4 Luni, 3 Saptamâni Si 2 Zile: Diktatörlüğe Karşı Dayanışma

Edip Can Rende, 4 Luni, 3 Saptamâni Si 2 Zile'yi, ülke gündemimizle birlikte değerlendirerek yazdı....

Her gün değil, neredeyse bir kaç saatte bir gündemi değişen bir ülkeyiz. Bir kaç saat üzerinde durduğumuz bir konu, bir güne kalmadan eskiyebiliyor. Gündemimizin bu denli hızlı bir şekilde değişmesi unutkanlığı da beraberinde getiriyor. Şu an uğraşacak bir oyuncağı olmayan milletimize en son kürtaj konusu hediye edilmiş, köşe yazarlarından, aydınlanamamış aydınlarına kadar herkes bu konu hakkında konuşmuş, bu oyuncakla oynamıştı. Millet bu oyuncakla oynarken arka planda Aselsan’ın devri gerçekleştirilmişti. Konumuz/oyuncağımız kürtaj, biz de bu konuyu perdeye en etkileyici şekilde taşıyan bir filmi, “4 luni, 3 saptamâni si 2 zile/4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün”ü irdeleyelim istedik. Filmden haberi olmayanlara da bu şekilde tanıtmış oluruz. Önce dönemin Romanyası’ndan başlayalım.

Nikolay Çavuşesku 1965 yılında Romanya’da iktidarı eline aldı. İktidarı aldıktan bir kaç sene sonra milletin başına diktatör kesildi. Önce medya yasakları geldi, bütün medya yandaş haline getirildi. Kitap ve yazar yasakları ile bu yasaklar devam etti (“kitap zaman zaman bombadan daha tehlikeli olabiliyor”). Ardından muhalefeti sindirdi. Rus lider Stalin’i eleştiriyor, Rusya’yla Romanya arasına mesafe koyuyordu ama Stalin’in çizgisinden ilerlemekte bir beis görmüyordu. Yasaklar ardı ardına geliyordu. Tıpkı Stalin gibi, Adolf Hitler gibi, başbakanımız ve diğer diktatörler gibi yasakçıydı. Enteresan ki(!) Çavuşesku da inşaatlara epey önem veriyordu. Tarihi esermiş, sanatmış umurunda değildi (“bu sanat değil, bir ucube”). Tarihi binaları yıktırıp yerlerine yepyeni, “ucube” olmayan(!) binalar diktiriyordu. Kimse kendisine karşı çıkamıyordu (“Yetmez ama evet”). Sözde aydınlar, medya, sözde muhalefet, kısacası herkes susmuştu, kimse Çavuşesku’nun sözünün üstüne söz söylemeye cesaret edemiyordu. Faşizm Romanya’yı esir almıştı. Romanyalılar romanyalı olalı böyle bir diktatör görmemişlerdi.

Gelelim bu diktatörün bizi daha çok ilgilendiren tarafına. Çavuşesku dert edinecek bir şey bulamayınca nüfusu gündemine aldı. Ülkenin nüfusunu arttırmak, daha da arttırmak ve bu sayede ülkenin güçlenmesini sağlamak istiyordu, 1966’da bunun için kürtajı yasakladı. Artık kadınlar kürtaj olamayacaklardı (42 yaşındakiler veya 4 çocuk yapmış olanlar hariç). Yetmedi. 25 yaşında hala çocuk sahibi olmayanların vergileri arttırıldı (yüzde yirmiye varan bir zam yapıldı vergilere). Yani Çavuşesku diyordu ki: “Ya çocuk yaparsın, ya da açlıktan ölene kadar vergi ödersin”. “Ama ben kısırım, olmuyor” cevabı da kabul edilmiyordu. Evet, böyle bir diktatördü Çavuşesku. Herkesin çocuğu olacaktı. Hem de bir tane de yetmiyordu. Çavuşesku da “En az 5 çocuk”çuydu. 10 çocuk yapan kadınlar kahraman ilan ediliyor, kendilerine bir kaç adet altın bahşediliyordu. Çavuşesku, kürtaj için şunları diyecekti yasaktan sonra: “Cenin toplumun malıdır. Her kim ki çocuk edinmekten kaçınır, o kişi toplumun sürekliliğinin gerektirdiği yasalara karşı gelen bir dönek olacaktır”. Kadının içindekilerini topluma mal ederek kadının vücudu üzerinde söz söyleme hakkını kendisinde bulabiliyordu bu diktatör.

Bu sene Cannes Film Festivali’nde ilk kez gösterilen ve gösterildiği anda övgülere boğulan “Beyond the Hills”in yönetmeni Cristian Mungiu aynı başarıyı 2007 yılında da elde etmişti. Mungiu o sene “4 luni, 3 saptamâni si 2 zile/4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün” adlı filmini kotarmıştı. 1968 Romanya doğumlu yönetmen ikinci uzun metrajlı filminde kamerasını kürtaj yasağına çeviriyordu. Arkasına dönemin Romanyasını fon alarak. Dönemin Romanyasını bütün çarpıcılığıyla perdeye taşıyan Mungiu kolay kolay unutulmayacak sekanslara imza atmayı başarıyordu. Önce konusundan başlayalım dilerseniz. Çavuşesku dönemindeyiz. Otilia (Anamaria Marinca) ve Gabita (Laura Vasiliu) bu zor dönemde yaşamaya ve üniversitede okumaya çalışan iki arkadaştır. Arkadaştan ötedirler aslında. Aynı yurtta aynı odayı paylaşan bu iki genç kız her anlamda birbirlerine destek olurlar. Gabita önlem almasına rağmen hamile kalmıştır. Okuldan atılma ihtimali yüksek olduğundan kürtaj yaptırtmak zorundadır. Ama faşizmin ayak seslerinin her gün kulakları sağır ettiği o dönemde kürtaj olmak, en önemlisi kürtaj yapacak doktoru bulmak çok zordur.

Cannes Film Festivali’nin gediklisi haline gelen Mungiu bu filmiyle kürtaj yasağını, yasağın kadınlar üzerindeki etkisini bütün çarpıcılığıyla perdeye taşıdı. Tıpkı Michael Haneke gibi soğuk bir anlatım benimseyen Mungiu bu sayede ortaya daha da çarpıcı bir film çıkarmayı başarıyordu. Filmin en etkileyici ve kanımca en başarılı yönü faşizmin adını anmadan faşizmi perdeye taşıması. Mungiu’nun filminde Çavuşesku’nun adına, faşizm sözcüğüne denk gelmiyoruz ama kamera dışarı çıktığı anda ortada bir diktatörlüğün olduğunu anlayabiliyoruz. Çürümüşlük her yeri kaplamış vaziyette… Sokaklar pislik içinde. İnsanlar da öyle. Pek temiz değiller. Güneşli bir güne rastlamak mümkün değil. Hava hep yağmurlu. Her an yağmur yağacakmış gibi bir havanın benimsenmesi karakterlerimizin başına bir şeyler gelebileceği ihtimalini kafamızda kurmamıza neden oluyor ve bu durum filmin gerilimini arttırıyor. Yönetmen kürtaj gibi önemli bir konu üzerinde büyük konuşmaya yeltenmiyor. Hatta kürtaj üzerine hiçbir şey söylemiyor. Onun amacı kürtaj yasağının genç kadınlar üzerindeki olumsuz etkilerini göstermek. Senaryoyu da kaleme alan Mungiu, Hollywoodvari hiçbir aksiyona meyletmiyor. Böyle hassas bir hikayenin Hollywood patronlarının elinde neye dönüşeceğini az çok biliyoruz: Hiç beklenmeyen bir anda yapılan baskınlar, merkeze alınan kadınlara yapılan işkenceler, kızın hamile olduğunu öğrenen başka birisinin bunu ifşa etmesi üzerinden yürütülen gerilimler… Bunların hiçbirine filminde yer vermiyor Mungiu. Bu açıdan bu gibi beklentilerle filmi izleyenleri hayal kırıklığına uğratacaktır ama senaryosuna yukarıdaki gerilimleri dahil etmemesi ile filmi daha da kaliteli hale geliyor. Hollywoodvari gerilimlere meyledilmiyor, Hollywood’un bildik formülleri kullanılmıyor ama oluşturulan atmosferle izleyici filmin başından sonuna kadar geriliyor.

Kürtajı anlatan, yasağın bireyler üstündeki olumsuz etkilerine odaklanan Mungiu’nun asıl amacıysa (çoğu sitede belirtildiği gibi bu filme ‘kürtaj filmi’ demek pek doğru değil) iki kadının dayanışmasını perdeye taşımak. Nitekim her şeyden, kürtajdan bile daha önplanda olan bu dayanışma… Despot bir dönemde okumaya çabalayan iki kadının koşulsuz, şartsız birbirlerini desteklemelerini izliyoruz film boyunca ve Otilia’nın arkadaşı Gabita için yaptıkları gerçek arkadaşlığı, dostluğu sorgulamamızı sağlıyor. Öte yandan bu gibi dönemlerde yaşayan insanların hissettiği “çıkışsızlık” da başarıyla yansıtılıyor. Kameranın sabit durduğu ve olayları belli bir mesafeden aktardığı otel odasında karakterlerin içinde bulundukları durumla özdeşleşmemiz sağlanıyor. Karakterlerimiz nasıl ki o uzun sekanslar boyunca bir çıkışsızlık, ne yapacağını bilememe durumu içindeyseler biz de böyle bir durumun içine giriveriyoruz. Otilia dışarı çıkana dek ruhumuz sıkışıyor o otel odasında, daralıyoruz. Klostrofobinin dibine vuruluyor bu sekanslarda. Böylelikle bu iki kadınla empati yapmamız kolaylaşıyor, onları anlayabiliyoruz. Doktor (Vlad İvanov) da bu sahnelerde daha önemli bir karakter haline geliyor. Yönetmen, diktatörün adını karakterlerimize söylettirmiyor ama diktatörün elindeki güçle sarhoş olup halkını tehdit ve taciz etmesini doktor üzerinden görselleştiriyor. Savunmasız, seçme şansı olmayan bu iki kadına, Gabita ve Otilia’ya eziyet eden ve nihayetinde Otilia’ya tecavüz eden doktor halkını her gün taciz eden Çavuşesku gibi diktatörleri akla getiriyor.

Filmimizin hikayesi basit. Ama kurulan kasvetli atmosfer, fazlasıyla sağlam olan oyuncu performansları, ajitasyon tuzağına kaçılmaması, izleyiciyi ağlatmak yerine düşündürtmesi ve bazı şeyleri sorgulatması filmin başarılı yönlerinden bazıları. Sineması bizim sinemayla yarışamayacak kadar geride olsa da Romanya’dan böyle filmlerin çıkması, iki halkın da benzer şeyleri yaşamasına rağmen birisinden “4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün” gibi modern bir klasik çıkarken diğerinden “Araf” (2006) gibi ucube bir korku-gerilimin çıkması düşündürücü.

Not: Bu yazı kürtaj tartışması patlak verdiği sıralarda yazıldı.

kategori:
izlenim

ilgili