35. İstanbul Film Festivali Kısa Kısa Günlükler – 1

İstanbul Film Festivali devam ederken, biz de festivalde izlediğimiz filmlerden kısa kısa derlemeler yaptık. Festival süresince bu derlemeler devam edecektir. Bir Liderin Çocukluğu: Faşizmin köklerine dair bir ağıt… Zengin...

750px-Ekin

İstanbul Film Festivali devam ederken, biz de festivalde izlediğimiz filmlerden kısa kısa derlemeler yaptık. Festival süresince bu derlemeler devam edecektir.

Bir Liderin Çocukluğu: Faşizmin köklerine dair bir ağıt… Zengin oyuncu kadrosuyla dikkar çeken film, özellikle başroldeki çocuk oyuncunun performansıyla ayakta duruyor. Son derece etkili müzikleri, atmosfere olumlu anlamda katkıda bulunuyor. Ancak yeni bir şey anlatmadığı da aşikar. Büyük beklentilerle izlenirse hayal kırıklığına uğratabilir. Tabii bir de sadece başta ve sonda ortaya çıkan Robert Pattinson hadisesi var. Filmin başrolü zannedip filme gidecekler için uyarı olarak belirtiyorum.

Yemekteydik ve Karar Verdim: Görkem Yeltan’ın filmi, ne yazık ki her anlamda başarısız bir deneme olmuş. Ne karakterler arasında uyum var, ne de senaryonun ilgi çekici bir kısmı… Filmin görsel dünyası da epey sıkıntılı kotarılmış. Biraz ağır olacak ama öğrenci filmlerinde, bu filmden daha iyi örnekler var. Bu kadar hata göze batarken, filmi festivale yollamak gerçekten de cesaret istermiş ki, böyle de olmuş. Ne yazık ki, iyi bir oyuncu olan Yeltan’ın yönetmenlik namına çok çalışması gerekiyor. Bu haliyle film bir enkazdan öte değil.

Enkaz: Film adı ve konusundan dolayı izleyiciye ilk başta itici gelecek bir yapım olsa da, hareketli kurgusu ve duygusal anlatımıyla negatif yanlarını pozitife dönüştürerek etkileyici olmayı başarıyor. Dar alanda yönetmen ve ekip olarak iyi iş çıkartılmış. Açıkçası Türk filmleri arasında ilk sürpriz yapan film denilebilir.

Beyaz İnsanlar: Sınırdışı edilmek üzere bekleyen insanların bulunduğu bölge üzerinden görevliler ve sonunu bekleyen insanlar üzerinden kesinlikle başarılı bir gerilim filmi kotarılmış. Film günümüzde geçse de, uçsuz bucaksız karla kaplı terk edilmiş bölgenin varlığıyla yer yer post apokaliptik filmleri anımsatan yapım, güçlü oyuncuların yanı sıra, bazı klişeleri yıkan tavrıyla izlenilmeyi hak ediyor. Kapalı yerde kalma korkusunu hapishane filmi yapısıyla harmanlayarak akıcı bir film olmayı başarıyor.

Dolaptaki Canavar: Gregg Araki’nin ilk dönemlerinde yaptığı filmlere benzeyen yapım, genç başrol oyuncusunun iyi performansıyla ayakta duruyor. Büyüme sancıları, cinselliğin keşfi ve hayal kırıklıkları… Hepsi bu filmde yerini alıyor. Ana karakter Oscar’ın gelecek korkusu ve hayalleri yolunda sekteye uğrama düşüncesi pek çok gencin empati kurmasına yarayacaktır. Atmosferiyle izleyiciyi sonuna kadar içine alan Dolaptaki Canavar, hafif ama eğlenceli bir film denilebilir.

Kibir: Moral bozucu konusuna rağmen, kara mizahındaki esprilerin düzeyli hali sayesinde izleyicilerin sevebileceği bir durum komedisi olarak dikkat çekiyor. Genel olarak oyuncuların iyi performansları sayesinde film belli bir akıcılığı yakalıyor. Zaten normale göre kısa süresi sayesinde, bu minimal film yüzünüzde buruk da olsa bir gülümseme bırakacaktır.

De Palma: Usta yönetmen DePalma’nın filmografisini sırayla kendi ağzından dinlemek adına iyi bir fırsat denilebilir. Her filminden bahsederken, hiç duymadığınız anılarını ve bazı anekdotları anlatırken, yönetmen ve kariyeri hakkında daha çok bilgi edinebilecek bir belge niteliği taşıdığından önemli bir iş olarak akkılarda kalıyor. Sinefiller için biçilmiş kafdan denilebilir.

The End: Gerard Depardieu dışında bomboş bir sayfaya benzeyen bir film. Nereye eğerseniz, oraya bükülüyor film. Tek bir sahne dışında zamanınızın boşa gittiğini hissettiren yapım, kolaycı senaryosu ve klişe finaliyle festivalin hayal kırıklığı olarak nitelendirilebilir. Tekinsiz atmosferi dışında pek bir artısı olmadığını söylemekte yarar var.

Tarla: Eli yüzü düzgün bir film olmasına rağmen sınırlı konusuyla beklentileri tam olarak karşılamıyor. Fotoğrafçı bir yönetmenden çıkan bir film olmasının hem artılarını, hem de eksilerini yaşıyor. Görsel anlamda ortalamayı tuttururken film, içerik olarak film içi belli bir çatışmanın kurulmamasına kurban gidiyor. Durum hikâyesi severlerin beğeneceği bir yapım olarak nitelendirilebilir.

Dolanma: Ormanın ortasında bir ev, iki erkek ve bir kadından oluşan kadrosuyla, psikolojik gerilim ve dram arasında kendisine bir yer bulmaya çalışıyor. Teknik anlamda başarılı bir art house filmi olarak değerlendirebiliriz. Oyuncu kadrosunun yüksek performanslarına rağmen, hikâyenin belli bir noktada sıkışması sonucu film tıkanıyor. Bu yüzden de vasatı aşamıyor.

Ben ve Kaminski: Wolfgang Becker’i özlemişiz. İnsanı yer yer güldüren, bazen de düşündüren bir film olarak izleyicinin tek kelimeyle bayılacağı bir film olacaktır. Resim sanatının, hayalgücüyle birleşmesiyle doyumsuz bir işe imza atılmış. Filmin belki on beş-yirmi dakikası kurguda kesilseydi, tam dört dörtlük film diyebilecektim. Ama yine de bu haliyle de çok başarılı bir film olarak izlenmesini tavsiye ederim.

Dead Slow Ahead: Durağan görüntülerin kurguda gelişigüzel bir şekilde yerleştirmesiyle beraber bir gemi yolculuğunun nabzı tutuluyor. Belgesel bir yapım olmasına rağmen, daha çok deneysel bir yapım olarak değerlendirilebilir. Diyalogsuz, belli bir anlam arayışına girmeden ham görüntülerin, ses tasarımıyla sergilenmesi filmin genel özetidir diyebiliriz.

Neon Bull: Farklı bir kültür hakkında bilinmeyenleri yansıtması açısından izlenmesi gereken bir iş olarak nitelendirebiliriz. Gündelik yaşamdan kopan karakterlerinin sıradan hayatını gözlemlerken, bir yandan da sinemada pek rastlamadığımız özel anları içinde barındıran bir film olmuş. Film boğalar üzerinden daha çarpıcı bir hayvanı anlatıyor: İnsanı…

11 Dakika: Yönetmen sıradan hikayeleri çarpıcı bir finalle birleştirip, bir nevi yurtdışı literatürüyle mindfuck tipi bir film yaratmaya çalışmış. Kurgusu çoğunlukla başarılı olsa da, bazı kısımları tekrar izliyoruz hissi uyandırıyor. Film iyi tasarlanmış ama yine de kolaycı bir iş denilebilir. Film çarpıcı hikayelerin peşinde koşmaktansa, finaline odaklanarak izleyicisini tatmin etmeye çalışıyor.

Yeni Öğrenci: Çocukluğun verdiği hayal kırıklıkları, yeni bir yere taşındığındaki boşluk hissi ve yalnızlık duygusu… Okul döneminde herkesin başını ağrıtan yeni arkadaş bulma sendromunu komik ve eğlenceli bir dille işleyen Yeni Öğrenci, insanların yüzünü güldüren ve salondan keyifle ayrılmasını sağlayan tam bir “antidepresan” filmi… Çoluk çocuk oynuyor demeyip filmi izlediğinizde, sürenin ne kadar çabuk geçtiğini anlayamayacaksınız.

kategori:
izlenim

ilgili