7. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali Notları

Haktan Kaan İçel 7. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali'ndeki filmleri değerlendiriyor.

Ülkemizin önemli film festivallerinden biri olan ama nedense üvey evlat muamelesi gören Suç ve Ceza Film Festivali bu yıl yine ilginç bir programla izleyicilere farklı duygular yaşatmayı amaçlıyor.

Suç, adalet, ayrımcılık, eylem, devrim, cezalandırma, sonuç… Farklı tarafların bakış açısıyla bakmaya çalışan ve seçkisinde adalet peşinde koşan kişilerin hikayelerine yer veren Suç ve Ceza festivalindeki filmlerin büyük bir çocuğunluğu Türkiye’deki ilk gösterimlerini yapıyorlar. Bir konsept üzerinden tasarlanan bir festival olduğu için opsiyonel olarak film yelpazesi dar görünse de festival ekibi ne yapıp edip birbirinden farklı filmleri gösterim çizelgesine eklemeyi başarmış.

Dünya festivallerinin gözden kaçan filmleri ve keşif denilebilecek farklı örnekleri bulmak açısından festival gizli bir hazineyi içinde barındırıyor.

Sade bir törenle açılış yapan 7. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali, ulusal ve uluslarası konuklarıyla da dikkat çekici durumda olduğundan ona bir şans vermenizi bekliyor.

Festivalde izlediğim birkaç filme dair kısa kısa görüşlerim şöyledir.

Not: Festival devam ediyor. Bir an önce filmlerdeki yerlerinizi alın.

BYE BYE GERMANY
İlk gösterimini Berlin Film Festivali’nde yapan Bye Bye Germany’nin yönetmen koltuğunda Sam Gambarski oturuyor. Yönetmen en çok Irina Palm filmiyle tanınıyor. Filmin oyuncularından Tim Seyfi’nin de varlığıyla filmin gösterimini renklendirdiğini söyleyebiliriz. Film II. Dünya Savaşı sonrasında hayata tutunmaya çalışan insanların anatomisini çıkarıyor. Yer yer mizahi bir tonla ilerleyen film, yaşanan acıların tahrip edici etkisinden dolayı trajikomik olarak sınıflandırılabilir. İnsanlık tarihinin en büyük travmalarından birinin kurbanlarının sıradan insanlar gibi hayalleri olsa da, ne yazık ki hayalleri gerçekleştirebilecek imkanları yok. Bu yüzden de kolya yoldan köşeyi dönme telaşına kapılıyorlar. Geçmişin gölgesi pranoyak bir şekilde sırtlarında yük olurken hayatın anlamına dair kendi kendilerine bir sorgulama içerisine girmelerine tanıklık ediyoruz. Ünlü Alman oyuncu Moritz Bleibtreu’nin David Bermann rolünde yıldızlaştığı yapım, karakterlerine yeterince derinlikli yaklaşmaması nedeniyle eleştirilebilir. Yine de ortalama bir seyir keyfini izleyicilere veriyor. Sürekli 2. Dünya Savaşı ya da Berlin Duvarı’nın yıkılmadan önceki dönemine dair yapılan filmleri düşündüğümüzde son derece arada kalan bir döneme ait bir film olması ilgi çekici olmasını sağlayan bir öğe olarak değerlendirilebilir.

HOSTAGES
Rezo Gigineishvili’nin yönetmenliğini üstlendiği Hostages, Gürcistan’da bir dönemin gençliğinin bunalımlarını mercek altına alıyor. Sovyet Rusya’nın hegemonyası altında gençliğinin baharındaki insanların tutkularının, zevk duyduğu şeylerin yasaklanması sonucunda kendilerini hapis hayatında gibi hissetmelerinden yola çıkan yapım, gerçek olaylardan uyarlanmış. Hatta filmin söyleşisine katılan oyuncu Georgi Grdzelidze filme uyarlanan gerçeklerin daha acı verici olduğu hakkında detaylar verdiğinde seyircinin mahkumiyeti daha kolay aklında tasvir edebilediğini görümüş olduk. Bir frup gencin bir uçak kaçırarak özgürlüğe ilerleme planlarını anlatan yapımın, esas ilgi çekici kısmı ise bu gençlerin varlıklı ailelerden gelen çocuklar olması diyebiliriz. Karşı koydukları sisteme karşı yapılan eylemin amacının sadece kendi özgürlükleri ve bireysel zevkleri olması da durumu farklılaştırıyor. Böylece farklı bir bakış açısıyla yaklaşmamıza olanak veriyor. Bu açıdan bile filmin ilgi çekici olduğunu söyleyebiliriz. Yakın tarihlere ait bir dönem filmi olmasından kaynaklı olarak da dünyadaki havacılığın gelişimini bize farklı bir olay çerçevesinde anlatarak filmin içinden birden çok unsur yakalamamıza fırsat verilmiş. Başarılı görüntü yönetimi ve samimi oyunculuklarıyla iyi bir film olması, filmi izleyenleri şanslı kılıyor.

MAZE
Adı pek bilinmese de son işi Maze ile adını hatırı sayılır kitlelere duyuran yönetmen Stephen Burke, Avrupa’nın en korunaklı hapishanesi olarak görünen HMP’den kaçan IRA üyesi politik mahkumların hikayesini anlatırken seyir zevkini körükleyen bir tempo yakalamayı başarıyor. Sabırlı bir şekilde ağlarını ören bir örümcek misali, ana karakter Larry’nin kaçış planını gerçeliğe dönüştürmesine tanıklık ediyoruz. Mahkum Larry ve gardiyan Gordon arasındaki humanist ilişki filmi değerli kılan unsurların başında geliyor. Hapishanede geçen filmlere göre Maze’de şiddet dozajı olabildiğince az tutularak benzerlerinden filmin ayrılması sağlanmış. Hatta filmin hikayesindeki kimi ters köşeler sayesinde filmin son ana kadar izleyicinin merakını cezbeden tavrı, filmin genel hatlarıyla başarılı olmasını sağlıyor.

Film sonrası söyleşiye katılan hem Altın Terazi yarışmasının jüri üyelerinden, hem de filmin başrol oyuncularından Barry Ward “İnsanlar ne kadar birbirilerine düşman olsalar da, anlaşacak bir yol buluyorlar.” Sözüyle adeta filmin özetini yapmış oluyor. Filmdeki rol seçimleri hakkında konuşurken aslında kendisine ilk başta mahkum rolününün teklfi edilmesi ama gardiyan rolünün insani tarafları yüzünden kendi tercihinin bu yönde olduğunu belirtmesi ise filme dair güzel bir not olarak algılabilir. Hatta filmde mahkumu oynayan oyuncunun da onun gibi ilk olarak gardiyanı oynama talebinde bulunması söyleşiyi dinleyen izleyicilerin gülümsemesine neden oldu. Bir izleyicinin “filmin suçluları övdüğünün farkında mısınız?” sorusu üzerine ise Ward “Size hak veriyorum. Öyle olduğunu söyleyebiliriz. Ancak böyle bir zeka övülmeyi hak ediyor.” Cevabı ise akılda kalıcı detaylardan biriydi.

kategori:
seçki

ilgili