3:10 to Yuma (1957-2007): Orijinal Film ve Yeniden Çevrimi Üzerine

İki film üzerine bir yazı...

An Affair to Remember, Dark Passage, Never Let Me Go filmlerinin yönetmeni Delmer Daves 1956 yılında Colombia stüdyosunun 3:10 to Yuma‘yı yönetme teklifini kabul edip hazırlıklara başlamıştı. Filmin başrolleri Glenn Ford’la Van Heflin üstlenmişlerdi. Ford eli kanlı çete lideri Ben Wade rolünü, Heflin’se ailesine bakmaya çalışan, fakir Dan Evans’ı oynamışlardı. Bu film tam elli yıl sonra western türünü seven James Mangold tarafından yeniden çevrilmişti. Ben Wade’i bu kez Russell Crowe, Dan Evans’ı Christian Bale oynamış, Richard Jaeckel’ın Charlie rolü bu kez Ben Foster’ın olmuştu. İki film de Evans’ın para için Wade’i Yuma trenine bindirmeye çalışmasını anlatır.

Daves’in 3:10 to Yuma‘sı ortalamanın üstüne çıkabilmiş bir western. Evans’ın fakirliği, eşiyle ilişkisi, çocuklarını büyütmeye çalışması iyi bir şekilde işlenmiş. Wade de iyi işlenir. Wade’in yakalanıp Evans’ın başını çektiği bir grup tarafından oteli götürülürken ve otelde Yuma treni beklenirken Wade-Evans’ın birbirlerini tanımaları, Wade’in Evans’a saygı duymaya başlaması anlatılır. Sinemada özellikle 1970’lerde Stockholm’deki banka soygundan sonra rehinelerin soyguncuların aleyhine ifade vermemelerinden sonra ortaya çıkan Stockholm Sendromu’na pek çok filmde odaklanıldı. 1957’de gösterime giren 3: 10 to Yuma da bu sendromun bir örneği kabul edilebilir. Zira tutuklu Wade, Evans’la konuştukça ondan etkilenip en nihayetinde çetesini arkada bırakıp onunla birlikte Yuma’ya, hapse doğru yol alır.

Daves ve senarist Halsted Welles karakterleri başarıyla inşa ederler, bu karakterlerin ilişkilerinin de hakkını verirler. Üstüne gerilimli bir atmosfer oluştururlar. Ama Daves’in filmi mükemmel değil. Filmin finalinde Wade’in Evans’la birlikte vagona atlamasının altı ne yazık ki bir buçuk saatte yeteri kadar doldurulmamıştır. Evet, Wade Evans’ın Charlie tarafından öldürülmesini istemez, Evans’a da saygı duyar, gene de Wade’in finaldeki tercihi bariz bir şekilde sırıtır. Öte yandan finale doğru Wade’in çetesinin kasabayı sarmasıyla High Noon‘daki gibi bir çatışma bekleriz. Ama nedense Daves 1952’de gösterime giren High Noon‘un izinden ve aslında pek çok westernin izinden gidip finalde görkemli, soluksuz ve gerilimli çatışma sahneleri çekmek istememiş. Dolayısıyla oteldeki “bekleme” gerilimi trenin gelişiyle yükselmez, zira Evans’ın Wade’i neredeyse sorunsuz bir şekilde, sadece birkaç kişiyi vurarak ulaştırır, bu sahnelerin gerilimli ve heyecanlı olduğunu söyleyemem. Diyaloglarsa genelde iyi. Özellikle Wade’in diyalogları iyi. Oyunculuklar da iyi. Glenn Ford, Wade rolünü çok iyi oynamış. Keza Heflin de Evans’ın iki arada bir derede kalmışlığını iyi yansıtmış.

Mangold’un 3:10 to Yuma versiyonuna gelirsem… İlk izlediğimde ortalamanın üstünde bulmuştum ama orijinali izledikten sonra diyebilirim ki Daves’in filminden daha iyi. Mangold ilk filmin öyküsüne yeni yan öyküler eklemiş, sahneleri daha gerilimli hâle getirmiş, ilk filmde sıradan bir şekilde işlenmiş yardımcı karakterleri daha fazla önplana çıkarmış. İlk filmde ruhen de, fiziksel olarak da sapasağlam olan Evans bu versiyonda topal, savaş yüzünden psikolojisi bozulmuş birisine dönüştürülmüş. Bu değişiklik ilk filmin sıkıntılı taraflarından olan Wade-Evans ilişkisinin altının doldurulmasını sağlamış. Belki bu değişiklik -Evans’ın sakat birisine dönüştürülmesi- biraz duygu sömürüsü gibi gözükür, ama filmin lehine olan değişiklerden. Öte yandan ilk filmde gayet klişe bir şekilde işlenen Evans ve eşinin ilişkileri bu filmde daha iyi işlenmiş. Evans’ın çocuklarından birisi bu versiyonda ergen hâle getirilmiş. Burada “babasına kızgın ergen evlat” klişesi tekrar edilmiş ama bu durum filmin lehine olmuş. Şöyle ki: İlk filmde fakirlik sözde kalır, ama bu versiyonda fakirliğin, Evans’ın çiftliğinin yakılmasının Evans ve ailesindeki etkileri ergen karakter klişesine rağmen daha iyi bir şekilde işlenmiş.

Charlie karakteri ilk 3:10 to Yuma‘da göze fazla çarpmaz. Fakat Mangold bu karakteri daha iyi yazıp önplana çıkarmayı ve onun Wade’e saygınlığını ve sevgisini daha iyi işlemeyi başarmış. Charlie ilk filmde patronunu kurtarmak isteyen çete üyesi ama bu versiyonda daha kötücül, aynı zamanda patronuna epey saygı duyan birisine dönüşür, ki bu dönüşüm de filmin lehine olur, böylelikle çözüm bölümündeki sahneler daha etkileyici ve heyecanlı olur. Wade de değiştirilir. İlk filmde o denli kötü gözükmeyen Wade bu versiyonda daha kötü birisine dönüştürülür ama ilk filmden daha derin hâle getirilir. Wade-Evans’ın ilişkileri de dediğim gibi daha iyi işlenmiş. Zira ilk filmde otele hemen ulaşılırken ve orada fazla zaman geçirilmezken ikinci filmde yeni yan öykülerle otele ulaşmak daha da zorlaştırılır, bu da Wade’le Evans’ın birbirleriyle daha fazla sohbet etmeleri, dolayısıyla Wade’in finalde Charlie’yi kurşunlamasının altının doldurulmasını sağlıyor. İkinci filmde Wade daha iyi yazıldığından Evans’ın öldürülmesinden sonra Charlie’yi kurşunlayıp trene atlaması sırıtmıyor. Wade’in çetesinin vahşiliğinden bıkması, belki de yaptıklarından pişman olması, Evans’a saygı duyması, bunların hepsi Wade’i çetesini bırakıp trene atlamaya itiyor. İlk filmde Evans için çocuklarının gözünde kahraman olmak önemli ama Evans’ın Wade için gönüllü olmasının asıl nedeni para. İkinci filmdeyse bu mevzu da daha iyi işlenir. Evans sakat, savaş gazisi, ailesinin saygı duymadığı birisi haline getirilir. Evans’ın asıl amacı da o eski saygınlığını kazanmak, para değil yani. Ailesinin saygı duyacağı birisi, bir kahraman olmak. Zira savaşta olamamıştır. Mangold iki karakteri de derinleştirir, ikisinin çatışmalarını da başarıyla işler.

Aksiyon açısından da Mangold beklenenleri verir. Daves’in aksine Mangold 3:10 to Yuma‘ya pek çok aksiyon sahnesi ekler. Zira izleyicinin çözüm bölümünde Wade’in çetesiyle Evans’ın çatışmalarını bekleyeceğini bilir ve bunun hakkını verir. Sahneler gerilimli, heyecanlıdır. Oteldeki sahnelerse ilk filmden daha gerilimlidir. Ford, Wade için gereken karizma ve oyunculuğa sahip birisi, rolünün de hakkını verir ama açıkçası Russell Crowe’u Wade rolünde izlemek daha keyifliydi. Keza Christian Bale de Evans rolünde Heflin’den daha iyiydi. Ben Foster’sa iyi yazılmış Charlie rolüyle Crowe ve Bale’den rol çalmayı başarır. Onur, saygı temaları da ilk filmden daha iyi işlenmiş. Kısacası Mangold ilk filmin öyküsünü pek çok aksiyon sahnesiyle daha heyecanlı hâle getirmeyi başarabilmış, ilk filmin eksiklerini tekrarlamayıp bu eksiklerin önüne geçebilmiş, öyküyü güncelleyip görsel açıdan 2000’lere başarıyla uyarlayabilmiş ve bence ilk filmden daha iyisini yapabilmiş. Böylesi yeniden çevrimlere çok sık rastlayamıyoruz. Mangold’un filmi için Marco Beltrami’nin hazırladığı müziklerin de kaliteli olduğunu belirtmesem olmaz. Özellikle aşağıdaki besteyi 2007’den beri ara ara dinliyorum.

kategori:
izlenim

ilgili