37. İstanbul Film Festivali Günlükleri 2018 – 2

Haktan Kaan İçel İstanbul Film Festivali'nde izlediği filmleri günlük şeklinde kısa kısa yorumluyor.

Early Man
Keyifli olmasına karşın bilmediğimiz bir şey anlatmayan bir animasyon… Hatta birebir uyan bir filmimiz de var. Cem Yılmaz esprilerini çıkartın AROG’tan geri kalanları topladığınızda karşınıza Early Man çıkar. Özellikle futbol kişisel zevklerinizin arasında bulunuyorsa muhtemelen keyif alacaksınzdır. Başarılı seslendirme sanatçılarıyla bu yılın iyi animasyonlarından biri diyebiliriz.

Transit
Petzold yine melankolik bir düşü modern hayatın içinde bir masala dönüştürüyor. Kimlik değişiminin getirdiği bunalımlar ile izleyiciyi empati yapmaya zorlayan sıradışı bir kaçış hikayesi sunuyor. Zaman döngüsünü senaryo oyunlarıyla kendine has bir şekilde biçimlendirirken kendinizi sinemanın o saf hissine bırakıyorsunuz. Yönetmeninin belki en iyi filmi değil ama özel işlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. İzleniş olarak aklınızı zorladığınızda keyif alabileceğiniz, beyin tembelliğine son veren bir şiir…

The Happy Prince
Oscar Wilde’in görkemli kelimelerine nazaran Wilde’ı sadece zevk dünyasıyla hatırlayan bir film olmasından dolayı düşündürücü bir tablo sergilenmiş. Bir nevi yaşanan eğlence ortamları, yazarı neredeyse sapkınlıkla suçlayacak boyutlara getirmiş. Başarılı kurgusunu, hikaye anlatımında aynı derecede becerikli bir şekilde kullanamıyor. Film bittiğinde geriye Wilde’ın son dönemlerinin buruk sancısı kalıyor. Ama tatmin olamıyoruz. Filmi izlerken aklınızda küçük bir dipnot beliriyor. Ezel dizisinin tüm replikleri Oscar Wilde’a aitmiş.

Disobedience
Yönetmen Sebastian Lelio bilindik bir hikayeyi bu sefer dinin gözleri kör eden duvarlarının içinde anlatmayı seçiyor. Karakterler arasında yoğun duyguları yakalamayı başarsa da, hikayesinin akışını fazla uzatan yönetmeni sayesinde tuzu fazla kaçan yemeğe dönüşüyor. Başrollerdeki Rachel Weisz, Rachel McAdams ve Alessandro Nivola rollerinin hakkını veriyorlar. Toplum baskısı, dindar yobazlar ve hayatın can sıkıcı etkileri aşkı etkiler mi sorusunu sorarken cevapları bir anlamda bir yere kadar tatmin ediyor.

Eric Clapton: Life in 12 Bars
Müziğin öncü isimlerinden Eric Clapton’ın yürek dağlayan hikayesi tüm ayrıntılarıyla bu belgeselde anlatılırken, müzikleri sayesinde farklı duygulara yelken açabilme şansı yakalanıyor. Film öte yandan seyircisini ufak çaplı bir müzik tarihinde yolculuğa çıkartıyor. Beatles, Cream, Allman Brothers, Jimi Hendrix, B.B. King gibi sayısız müzisyenin arz-ı endam ettiği bu belgesel uzun süresinden dolayı hantallaşabiliyor. Ama duygusal tasarlanan yapısı nedeniyle izlenilmeye değer diyebiliriz.

Valley of Shadows
Çocukluk kabuslarını filmde kullanılan metaforlarıyla irdeleyen yapım, insan – doğa ilişkisini saf bir şekilde yansıtmasıyla iltifatı hak ediyor. İskandinav masallarından beslenen yapım, puslu ormanların tekinsiz atmosferiyle görsel bir şölene dönüşüyor. Bir bakıma İskandinav usülü Bal diyebiliriz. Ancak senaryo anlamında sınırlı kaldığını belirtmek gerekiyor. Sinemanın görsel bir sanat olduğunu kabul edersek, bu filmi sevmeniz olası gözüküyor. Aksi takdirde sıkılmanız olası gibi.

Black Tide
Alkolik polis ve sorunlu oğlu klişesini bıkmadan usanmadan kullanan yapım, kaybolan bir çocuğun ardından gizem yaratmaya çalışsa da ortaya çıkan bu 3. Sayfa haberinden hallice senaryoyu karikatürize edilmiş karakterlerle farklı noktalara taşıyamayan bir film kalıyor. Geriye kalan bir yere kadar gizem duygusunu saklayabildiğinden dolayı, kolay izlenebilir vasat bir polisiye ortaya çıkmış. V. Cassel filmin en iyi şeyi diyebiliriz.

Unsane
Steven Soderbergh her dönem farklı teknik denemelerle sinemasına farklı bir yön vermeye çalışsa da maalesef ilk dönemlerini aratmaya devam ediyor. Tamamı iphone telefonla çekilen film, diğer filmlerinde olduğu gibi teknik açıdan kusursuz denilebilir. Başroldeki Claire Foy da gayet başarılı bir performans sergiliyor. Ancak bunları çıkardığımızda elimizde zorlama bir senaryo ve tonla mantık hatası kalıyor. Üçüncü sınıf korku filmlerinin bile artık denemediği twistler kullanılmış. İnandırıcılık seviyesi yerin dibine batıyor. Ortalama bir film olabilecekken sinema cehenneminde kendine bir yer beğenmiş.

 

Isle of Dogs
Wes Anderson yine bildiğini yapıyor ve bizlere kendi bakış açısıyla büyüleyici bir set tasarımı hazırlıyor. Baş döndürücü şekilde keyif veren yönetmenliği ve akıllı senaryosuyla türlü türlü göndermeleri filmin her karesinde yükselmesine sebep oluyor. 2019 Oscar kategorisinde favori konuma gelirse şaşırmayın. Kesinlikle harika! Mest etti.

The Pig
İlk filmiyle İran sinemasının tür filmlerinde de ilginç işler yapabileceğini kanıtlayan yönetmen Mani Haghighi, ikinci filminde komedi ile polisiyeyi birleştirmek isterken, geveze ve bayağı bir espri anlayışı ortaya koyuyor. Çılgınlığından dolayı beğenebilecek seyircileri olduğu gibi, nefret edeni de çok olacaktır. İran’ın Onur Ünlü’sünün kafası biraz karışık gibi.

Madeline’s Madeline
Anne kız ilişkisinin dinamiklerini, insan psikolojisinin derinlikleriyle sunan film, oyunculuk ve koreografi adına zengin bir içerik sunuyor. Josephine Decker’in cesur yönetmenlik becerisi ve başrolündeki Helena Howard’ın etkileyici performansıyla insanın içine işleyen taze bir sinema deneyimine dönüşüyor. Gerçeklik ve delilik üzerine vurucu bir iş haline geliyor.

Bikini Moon
Film içinde film formatını bir deneye dönüştüren Bikini Moon, travmatik deneyimler yaşayan bir kadının belgesel çekim ekibiyle yaşadıklarını samimi bir şekilde izleyiciye aktarıyor. Sosyal medya, telefon videoları ve metaforik fantastik öğeler kullanmaktan kaçınmayan Bikini Moon, akıcı anlatımıyla bir yere kadar özgün bir sinematik oyuna dönüşmüş. Filmin kurgusunda çok kesilecek sahne varken, yönetmen bu durumu günümüz insanlarının gözetlemeyi sevmesinden kaynaklı kullanmaya çalışmış. Before the Rain’in yönetmeni Manchevski kendi kalıplarının dışına çıkmayı denemiş.

kategori:
seçki

ilgili