38. İstanbul Film Festivali Günlükleri 2019 – 4

Haktan Kaan İçel İstanbul Film Festivali'nde izlediği filmleri günlük şeklinde kısa kısa yorumluyor.

We the Coyotes: Klasik bir taşradan şehre indim hikayesi olan We the Coyotes, Amerikan rüyasının yıkıldığı filmlerden biri gibi görünüp sonrasında kendini iyi hisset filmine evriliyor. Her olayın ezbereymiş gibi cereyan etmesi ise filmin inandırıcılığına darbe vurmuş. Özellikle filmin tahmin edilebilir yapısı, karakterlerin kendini geliştiremeden sanki gökten zembille inmişçesine gelen umut verici gelişmeler filmin planlı senaryosunun yüz düşüren etmenleri olarak ifade edilebilir.

Tel Aviv on Fire: Genel hatlarıyla hafif mizah diyebileceğimiz film, Arap dünyasındaki dizi fetişizmini bir kere daha belgelerken, klasik Filistin – İsrail sınır konusu tiye alınıyor. Herkes her şeyin farkında ama ağlanacak halimize gülüyoruz kafası filmin genel atmosferine hakim durumda. Bölgenin otantik yapısı sayesinde filmin orijinal gelen bakış açısı filmin her şeyi diyebiliriz. Sinemada pembe dizi keyfi yaşatan Tel Aviv on Fire, Antidepresan bölümünün en tatmin edici işlerinden biri diyebiliriz.

System Crasher: Filmi tek bir sahne ile özetleyebiliriz aslında. Köpek kulübesine sığınan, sevgiye aç ama psikolojik sorunları yüzünden sistem tarafından dışlanan bir çocuk… Yılın iyi filmlerinden olmasına rağmen fazla tekrara düşüyor. Bir çocuğa nasıl yaklaşılması üzerine önemli doneleri var. Örneğin çocuk karakterin yerine 15 yaşında bir çocuk koysaydık, aynı bakış açısını korur muyduk? İşte bu da farklı bir bakış açısı diyebiliriz. Harika bir çocuk oyuncu performansı izliyoruz. Yönetmen tercihlerini bazı noktalarda eleştirebilirim. Bilhassa final tercihi. Film içinde ironik bakış açısını kaybetmeyen perde arkasında derin bir acının saklı olduğu bir karakter portresi sunuyor. Bunca soruna rağmen filmde umut dağıtılması bariz ironinin göstergesi olarak diyebiliriz. Pembe her zaman mutluluğu temsil etmez.

The River: Görsel olarak harika işçilik, farklı bir anlatım tarzı denemesi ama anlatılan hikayenin albenisi olmasına rağmen o kadar donuk ve ruhsuz anlatılmış ki hikayenin içine girmekte zorlanıyorsunuz. Karakterlerle empati kurmanız güçleşiyor. Görsel olarak sunulan unsurlar ile anlatıcının tekdüze anlatımı kimi anlarda uyuşmuyor. Filmin içindeki sessizlik bir süre sonra sizin boşluğa düşürüyor.

The Kindness of Strangers: Yaşanan olayların dramatik yapısından dolayı zaman zaman duygu yoğunluğu fazla abartılsa da toplumsal sorun işlemesi açısından önemli bir iş ortaya çıkmış. Kimi planlı hareketleri izleyicinin çok fazla gözüne sokulmuş ve tepki verilmesi için zaman tanınmış. Koca New York’ta tüm olayların sürekli birkaç blok içinde cereyan etmesi de açıkçası filmin inandırıcılığına dem vuran özelliklerden sadece biri diyebiliriz. Çoklu karakter yapısı içinde formül olsa da formül olarak kendini seyirciye sevdiren iyi bir anaakım filmi ortaya çıkmış. Yoksa bolca inandırıcılık problemiyle ciddiye alınmama tehlikesi de taşıyor. Ben hafif Love Actually filminin dram versiyonu olarak gördüm filmi.

Rojo: Kendine has dokusuyla tipik bir Latin Amerika gerilimi… Yaşanan bir suç olayı ve orijinal karakterlerden tuhaf olaylar… Karakterlerin derinliklerine eylemlerinin katmanları üzerinden ulaşabilmemiz ve sabırlı olursa bir altın madenine dönüşecek olması gerçeği filmi izlememiz için bizi motive ediyor. Film harika bir açılış sahnesi varken, bu kadar kötü bir finalinin olması yürek burkuyor.  Sonu dışında doludizgin dört dörtlük bir iş çıkaran film, ne yazık ki finalinde beklenen patlamayı yapamıyor. O bölüme kadarı için bile izlenebilir.

Diane: Ölümün ağırlığının hissedildiği yaşlar, kaybedilen arkadaşlar ve yâd edilen anılar… Hayat hiçbir zaman kolay olmamıştı. Ama sevdiklerimizin ölümü belki de yavaş yavaş kaybolan insanın yansımasını gösteriyor. Diane melankolik bir yalnızlaşma hikayesi olarak seyri zor ama sabredildiğinde içinizi açıdan ama hatırlamaktan vazgeçmediğiniz tatlı bir anınız gibi. Oyuncu performansları sade ama etkili oluyor. Yönetmenin filmi memur yönetmen gibi yönetmesi filmin seviye atlamasını engellemiş. Kurgusunda ciddi problemler var. Zaman geçişleri seyirciye geçmiyor ve anne – oğul ilişkisi tam anlamıyla inandırıcı değil. Duygusal ama ortalama bir Amerikan bağımsızı…

Les Confins Du Monde: Savaşın içinde insan psikolojisi üzerine ilginç bir deneme diyebiliriz. “Onca ölümün ortasında masum kalmak mümkün müdür?” sorusu üzerinden giderek savaşın acımasız yüzünü ve çelişkilerini bir yere kadar iyi yansıtan bir film, temellendiremediği erkeklik kodlarını inandırıcı olmayan bir aşk hikayesinin içinde boğuyor. Ama yönetmen sorumluluk alıp keşke her şeyi seyirciye bırakmasaydı. Nicloux’un tüm filmlerinde rastladığımız bu yarım kalmışlık hissi bana kalırsa biraz kolaycılık gibi oluyor. Gaspar Ulliel ise harika performans vermiş.

Miracle of Sargossa Sea: Bu yılın Yunan filmlerinden çok umutluyduk ama beklentilerimiz yerini hüsrana bıraktı. Ruh halleri değişken karakterleri, dini metaforları, rüya ile gerçeğin birbirine karıştığı kimi sahneleri çıkarırsak elimize ne yazık ki vasat bir film kalıyor. Harika yazılmış bir kadın karakter ve Angeliki Papoulia performansı filmin en iyi şeyleri olarak göze çarpıyor. Videoya kaydedilmiş 25 saniyelik seks sahneleri de filmin mayınlı bölge filmi olması için bence yeterli değil.

L’enkas: Kolay yoldan para kazanmaya çalışıp hayalkırıklığına uğrayan karakterlerden sıkıldık. Biraz daha karakterleri derin çizmemiz gerekiyor. Maalesef kağıt üstünde durduğu kadar çekici olmayan bir yitip gitme hikayesi karşımıza çıkmış. Tek iyi yanı süresinin kısa olması… Filmin düşük bütçesi yüzünden pek çok ara detay filme yerleştirilmemiş ya da çekilmemiş. İlgi çekmeyen basit bir suç filmi olarak unutulup gidecektir.

 

kategori:
seçki

ilgili