38. İstanbul Film Festivali Günlükleri 2019 – 3

Haktan Kaan İçel İstanbul Film Festivali'nde izlediği filmleri günlük şeklinde kısa kısa yorumluyor.

By the Grace of God: Ozon’un merakla beklenen projesi beklenin aksine daha garanti bir iş olarak karşımıza çıktı.  Herkesin çekebileceği bir hikayeyi yine herkes gibi çekmiş. Olayın vahimliğinden dolayı kimsenin duyarsız kalamayacağı bir hikayeyi anlatarak yeni bir söz söylemiyor. Biraz ödül avcısı, biraz Spotlight’a Fransa’nın cevabı!

Manta Ray: Yaşamla ölüm arasında kimliksizleşme, hayatın anlamına dair felsefik bir çalışma olarak adlandırabiliriz. Klasik anlatıya girmeden görsel ve işitsel öğelerle bir terapi filmi yaratılmış. Festivaldeki adına (Deniz Şeytanı) kanıp korku filmi beklentisiyle gelirseniz hayalkırıklığı yaşarsınız. Felsefik açılımlarla Tayland’ın kendi içinde soyut bir anlatım izleyerek farklı bir deneyim sunuyor.

Oray: Almanya’da yaşayan Almancıların yaşadığı dini yozlaşmayı izleyicilere anlatmaya çalışmışlar. Lakin filmin söyleminde karmaşalar bulunuyor. Hikaye anlatımı açısından isabetli tercihleri olan iyi bir ilk film olarak görülebilir. Öte yandan finalini farklı yorumlarsak filmin propaganda yaptığını düşünebiliriz. Bu açıdan izleyiciyi ikilemde bırakıyor.

Alpha: Filipinler suç dünyası bir kez daha Mendoza’nın gözünden karşımızda… Diğer filmlerinin bir benzerini bu sefer polis gözünden anlatıyor. Teknik yetersizliklere rağmen sürükleyici olmayı başaran Alpha, yönetmenin Ma Rosa filmine epeyce benziyor. Manila’nın kokuşmuşluğu ve çarpık yapısını bir kez daha kötü polisler üzerinden anlatıyor. Uyuşturucu şebekelerinin farklı bakış açısıyla yorumunu görebilirsiniz.

Gloria Bell: Lelio kendi filmini benzer bir şekilde çekmeyi başarmış, tebrikler. Ama aynı ruhu yakalayamadığı söyleyebiliriz. Abd versiyonundaki oyunculukların daha ezbere olduğu göze çarpıyor. Orijinal filmin otantik öğeleri de denklemden çıkınca, keşke ABD’liler altyazı okuyabilse diyoruz. J.Moore harika olsa da orijinal filmin temposunu yakalayamayarak izleyiciye farklı bir şölen sunamıyor. Oyunculuk izlemek dışında yeni bir şey katmıyor.

Spell: İzlanda’nın muhteşem doğasından beslenip, yerel inanışlar üzerinden gizem duygusunu kaybetmeden ilerleyen bir film kotarılmış. Karakterin tuhaflıklarına rağmen hikaye içinde durumun oturması iyi bir nokta denilebilir. Final ise beklentiyi karşılamıyor. Yas ve yüzleşme hikayesi olarak karşımıza korku filmindense biraz mizahi, biraz dram olarak yaklaşıyor. Doğaüstü öğeleri filmin çekiciliğini arttırmış.

Volcano: Başarılı imgelemeleri ve absürt ilerleyen seyriyle konuşmaktan çok sinematografisiyle var olmak isteyen bir film yaratılmış. Unutulmak ve yitik gitmek üzerine düşündürücü doneler sunuyor. Absürt yapısı bir yere kadar ilginç gelse de sonunda yine festival dışı filmlere ilgi duyan izleyiciyi uzaklaştıracak bir çalışma olarak özetlenebilir.

The Chambermaid: Otelin içine hapsolmuş temizlikçi bir kadının portresi yer yer tekrara düşse de monotonluk vurgusu olarak doğru kullanılmış. Temizlikçilerin ruh halini çok iyi yansıtıyor. Gabriela Cartol sade ama etkili performansıyla filmi tek başına sürüklemiş. Güçlü performansı ile filmin kalbini yansıtıyor. Bilhassa 42. kata çıktığı sahne filmin doruk noktası olarak göze çarpıyor.

So Long, My Son: Yıllara yayılan katman katman senaryosu 3 saatlik zaman içinde seyirciye bir ömrü yaşatıyor. Filmi izlerken yaşanan acıları, kafa karışıklıkları ve pişmanlıkları birebir yaşamanıza neden oluyor. Usta işi oyunculukları ve ince ince işlenmiş mizansenleriyle bu yılın gerçek Berlin Altın Ayı galibi bu film olmalıymış. Ama oyunculuk ödülleriyle yeltenmiş. Çin’in tek çocuk politikasının verdiği acılar apaçık ruhunuzda bir ur gibi büyüyerek sizi ele geçiriyor.

kategori:
seçki

ilgili