8. Boğaziçi Film Festivali Günlükleri 2

Haktan Kaan İçel 8. Uluslararası Boğaziçi Film Festivali'nde izlediği filmleri günlük şeklinde kısa kısa yorumluyor

Bu seride festivalde izlediğim filmlere dair kısa kısa yorumlarımı bulacaksınız.

My Salinger Year: Yabancı basın baya filmi gömmüş olsa da filmin çok hoş bir kendini hisset filmi olduğunu söyleyebilirim. Bilhassa edebiyat dünyasına ilginiz varsa ve işleyişi merak ediyorsanız. Yazarlık sürecinden çok, olayın PR kısmı süreçleri ve menejerlik kısımları bu filmde yer alıyor. Yer yer ince nüanslar yakalayan film, Devil Wears Prada’nın edebiyat dünyasındaki hali diyebiliriz. Filmin adından dolayı epeyce Salinger üzerine bir filmmiş gibi geliyor. Beklentiler bu yönde olunca bazı insanlar tatmin olamıyorlar. Filmin hikayesi daha çok yazarlık ve yazar psikolojisi üzerine hafif komedi olarak ele almak lazım. Bazı açılardan da ilişki içi büyüme hikayesi ve kişisel gelişim filmine evriliyor.

Kodokushi: Yalnızlık üzerine melankolik ama oldukça vasat bir belgesel olan Kodokushi, Japon kültüründen aldığı destekle uzaktan ilginç gibi görünse de, filmi izlerken ne görsel olarak ne de ilerleyiş bakımından sınırlı iş olduğu apaçık ortaya çıkıyor. Zaten filmin coğrafi konumu olan Japonya baz alınmasaydı. Öürenci belgeseli diye sunsanız kimse bir şey söylemezdi. Çekimler ve kullanılan imgeler çok amatörce sunulmuş.

The Best is Yet to Come: Uluslararası yarışmada şu ana kadar en beğendiğim film oldu. Gazeteciliğin toplum yararına doğru bakış açısıyla ne kadar etkili olabileceğini anlatan film, ilham verici bir hikaye anlatıyor. Oyuncu performansları göz dolduruyor. Yönetmen yaratıcı dokunuşlarla filmine yaratıcı bir yön vermiş. Zaten filmin tempolu kurgulanan yapısı, anaakıma yakın duran sinemasıyla herkesin beğenebileceği kaliteli bir film ortaya çıkmış.

Sadece Farklı: Otizmin varolmadığı bir dünyada alternatif zaman üzerine bir film olsaydı pekala filmin niyeti anlaşılabilirdi. Ancak film otizmi zührevi bir hastalık gibi sunarak ne kadar yanlış bir şey yaptığının farkında değil. Ulusal yarışmanın açık ara en zayıf filmi! Kötü oyunculuklar, senaryo ve her şeyiyle kötü bir kabus gibi. Bir de süresini de anlamsız yarım yamalak detaylarla geçirmesi kötü gözlemlerle otizme karşı anti propaganda filmine dönüşmüş. Tümüyle uzak durulması gereken bir film ortaya çıkmış. Oyuncular öyle robotik ve ruhsuzlar ki, kendinizi filmden kısa sürede izole etmek istiyorsunuz. İnandırıcılık düzeyinden tutun, filmdeki yumurta kırış sahnelerine kadar her şeyin yanlış olduğu bir facia desek yeridir.

Koku: Koku kendi doğrularını fazla önemseyen bir film. Bir yandan entelektüel durmaya çalışıyor ama bakış açılarını tek taraflı sunup muhafazakar anlayışa yakın durarak tahammülü zor bir filme dönüşüyor. Repliklerin oyunculara oturmadığını düşünüyorum. Genel hatlarıyla kafası karışık duruyor. Karakterlerini hep siyah ya da beyaz çizmiş. Senaryoda mantığa oturmayan tonla detay var. Yani gri bakış açısı yok. Kaplumbağa sahnesi gibi gereksiz sahneler var. Koku bana göre epey olmamış bir film… Eleştirileri hak ediyor. Belki senaryoda daha çok düşünülebilirdi. Yabani çocuğun zerre kadar inandırıcı olmaması ve oyunculuk performanslarının okul piyesinden öteye gitmemesi, zaten zorlama olan hikayesini daha da bloke ediyor. “Mama” filmindeki benzer çok oyuncu performanslarını izleyip belki de örnek almalıydılar.

The Courier: The Courier klasik soğuk savaş filmlerinin gerilimini “Argo” filmi benzeri bir şekilde düşman ülkede kapana kısılmak korkusuyla sizlere sunuyor. Bir ajan filmi olması itibariyle casusluk klişelerini tek tek kullanıyor. Filmin en orijinal yanı Sovyet Rusya’sında gezintiye çıkma imkanı sunması denilebilir. Anaakım filmi olarak konumlanadırabileceğimiz yapım kendini izlettiriyor ancak bir yerden sonra Sovyetleri biraz fazla hafife almış bir propaganda filmine dönüşüyor. Görsel anlamda pek tatmin edici değil. Cumberbatch’in yanlış filmle kendini hırpaladığını söylenebilir. Kimbilir belki de fiziksel değişim performansıyla ödül sezonuna göz kırpacağını düşünmüş olabilir.

There is No Evil: Birbirinden çarpıcı dört öyküyle yeni filminde karşımıza çıkan Rasoulof, bazı hikayelerinde aniden etki sağlayarak, bazılarında ise içten içe bir süreç kapsamı içinde düşündürerek çarpıcı olmayı başarmış. İdam cezasının etkilediği insanlara çok farklı noktalardan bakarak takdiri hak ediyor. İlk hikayedeki durum analizi finaliyle, ikinci hikayedeki plan sekans kaçış sahnesi gerilimiyle, üçüncü hikayedeki ironik çatışma ise yine ironik bir sahneyle vurucu oluyorlar. Dördüncü hikaye ise bir yüzleşme hikayesi ve sinemada çokça gördüğümüz bir konuyu işliyor. Ancak filmin bakış açısı yenilikçi olarak bize geçiyor.

Gerçekten de şeytan yoktur, seçimler vardır ve bunların sonuçları… Rejimin getirdiği zorlamalarla, insani haklar üzerinden ilerleyen çatışmalar, insan hakları ihlali yapan her ülke için uyarlanabilir. Altın Ayı’yı sonuna kadar hak ettigini düşünüyorum. Politik ama her hikayenin kendine has üslubu yerinde bir düzeyde takdiri hak ediyor.

Ölü Ekmeği: Reis Çelik yerel öğelerle masalsı bir masumiyet hikayesi anlatırken aşıklık mesleğini ayrıntılarıyla sunmaya çalışmış. Lakin oyuncu performanslarının amatör kalması ve genel hatlarıyla bilindik donelere temas etmesi biraz demode olmuş. Birkaç sahne dışında görsellik de zayıf… 90’lar sinemasına yakın görsel tercihleri, kadınları sömürmeye yönelik ilkel bakış açısı, küçük topluluklardaki ikiyüzlülükler ve batıl inançların insanları yozlaştırması bu filmde var. Ancak etkisi sıfır. Çünkü bu filmin hikayesi belli ki belgesel bir filmde daha etkili olurmuş.

Kumbara: Kumbara karı koca ilişkilerinde çok iyi ayrıntılar yakalayan iyi gözlemler yapan bir film olarak akılda kalıyor. Ancak hikayesinin çokça tekrarlanan maddi yükümlülüklere sıkışmış şehir insanı filmlerinden farkı yok. Onlardan ayrılan orijinal bir tarafı yok. Film oyuncu performanslarıyla öne çıkıyor. Murat Kılıç ve Gülçin Kültür Şahin karşılıklı döktürüyorlar. Her iki oyuncu da rolünün hakkını vererek karakterlerini senaryodan gerçek insanlara dönüştürebilmişler. Melankolik ve isyankar karakterler yaratılmış. Tam da Türk insanını yansıtan portreler diyebiliriz. Ancak filmin 8 yıla uzanan yapım süreci bu kadar ortalama bir film için değer miydi o durum da tartışılabilir. Ancak yönetmenlik açısından umut verici bir yönetmen karşımızda duruyor. Umarım bir dahakine daha iyi bir konu ile karşımıza gelir.

kategori:
seçki

ilgili