37. İstanbul Film Festivali Günlükleri 2018 – 6

Haktan Kaan İçel bu son günlükle beraber İstanbul Film Festivali'nde izlediği filmleri serisini sonlandırıyor.

No Date, No Signature

Derdini net bir şekilde anlatan, temiz başarılı bir film olmuş. Tıpta ahlak ve insanlık adına önemli cümleleri olan film, yılın iyi İran filmlerinden biri diyebiliriz. Vicdan kavramını bir karakterin üzerinden derinlemesine inceleyen film, iyi ile kötü olmak farkını net çizgilerle belirleyerek ikilemde kalan karakterlerinin çekişkilerini iyi kotarılmış işle yansıtıyor. Çatışması biraz daha çarpıcı olabilse daha geniş kitlelere ulaşabilirdi.

 

Borç

Bu yılki ulusal yarışmanın da galibi olan Borç, dizi kadrajlarının içinde boğulan klişe bir hikayeye sahip diyebiliriz. Başrol oyuncularının bile rol yaptığını belli eden tavırları, anti sinematografik görüntü yönetimi ve malum karga meselesiyle ulusal yarışmanın en kötü filmlerinden biri oldu. Filmin adını veren Borç olayının bile filmde ana mevzu olmadığını düşünürsek, filmin genel amacı bile belirsizken bizim filme dair konuşmamız fazla olur.

 

Güvercin

Güvercin görsel açıdan sinematografisiyle başarılı bir film… Yönetmenin sinema gözü olduğunu söyleyebiliriz. Ancak senaryo olarak sınırlı kalıyor. Geçtiğimiz senelerde izlediğimiz Zerre filminin kuşçu verisyonu diye uzak bir benzetme yapabiliriz. Ana karakterin bağlı olduğu kuşlar meselesi filmin içeriğinde tatmin edici bir şekilde anlatılıyor.Ulusal yarışmadaki dökülen filmleri göz önüne alırsak Banu Sıvacı eli yüzü düzgün bir iş yaparak takdiri hak ediyor. İnsan – hayvan dostluğunu konu edinmesi de sevindirici bir nokta olarak dipnot olarak belirtebiliriz.

 

Beast

Beast dramatik anlamda çok güçlü bir film… Tekinsizliğin içinde gizlenen hisleri ve unutmak istediğimiz anları yumruk gibi yüzümüze çarpıyor. Dışlanmış karakterinin ruh haline sizi hapsediyor ve adeta kulakları tırmalayan bir çığlığa dönüşüyor. Aşkın tanımını farklı noktalara taşırken, güven duygusunu içselleştirerek sadakatla ilişkilendiriyor. Romantizm, gerilim ve dram türlerinin iç içe girdiği film, bu yılın en iyi filmlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Dört Köşeli Üçgen

Dört Köşeli Üçgen müsamere seviyesindeki oyunculukları, siyah beyaz olması dışında pek bir özelliği olmayan sinematografisi ve savruk senaryosuyla adeta yapaylıkta gişe rekorları kırıyor. Sinema refleksi olmayan kimi yönetmenlerimiz ısrarla film çekmeye devam ediyorlar. Filmin Türkiye sinemasında pek bulunmayan film noir türünde kotarılması ise filmi tek takdir edebileceğim nokta olabilir.

 

Disappearence

İran’dan kadın bekareti ve taciz mağduru bir kadının yaşadıklarına dair çarpıcı bir portre sunuluyor. Tabii taciz meselesi de filmin twisti şeklinde farklı noktalara evrilirken, kadınların hastanelerle ne gibi zorluklar çektiğinin belgelendiği bir film haline geliyor. Bekaret zarı temelli yaşanan sorunlarla uğraşan genç bir kızın çıkmazlarını çarpıcı bir şekilde yansıtan Disappearance, gerçekçiliğin gücünden yararlanarak etkili olmayı başarıyor. Her zaman olduğu gibi İran’da kadının adı yok!

9 Fingers

Bresson ilhamlı 9 Fingers kendini fazla ciddiye alan tavrı, temposunu iyi ayarlayamayan kurgusu ve albenisi olmayan senaryosuyla sadece kendini kandırabilen filmlerden diyebiliriz. Plastik oyunculukları cabası… Mayınlı Bölge’ye hiç yakışmıyor. Filmin zor izlenen tavrı belki de bu bölüm için seçilmesine neden oldu. Son yıllarda Fransa’dan çıkan belki de en sıkıcı film olabilir.

In Blue

In Blue hayatın içinde problemlerle yüzleşen ve aidiyet duygusunu arayan iki karakterin kesişen hikayelerine yoğunlaşıyor. Çocuğu olmayan bir kadının, bir anlamda oğlu gibi gördüğü gence yardım etme çabaları yer yer iticci boyutlara gelse de dokunaklı denilebilir. Görsel anlamda eli yüzü düzgün bir yapım olmayı başarıyor. Senaryo anlamında cesur olamadığından sıkışıp kalıyor. Yine de izlediğinize pişman olmuyorsunuz. Akıcı bir sinema dili tutturduğunu söyleyebiliriz.

Manuel

Sorumluluk almak üzerine başarılı bir ilk film denemesi… Bir gencin sorunlu kimliğine rağmen olgunlaşma sürecini yalın bir şekilde anlatan Manuel, karakter gelişimi açısından incelikli işlenmiş bir çalışma olarak yorumlanabilir. Albertini’nin yönettiği yapım bir karakterin dönüşüm hikayesini inandırıcı bir şekilde tasvir ederken, ana karakterin annesiyle ilişkisi son derece hüzünlü bir etki bırakıyor. Gelecekte yönetmenden daha iyilerini bekleyebiliriz.

Mektoub, My Love

Kadın vücudunu odak noktası hale getirerek bir platonik yaz aşkını anlatmak bana göre enteresan bir deneme olmuş. Gerçeğe yakın olsun diye diyaloglar olabildiğince sığ tutulmuş. Günlük yaşantılar anlar yakalanmaya çalışılmış. İnsanların ne kadar boş muhabbet ettiği bir gerçek! Bu sebeple filmdeki her sahnenin altından anlam arayan kimi eleştirmenlere belki de filmi izlerken akışına bırakmalarının daha iyi olabileceğini söylemek istiyorum. Seyirciyi bir yaz tatiline götürmesi hoş ama yeterli mi? Değil. Ama filmin üçleme olarak tasarlandığı var sayarsak, beklentilerin altında ama sürükleyicilik bakımından sorunsuz bir film olmuş.

The Miseducation of Cameron Post

Cameron Post hala bir insanlık ayıbı olan eşcinselliği tedavi merkezlerini zekice eleştiren, sağlam bir ana karaktere sahip bir film olarak öne çıkıyor. Ana karakter ve yan karakterlerin etkileşimi ve kimi anları paylaşmaları gerçekten de iyi yazılmış. Yan karakterlerin de işlevsel kullanarak karşımıza kaliteli bir Amerikan bağımsızı ortaya çıkmış. Filmin genel olarak tüm kadrosu rolünün hakkını verirken, filmin Sundance’i bileğinin hakkıyla kazandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Marlina the Murderer in 4 Acts

Endonezya’dan çıkan bu ilginç film, bu yılki festivalin gözden kaçanlarından biriydi. Bir kadının savaşçı bir şekilde kendini savunma hikayesi, ilginç bir şekilde western ve samuray filmlerinden parçaları bu filmde birleştiriyordu. Özellikle filmin ilk bölümündeki yaratılan başarılı atmosfer ve akıcı sahne akışı filmin zirvesine hikayenin erken ulaşmasını sağlamış. Filmin kadın karakterlerinin özgür hareketleri ise adeta feminist bir meydan okuma!

Kaçış

Geçmişiyle yüzleşemeyen bir kaçak adam, yalnız bir kadının evine sığınır. Son derece bayat bir hikaye günümüzün mülteci sorunuyla güncellenerek yeniden ortaya çıkartılmış. Florent Herry’nin klas görüntü yönetimiyle öne çıkan film, ne yazık ki hikaye olarak demode kalıyor. Bu yılki yarışma filmlerinin arasında teknik anlamda üstün ama hikaye anlatıcılığı konusunda sınırlı bir iş olarak vasat noktalarda geziniyor.

 

kategori:
seçki

ilgili