and Soul ile yarışacak bir film bulmak zor olabilir… Film aşkı her durumda bulabilmek üzerine zekice bir başyapıt. Loveless ise o kadar insani bir hikaye ki, filmin konusu, bitişi her şeyiyle ayrı bir riyakarlığı gösteriyor. Filmi izlemeden önceki beklentinizle sonrasındaki çok farklı noktalarda oluyor.

Bu kategori için gerçekten güçsüz olan tek film A Fantastic Woman, trans-birey teması hariç, ki o da daha önce bu filmdekiyle aynı içerikle çok kez anlatılan bir tema, bir yeni hiçbir şey sunmuyor. Açıkçası bu film yerine Fransa’nın adayı 120 BPM’in seçkide olmasını tercih ederdim zira bu senenin en çok hakkı yenen filmi olduğunu düşünüyorum.

En Beğendiğim: The Insult
Kazanacağını Düşündüğüm: The Insult

En İyi Belgesel

Eğer konumuz ortaya bir gerçek koymak ise, bu ödülün tek bir galibi olabilir Icarus. Sadece bu yılın değil, tarihin en önemli belgesellerinden biri olan Icarus, tüm Rus spor politikasını hatta Rusya dış politikasını etkileyebilecek kadar büyük ölçüde bir yapım oldu. Gizlice doping nasıl yapılır diye başlayan belgesel, tamamen şans eseri Rusya’nın doping politikası Sochi Olimpiyatlarında nasıl işledi diye evrimleşiyor. Dolayısıyla gücü, içeriğinden geliyor.

Faces Places, gerçekten sıcak ve tatlı bir belgesel. Odağına insan hikayesini almak istediğini söyleyen Faces Places gerçekten de öyle yapıyor, sonunda doğru biraz politikleşmese daha iyi olabilirdi, çünkü filmin tonuna pek uymuyor ama içinde Varda olan bir belgeselin politikleşmemesini beklemek de biraz hayalcilik olurdu zaten. Abacus: Small Enough to Jail gerçekten çok enteresan bir belgesel çünkü ekonomi üzerinden inanılmaz bir Amerikan Federal Hükümet eleştirisi var. 2007 Mortgage krizinde devlet tarafından dava açılan tek bankayı ele alan Abacus, ekonomi-politik ile ilgilenen herkes tarafından izlenmeli.

Last Men in Aleppo her ne kadar önemli bir konuyu ele alsa ve bize pek görmediğimiz bir bakış açısı sağlasa da, konu olarak son yıllarda en çok işlenen şey olabilir, dolayısıyla normalleşme efektinden muzdarip. Strong Island ise bu seçkinin en sıradan ürünü, yerine daha iyi belgeseller seçilebilirdi.

En Beğendiğim: Icarus
Kazanacağını Düşündüğüm: Icarus

En İyi Orijinal Film Müziği

Zor bir kategori. Adayların seviyeleri birbiriyle çok yakın. Yine de sanırım bu kategori için en doğru tanım, filmin anlatımına en çok katkısı olan ile açıklanabilir. Dolayısıyla burada Alexander Desplat’ın yaptığı müzikleriyle The Shape of Water öne çıkıyor.

Yine benzer şekilde filmlerin anlatısına katkısı olan Jonny Greenwood’un müziklerini yaptığı Phantom Thread ve Carter Burwell’in müziklerini yaptığı Three Billboards Outside Ebbing, Missouri mevcut.

Bu kategorinin en kıdemli ve değerli adaylarından Hans Zimmer imzalı Dunkirk ve John Williams imzalı Star Wars: The Last Jedi ise ne kadar iyi film müzikleri olursa olsun sanki eser sahiplerinin adların altında kalacak gibi gözüküyor.

En Beğendiğim: The Shape of Water
Kazanacağını Düşündüğüm: The Shape of Water

En İyi Orijinal Film Parçası

Sanırım rahatlıkla kazananın belli olduğu bir kategori. Geçen sene La La Land ile muhteşem işlere imza atan Pasek ve Paul, bu sene de benzer bir işi The Greatest Showman için “This Is Me” ile yapmışlar. Parçalar içindeki o özel parıltı bir tek bu parçada mevcut, ayrıca konusu da günümüzün dünyası için insanların fazlasıyla arzuladığı bir realite üzerine kurulu. Sufjan Stevens imzalı “Mystery of Love” Call Me by Your Name içinde de inanılmaz değerli bir parça, parça aşırı sakin ve insanı mutlu kılan bir eser, This is me’yi zorlamak için tek aday.

Kristen Anderson-Lopez ve Robert Lopez imzalı “Remember Me” Coco’nun en bilinen parçası, lakin en iyi parçası olduğunu bile düşünmüyorum. “Un Poco Loco” bile daha iyi bir seçim olabilirdi, vasat ama kötü değil. Mary J. Blige, Raphael Saadiq ve Taura Stinson imzalı “Mighty River” her ne kadar güzel bir parça olsa da fazla yavaş, gerçi Mudbound için temaya uygun ama burada çok şansı olmayacaktır.

Common ve Diane Warren imzalı “Stand Up for Something” ise aynı Marshall gibi pek de akılcı kalıcı bir parça değil.

En Beğendiğim: This Is Me – The Greatest Showman
Kazanacağını Düşündüğüm: This Is Me – The Greatest Showman

En İyi Ses Kurgusu

Ciddi olarak ön plana çıkan iki filmin olduğu bir kategori. Dunkirk, gerçekten bir savaş filmi olarak, ses sekansında inanılmaz yararlanıyor ve başarısının en temel etmenlerinden biri bu filmin. Baby Driver da en az onun kadar etkili, filmin esas unsurlarından biri müzik olduğu için de, ses kurgusunun filmin esas kurgusuna hizmeti normalden de daha çok ve ses sekansı da filmin en temel sürük-leyicisi.

Star Wars: The Last Jedi elbette bu kategori için her daim aday ve eksik hiçbir tarafı yok ses kurgusunda. The Shape of Water ve Blade Runner 2049’un kurgularında için ses sekansı işlevsel ama diğer filmler kadar etkili değil.

En Beğendiğim: Baby Driver
Kazanacağını Düşündüğüm: Dunkirk

En İyi Ses Miksajı

Ses Kurgusuyla birebir aynı adaylara sahip bu kategoride bir üst kategorideki favori ve en beğendiğim yer değiştiriyor. Daha müzik altyapılı olan Baby Driver, miksajı ister istemez en başarılı film; Dunkirk’ün de çatışma sahneleri takdire şayan.

Star Wars: The Last Jedi için standart bir adaylık, ödülü de alabilir elbette. The Shape of Water ve Blade Runner 2049 ise diğer adaylara kıyasla biraz geride.

En Beğendiğim: Dunkirk
Kazanacağını Düşündüğüm: Baby Driver

En İyi Prodüksiyon Dizaynı

İçeriği itibariyle zor bir kategori, fakat sanat kategorilerinden benim baktığım kriter yeni ve alışılmadık bir şey yapmak üzerine kurulu. Bu açıdan incelediğimizde The Shape of Water ciddi şekilde öne çıkıyor. Tamamen farklı bir dünya kurguladıkları kesin.

Blade Runner 2049 ve Beauty and the Beast de yeni bir şeyler yaratmayı başarmışlar, ama sanat departmanının etkisi The Shape of Water’daki kadar güçlü değil. Darkest Hour ve Dunkirk ise mevcut olanı en iyi şekilde kurgulamışlar, evet iyiler ama bu ödül için yeterli seviyede değil.

En Beğendiğim: The Shape of Water
Kazanacağını Düşündüğüm: The Shape of Water

En İyi Sinematografi

Kişisel olarak en değer verdiğim kategori, çünkü Sinematografi bir filmi rezil de edebilir vezir de. Bu sene benim en ciddi beğenimi kazanan Darkest Hour. Bruno Delbonel bir dönem filmi anlatılmasına rağmen yenilikçi açılar ve planlar kullanmaktan kaçınmamıştı. Benzer şekilde Dunkirk’de de Hoyte van Hoytema’nın etkisi ciddi şekilde hissediliyordu. Nolan’la ikinci filmi olan Hoytema, sekanslar yaratmadaki becerisiyle dikkat çekiyor, sadece estetik değil aynı zamanda belli açılardan bakıldığında anlaşılması çok zor sahneleri anlaşılabilir kılıyor.

Roger Deakins, Blade Runner 2049 ile 14. defa En İyi Sinematografi adaylığını elde etti, üzgünüm ama bence kazanamadan geçireceği bir sene daha olacak. Villeneuve’ün stilinde bir yönetmenle devam ettiği sürece her daim aday olabilir ama yeterince ben burdayım diyen sahneye imza atamaz. Mudbound’da Rachel Morrison ve The Shape of Water’da Dan Lausten çok iyi işler çıkarmışlar, ama bu ödül için yeterli değil. Ayrıca bir kadın olarak, fiziken kaldırması çok zor bir kategoride aday olan Morrison’a da takdirlerimi iletiyorum.

En Beğendiğim: Darkest Hour – Bruno Delbonel
Kazanacağını Düşündüğüm: Dunkirk – Hoyte van Hoytema

En İyi Saç ve Makyaj

En az adaylı kategorinin ödül için tek adayı var, Darkest Hour. Her şey doğru ve iyiydi. Dönem filmi makyaj ve saçı da doğruydu, Oldman’ın plastik makyajı da.

Wonder, sadece Jacob Tremblay’e yapılan plastik makyajla dikkat çekiyordu, başka kayda değer bir yönü yok. Victoria and Abdul ise bu kategoriye ekstra katkı yapacak bir şey ortaya koymamıştı, dönem filmi olması dışında.

En Beğendiğim: Darkest Hour
Kazanacağını Düşündüğüm: Darkest Hour

En İyi Kostüm Dizaynı

Phantom Thread modayla ilgili bir film olarak ister istemez bu kategoride öne çıkıyor, ayrıca bir çok farklı tarzı da içinde barındırıyor. The Shape of Water, hem bir dönem filmi hem de fantastik film olarak farklı tarzları bünyesinde barındırıyor.

Beauty and the Beast, fantastik; Darkest Hour ve Victoria & Abdul başarılı dönem filmleri ancak kostüm açısından pek ekstra bir özellikleri yok.

En Beğendiğim: The Shape of Water
Kazanacağını Düşündüğüm: Phantom Thread

En İyi Film Kurgusu

Çok önemli bir teknik ödül olan En İyi Kurgu için yine Ses Kurgusu ve Miksajında olduğu gibi mükemmellik içeren Baby Driver öne çıkıyor. Filmin kurgusu için çok detaylı bir çalışma gerektiği aşikar. Dördüncü duvarı yıkmasının dışında, mockumentary ve kurgunun karşımı olan I, Tonya da teknik açıdan zor bir kurguya sahip. Ayrıca filmin anlatısına en ciddi katkıyı da I, Tonya almış durumda.

Dunkirk, bir savaş filmi olarak ister istemez zor bir kurguya sahip ve çok başarılı olduğu da doğru ama daha önce Dunkirk gibi kurguya sahip bolca film gördüğüm de doğru. The Shape of Water ve Three Billboards Outside Ebbing, Missouri ise işlevsel kurgulara sahipler, ama bu ödül için yeterli değil.

En Beğendiğim: I, Tonya
Kazanacağını Düşündüğüm: Baby Driver

En İyi Görsel Efekt

Gelelim son ve en komplike teknik ödüle, bu ödülü kazanmayı tek bir film hak ediyor ve diğerleri alırsa gerçekten terbiyesizlik olur, o film Blade Runner 2049. Filmin bir sahnesinde cinsel ilişki öncesi senkronizasyon sahnesi var ki, o sahneyi yapan görsel efekt uzmanı da, kurgucu da kör olmuş olabilir, o kadar zor bir sahne.

Star Wars: The Last Jedi ve Guardians of the Galaxy Vol. 2 kendi evrenlerini iyi yansıtan filmler ama yeni bir yaratıları yok. Özellikle geçen sene Doctor Strange alamadıktan sonra, bu sene hiç şansları yok.

Kong: Skull Island ve War for the Planet of the Apes standart ana-akım canavar filmleri, daha önce yüzlerce örneğini gördüğümüz efektlere sahipler, almayı hak ettiklerini düşünmüyorum. Gerçi geçen sene Jungle Book’a bu ödülü layık gören akademi kimlere layık görmez ya…

En Beğendiğim: Blade Runner 2049
Kazanacağını Düşündüğüm: Blade Runner 2049

Dipnot: Kısalara erişim gerçekten çok zor, bu sene 3 Kısa Belgesel ve 3 Kısa Animasyon izleyebildim. Kısa filmlerden hiçbirini izleme şansım olmadı.

İzlediklerim arasında En İyi Kısa Belgesel Heaven is a Traffic Jam on the 405, En İyi Kısa Animasyon ise Dear Basketball’du. Ama elbette Kısa Belgesel’de Knife Skills ve Traffic Stop’u, Kısa Animasyon’da da Garden Party ve Negatice Space’i izleyemedim.

Düşündüğüm gibi Dear Basketball ödülü kazanırsa Kobe Bryant’ın bir Oscar Heykelciği olacaktır ki bu da elbette inanılmaz bir detay.

kategori:
seçki

ilgili