26. Adana Altın Koza Film Festivali Raporu

Haktan Kaan İçel 26. Adana Altın Koza Film Festivali'nin ödüllerini değerlendirirken, 12 filme dair görüşlerini de yazıya aktardı.

Her yıl olduğu gibi ulusal yarışmanın öne çıktığı bir yıl oluyor. Bunun dışında festivalin yan bölümlerinde nitelikli yabancı filmler bulabiliyoruz.

Altın Koza “Nuh” Dedi,  Saray Demedi

Serra Yılmaz’ın başkanlığındaki jüri genellikle başarılı kararlar verse de, soru işareti yaratan seçimleri de yok değildi. Örneğin Kübra Kip’in performansının görmezden gelinmesi bana göre festivaldeki en çok şaşırtan kategori sonucuydu. Filmi beğenmezsiniz, verdiği mesajı beğenmezsiniz ama performansı görmemek biraz mesaj niteliğinde seçimler yapıldığını gösteriyordu. Ali Atay’ın ödül diye bağıran performansının yerine Alican Yücesoy’un seçilmesi ise jürinin farklı bakış açısının eseri gibiydi. Sıfır çekeceği düşünülen Kapı’nın ise iki ödülle “halkın seçimi” olması ise Türkiye’deki dizi sektörünün insanlara aşıladığı görsel yapıyı temsil etmiş gibi görünüyor.

Genel olarak diğer ödüllerin pek çoğu tahmin edildiği gibi sonuçlandı.

Adana Altın Koza Film Festivali’nde izlediğim filmlerin kısa yorumlarını burada bulabilirsiniz.

AND THEN WE DANCED: İnsanı etkileyen bir enerji, samimi ve etkileyici! Film yönetmeni Levan Akın’ın iyi yönetmenliğiyle duyguları seyirciye geçirmekte harikalar yaratıyor. Gelenekselin muhafazakarlığına karşı, tokat gibi kendini ifade eden bir iş olması da Gürcü sineması adına gerçekten de önemli bir olay diyebiliriz. Filmin her oyuncusunun ayrı şekilde klas performanslar sergilemesi ve dans koreografilerinin izleyiciye verdiği estetik lezzet filmin en güçlü olduğu noktalardan biri denilebilir. Bağnazlara, yobazlara, sabit fikirlere inat, dans devam edecek!

YOUNG AHMED: Avrupa’daki radikalleşen müslümanların yeni müritler yaratma süreci ne yazık ki etme – bulma dünyası şeklinde sığlaştırılarak anlatılıyor. Başroldeki çocuk oyuncunun performansı izleyiciyi sinir edebilecek derecede iyi olsa da, filmin genelindeki inandırıcılıktan uzak yapı filmin değerini kaybetmesine enden oluyor. Film Dardenne’lerin Avrupalı bakış açısıyla kendi ülkesini kutsamasıyla bitiyor. Müslümanlığı yozlaştıran herkesin Arap olması, diğer tüm medenileşen Belçika yanlısı insanların iyi adam olmasının da Kara Murat filmlerindeki Bizans tiplemesinden farkı yok. Cannes’dan aldığı yönetmenlik ödülünü kesinlikle hak etmiyor!

AİDİYET: Burak Çevik işitsel ve görsel anlamlar üzerinden insan ile mekan ilişkisi hakkında başarılı bir deneme yapıyor. Hikayenin insan algısı üzerinden çözümlenmesi ve yapıbozumcu bir sinemaya yakın durması cesur, ilham verici ve sinemamız açısından önemli olarak nitelendirilebilir. Filmin bir anlamda anti-sinemaya yakın durması filmin izleyiciler tarafından hoş karşılanmamasına neden olabilir. Bu yüzden de sinemanın bu tip denemelere açık olması gerektiğini düşünüyorum. İkinci kısmın ilk kısmın gerçekliğini sorgulatması ve yeni anlamlara açık bir doku kazanması filmin besbelli en yaratıcı kısmı diyebiliriz. Filmin kurmaca kısmının ise biraz daha doğal oyunculukla desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Rohmer’e öykünen bir kısım, belli ki bir sinefilin referansından başka bir şey olamaz.

KOVAN: Kovan iyi niyetli çekilmiş, iyi mesajlar veren bir film olmasına rağmen ilk film olmanın acemiliklerini fazlaca içinde bulunduran bir iş oluyor. Örneğin “doğayı yok etmeyelim” mesajını öyle kötü bir anlatımla seyirciye aktarmışlar ki, akıllarda anlam karışıklıklarına neden oluyor. Görsel anlatıda doğru donelerin seçilmesi belli ki daha önemli bir nokta diyebiliriz.  Meryem Uzerli casting olarak hiç oturmamış. Alman aksanı, Türkiye’de doğup belli bir yaşa gelmiş bir insan için fazla inandırıclıktan uzak bir eleştiri noktası haline geliyor. Belki de Almanya’da doğmuş bir karakter yaratılsaydı film daha ayakları yere basan bir ayrıntıyla pekişirdi. Filmdeki kadın – erkek ilişkisi ise yapay durarak inandırıcılıktan uzak bir seyirde kendine yer bulmuş. Senaryonun aksayan yönleri, filmin inandırıcılığını baltalıyor. Pek çok ayrıntıyı burada sayarsak filmin ayrıntıları ifşa olacağından bu kadarının yeterli olduğunu düşünüyorum.

KÜÇÜK ŞEYLER: Modern insanın pastiş hayatlar içinde kendi yalanlarına yenik düşmesini anlatıyor. Evlilik yaşantısı üzerine doğru tespitleriyle her insanın karşısına çıkan ikilemleri analiz etmemiz sağlanmış. İş dünyasının absürtlüğüne dair yakalanan gerçekler pek çok filmde kullanıldı. Hatta bazen bu tespitlerin fazla kullanılması dolayısıyla beklenenden az etki yaptığı bir gerçek diyebiliriz. Am buna rağmen film bir taşlama olarak beklentileri karşılıyor ve özellikle Alican Yücesoy’un yükselerek rolünün hakkını verdiğini söyleyebiliriz. Başak Özcan’ın Avrupai fiziki yapısı da ilerleyen yıllarda farklı projelerde onu merakla beklememizi sağlayacaktır.

THE ORPHANAGE: Klasik gibi görünen bir hikayeye sihirli dokunuşlar dokunduran Shahrbanoo Sadat, şimdiden geleceği parlak bir yönetmenin adım seslerini duymamızı sağlıyor. Neredeyse her gün ölümün kollarından kaçan insanların dünyasında Bollywood filmleriyle umut saçıyor. Yarattığı ikilemler nefis bir farklılık yaratırken, Rusya sömürgeliğinde mutlu olan bir Afganistan görkem açıkçası insanı şaşırtan unsurlardan biri diyebiliriz. Yetimhanedeki çocukların doğal performansları da filmin artılarından denilebilir.

NUH TEPESİ: Akılda kalıcı karakter çalışmaları, iyi oyunculuklar, katman katman seyirciyi yakalayan senaryosuyla Nuh Tepesi şimdilik bu yılın en iyi yerli filmi demek abartılı bir söylev olmaz. Bir baba – oğul hikayesinin vahim bir olaydan umuda dönüşme hikayesi yer yer melankolik, yer yer yürek dağlayıcı ve sinema adına da bir ilk olarak heyecan verici diyebiliriz. Ali Atay’ın performansını tebrik etmek lazım. Kesin çizgileri olan karakterini öyle doğal ve başarılı oynamış ki, onun gibi tanıdığımız pek çok kişiye ilham olabilir. Asabi ama iyi bir adam profili tam ödüllük… Haluk Bilginer Şahsiyet dizisindeki halinden pek farklı değil. Tek farkı bu sefer bir katil değil. Hande Doğandemir için ise rolüne biraz daha çalışsa daha iyi olabileceğini düşünüyorum.

A RUSSIAN YOUTH: Geçmiş ile şimdiki zaman arasında yabancılaştırıcı bir ikilem kuruyor. Doğal oyunculukları ve siyah beyaz filmlere öykünen görsel yapısıyla savaşın yıkıcı yüzünü minimum diyalogla başarılı bir şekilde anlatıyor. Bir nevi geleceğe bırakılan miras gibi. Bu güzel sözlere rağmen filmin seyir zevki açısından yıpratıcı olabileceğini söyleyebiliriz. Arşiv görüntülerini andıran görsel yapısı, bir senfoni orkestrasının film müzikleri yaparken geçmişini idrak etmesi üzerinden farklı okumalara da müsait bir film. Herkese hitap etmiyor ama zamanınız varsa bakılabilir.

KRONOLOJİ: Ali Aydın’ın ikinci uzun metrajı Kronoloji, toplumsal hezeyanlar üzerinden hikayesini kuran ve atmosfer kurmada başarılı bir film diyebiliriz. Ancak filmin senaryosunun tahmin edilebilir, tekrarlara gebe ve kimi boşlukları barındırması filmin çıtasını epey düşürüyor. Tansu Biçer’in etkileyici performansı dışında Birkan Sokullu’nun teatral oyunculuğu filmi aşağı çekiyor. Kurgunun topalladıkça uzaması ise izleyicinin son bölümün göze sokulmasına gerek var mıydı sorusunu akıllarda bulunduruyor.

PAIN AND GLORY: Almodovar son filminde eski aşklarını, travmalarını, bağımlılıklarını ve aile yaşamını tüm içtenliğiyle ritmik hikaye kurgusuyla seyircisine sunuyor. Yer yer duygusallaşıyoruz, yer yer kahkahalar atıyoruz. Banderas’ın oyunculuğu ise dört dörtlük! Sinemanın hayatta kalmamız için gerekliliği bu filmle pekiştiriliyor.

KRALİÇE LEAR: Pelin Esmer’in yeni filmi daha önce çektiği Oyun filminin peşinden gidiyor. Hatta devam filmiyle aldığı ödüllere ulaşmasını başarı olarak nitelendirebiliriz. Filmin yerel öğelerden beslenerek batıya yüzünü dönmesi, belli ki filmin en çok ilgiyi çeken noktası oluyor. Köylü kadınların oyunculuğa karşı tutkuları ve kimi doğal tepkileriyle sempatikleşmeleri filmin seyir zevki olarak yükselmesine neden oluyor. Lakin filmin yenilikçilik namına pek uğraş verdiğini düşünmüyorum. Bilmiyorum belki de Pelin Esmer ilk filmiyle yeterince kitleye ulaşamadığını düşünüp, bu sefer daha çok tanınan bir yönetmen olarak kendini geliştirmiş halde bu projeye tutunmak istemiş olabilir.

THE WILD GOOSE LAKE: Ağır tonlu aksiyon olur mu demeyin. The Wild Goose Lake suç dünyasındaki bir koşuşturmacaya sizi davet ediyor. Uçuk kaçık gore sahneleri, nefes aldırmayan kurgusuna rağmen hikaye anlamında görsel yapının hakkını veremiyor ve tatminsizlik hissi sizi ele geçiriyor. Kurgusundaki kimi geçişler de filmin takip edilme yüzdesini baltalamış diye nitelendirebiliriz. Bir önceki filminin gerisinde olduğu epey apaçık.

kategori:
haberseçki

ilgili