38. İstanbul Film Festivali Günlükleri 2019 – 5

Haktan Kaan İçel İstanbul Film Festivali'nde izlediği filmleri günlük şeklinde kısa kısa yorumluyor.

Ich war zuhause, aber…: İnsan doğasının gedikleri, varoluş sancıları, yer yer de sanata bakış açısının çıkmazları hakkında beyin cimlastiği yapılıyor. Ama metin o kadar nesir şeklinde yüzeye çıkıyor ki yapaylığın içinde köreliyor. Filmin donuk mizacı yüzünden de filmden soğuyorsunuz. Berlin’den ödülle dönmesinin tek nedeninin politik doğruculuk olduğu apaçık ortada gözüküyor.

Divino Amor: Sevginin bir din olduğu distopik bir dünyada neon ışıkların eksik olmadığı bir atmosferde devlet işleri, evlilik kurumu ve dini kendince kinayeli bir şekilde eleştiriyor. Kitsch yaklaşımını filmin hikayesine başarıyla yediriyor. Kendince yaptığı buluşlar çoğunluğu yaratıcı olmakla beraber klişe de denilebilir. Ama bu durumu bilinçli kullanmasından kaynaklı mühim olmuş. Tek kelime ile harika!

Saf: Yabancı düşmanlığı, kentsel dönüşüm sorunları ve işçi hakları gibi konulara değinen Saf, genel hatlarıyla yılın Türk filmlerinden diyebiliriz. Keşke 80 dakikada anlattığı konuyu, 10 dakikada yeniden anlamayanlara açıklamasaydı. Onun dışında Saadet Işıl Aksoy castı oturmamış. Ne oyunculuk anlamında, ne görsel anlamda denilebilir. Kentsel dönüşümü anlatan bir filmde genel planların azlığı da düşündürücü…

Marighella: Diktatörlüğe karşı gerçek bir mücadele, direniş filmi… Her türlü fedakarlıklar ve zulüm edenlere karşı isyan manifestosu! Marighella Brezilya’nın özgürleşmesindeki gerçek kahramanları izleyicisine sunuyor. Bunu yaparken tempolu bir kurguyla beraber, tek karaktere sıkışmayan bir halk profili çiziyor. Bu açıdan önemli bir biyografi haline gelmiş.

The Waiter: Görsel olarak tatmin edici bir iş olsa da, hikayesindeki çatışmayı iyi kuramadığı için ilk filmlerde yapılan hatalardan birinin tuzağına düşüyor. Karakterin herhangi bir katarsis anının olmaması ve yaşanan suç olayının amaçsız oluşu filmin çöküşünü hazırlamış. Olası bir reklam kökenli yönetmenin elinden çıkma gibi duran görsel estetiği, keşke senaryosunda da başarılı olsaydı diyebiliriz. Bu haliyle vasat bir ilk film.

Damien: Melisa Sözen rolünün hakkını verse de pazar sabahı sosyal sorumluluk temalı soft Fransız komedilerinden öteye gidemeyen çok formül bir iş ortaya çıkmış. Kendinizi film sonunda iyi hissedeceksiniz ama biraz sonra düşünüp Fransa biraz kendini fazla övmemiş mi diyeceksiniz. Çünkü bildiğiniz mülteci konusunda Fransa’yı yer yer kutsamış. Bir de Fransa’nın en kötü oyuncularından birinin filmde yer alması filmin çekiciliğini düşürmüş.

Kız Kardeşler: Emin Alper’in izlenebilirlik açısından ve hikaye anlatımı maksatlı en olgun filmi diyebiliriz. Ece Yüksel kusursuz oynamış. Hayranlıkla izledim. Anadolu’nun bağrından kopan eli yüzü düzgün bir iş olarak değerlendirebiliriz. Tüm unsurlarıyla kişisel diyebileceğimiz bir Emin Alper filmi olmuş. Filmin yer yer Nuri Bilge Ceylan sinemasına göz kırptığı söylenebilir. Absürt bölümleri hikayeden kopmanızı sağlıyor. Oyuncu performanslarına endeksli bir film olması dolayısıyla bir yere kadar izleyicisini tatmin ediyor. Verilen ana hikaye beklenenin aksine çok da vurucu bir hikaye sayılmaz.

L’homme fidele: L. Garrel her anı eğlenceli ve seyirciyle oyunbaz şekilde flört eden seyir zevki yüksek bir filme imza atmış. Güçlü kadın karakterleri ve karakterlerinin iç sesleriyle iyi tespitlerde bulunarak ilişkilerdeki insanın şuursuz ruh haliyle dalga geçmiş. Akıcı kurgusu ve senaryosundaki incelikli kıvrımlar sayesinde film bittiğinde yüzünüzde tebessüm beliriyor.

Yuva: Teknik anlamda ilk filme göre kendini geliştiren Emre Yeksan, ne yazık ki aynısını yönetmenlik anlamında beceremiyor. Odağındaki konuyu çevresinden dolaşarak anlatmaya çalışıyor. Kadrajını karakterinin sıkışmışlığı üzerinden konumlandırmaya çalışana kadar, karakterin derinliğine inse belki film daha kendini anlatabilirdi. Bu haliyle art house görünümlü kendini tatmin etmek dışında seyirciye açılamayan bir film diyebiliriz. Genel hatlarıyla her yerinde oturmamışlık hissedilen film derinlik kaygısında boğuluyor.

Görülmüştür: İzleyicisini sürükleyen hikayesiyle, politik göndermeleriyle, bir yandan da detektiflik hikayesine evrilen yönüyle bir anlamda yazmak üzerine de bir film kotarılmış. Bilhassa bir yazarın bakış açısıyla bakıldığında film görsel tercihleriyle derinliği ifade edebiliyor. Her dakikasında sürükleyici bir hikaye anlatımı sunan film, politik yapısı ve hümanist karakteriyle son derece tatmin edici bir film sunuyor. Bir ilk film olarak kesinlikle heyecan verici! Yılın en iyi yerli yapımlarında şimdiden yerini garantiye aldı diyebiliriz.

 

kategori:
seçki

ilgili