37. İstanbul Film Festivali Günlükleri 2018 – 4

Haktan Kaan İçel İstanbul Film Festivali'nde izlediği filmleri günlük şeklinde kısa kısa yorumluyor.

Matar a Jesus
Matar A Jesus intikam hikayesini gerçekçi bir yaklaşımla inceliyor. Karakterinin duygu değişimlerini iyi analiz edip, Kolombiya’nın suç dünyasını ve yaşam koşullarının anatomisini çıkarıyor. Sivil adalet meselesine humanist bakmayı tercih ediyor. İyi ve kötü ayrımının belli bir süre bulanıklaşmaya başladığı filmde, yine kirli polisler, bürokratik engeller ve yozlaşma Güney Amerika’daki en büyü ksorunlar olarak öne çıkıyor. Genç Ustalar bölümünde keşif yapmak için ideal bir film olmuş.

Western
Avrupalıların kendi içlerindeki iki yüzlülüğü göstermesi açısından önemli bir film olarak değerlendirilebilir. Farklı kültürler arasında önyargılar, geçmişin acı verici olaylarıyla birleşince ortaya orta şekerli bir toplum eleştirisi çıkıyor. Dingin anlatımı bir süre sonra sıradanlaşıyor. Başrol oyuncusu Meinhard Neumann doğal performansıyla filmi etkileyici kılmayı başarıyor. Bir nevi yalınlığıyla filmi belli bir noktaya getiriyor.

Good Manners
Bu seneki festivalin fark yaratan filmlerinden biri diyebiliriz. Dingin bir kurguyu sıradışı bir senaryo ile birlestiren film, süresini biraz daha kısaltıp filmin ikinci yarısında kısmını toparlasa belki de büyük sükse yapacaktı. Anlattığı kurtadam hikayesini katman katman nesiller arası bir geçiş olarak yorumlayan film, bu mite kendince yenilikler eklemeyi ihmal etmiyor. Farklı tatlar için iyi bir seçenek olabilir.

Put Şeylere
Put Şeylere beynin serbest çağrışımla gelişi güzel bir şekilde dışavurumu… Olay örgüsü yok, kurallar yok, sınırlar yok. Şekillendirilmemiş bir absürtlük hissine kapılıp giden bir film var. “Kurguda hallederiz abi” söyleminin vuku bulmuş hali… Onur Ünlü kendi beynindekileri şuursuzca boşlatmaya devam ediyor. Onun için bütünlük önemli değil. O yarattığı mizansenlere hayran kalıyor. Bu yüzden de geniş oyuncu kadrosunu şekilden şekile sokarken beklenmedik hamleler yapmaktan kaçınmıyor.

Home
Dar alanda hareketli kamera kullanımı ve minimalist bir hikaye anlatma konusunda epey başarılı bir iş çıkartılmış. İran’da ritueller arasına sıkışmış bir cenaze evinde tıp ve din çatışması çapıcı bir şekilde analiz ediliyor. Oyunculukların doğallığı filme yakışsa da, Azerilerin çoğunlukta olduğu bölgede çekilmiş bir film olmasından kaynaklı olarak bolca filmde Azerice kullanılıyor. İran filmlerinde duyulan bu dil karmaşası onca dramın içinde tebessüm etmemize neden oluyor. Sözü fazla uzatmaya gerek yok. İran’sa koy sepete!

Euthanizer
Akıllara zarar şiddet sahneleri, tuhaf bir anti kahraman ve bolca İskandinav mizahı… Fin sinemasından yine beklenmedik tuhaflıkta bir film ortaya çıkmış. Eğlenceli olması en büyük artısı denilebilir. Filmdeki hayvansever mesajlar ise insan ve doğa ilişkisine dair önemli tespitler diyebiliriz. Senaryonun en büyük gediği ise iyi ve kötü ayrımını ana karakteri dışında çok net yapması diyebiliriz.

Der Hauptmann
Siyah beyaz büyüleyici sinematografisine ek olarak hikayesiyle de heyecan veren bir proje olan Yüzbaşı, bir kıyafet aracılığıyla o kostümün kimliğine bürünen ve buna göre psikolojik etkiler gösteren bir adamın içinden çıkan canavara tanıklık ediyoruz. Yer yer tesadüfi öğeler barındıran senaryosunun güçlü kılan en büyük özelliklerden biri ise Nazilerin kendi içlerinde hesaplaşma filmi olması diyebiliriz. Bu yılın en iyilerinden biri olarak tavsiye edilir.

Winter Brothers
Dondurucu havalarda hayatta kalmaya çalışan madencilerin sıradan hayatlarını yalın bir şekilde sunmaya çalışan yapım, ana karakteri Emil’in dengesiz hareketleriyle itici bir filme dönüşüyor. Karakterin rahatsızlık veren hareketleri maalesef belli bir süre fazla göze batamaya başlıyor. Bir sürü yerden en iyi erkek oyuncu ödülü almasına rağmen değerlendirme kıstaslarının neye göre yapıldığı konusunda soru işaretleri kafalarda beliriyor. İşçi dostu diyebileceğimiz yapım, zayıf bir iş olarak akılda kalıyor.

Aydede
Çocukluğun çetrefilli ruh halleri, dul bir annenin ekonomik olarak zorluklar çekerken ayakta durma çabaları ve masumiyet… Aydede samimi üslubuyla eli yüzü düzgün bir film olarak yorumlanabilir. Çocuk oyuncuların performansları takdiri hak ediyor. Şu ana kadar pek de zengin bir içerik sunamayan ulusal yarışmada şimdilik öne çıkıyor. Filmin zorlama finalini bir kenara bırakırsak seyir keyfi olan bir yapım denilebilir. Ama bilmediğimiz bir şey anlatmıyor.

Abracadabra
Psikopat kayıp bir ruhun, geçimsizlik çeken bir ailenin üzerine çökmesini anlatan yapım, yer yer mizahi sahnelerinin gücünden yararlanarak keyifli bir seyirliğe dönüşüyor. Şizofrenik bir karakteri canlandıran Antonio de la Torre filmin yıldızı oluyor. Kimi fantastik sahneleri, kültürümüze yakın düğünleri ve romantik komedi kalıplarıyla iyi oynayan tavrıyla başarılı bir anaakım filmi diyebiliriz.

Low Life
Bu yıl festivalin şiddet oranı düşük programının dengesini değiştirmeye and içen Low Life, kan gölüne dönüşen aşırı şiddet öğeleri ve her karaktere özen göstermeye çalışan tavrıyla dikkat çekiyor. Kurgu oyunlarıyla hikayeyi ilginçleştirmeye çalışılmış. Ancak bu noktalarda kendini tekrar ediyor diyebiliriz. Filmin en ilginç noktalarından biri de süper kahraman derecesinde güçlü bir karakterin kötülerin yanında yer alması diyebiliriz.

kategori:
seçki

ilgili