A Patch Of Blue (1965)

Lütfen, bir parça mavi ve mümkünse biraz da yeşil! Kimi zaman bir filmi izledikten sonra “bu film, bir şekilde onu izlediğim için çok şanslı” diye düşünürüm. Bana pek bir...

Lütfen, bir parça mavi ve mümkünse biraz da yeşil!

Kimi zaman bir filmi izledikten sonra “bu film, bir şekilde onu izlediğim için çok şanslı” diye düşünürüm. Bana pek bir şey katmayan, doğru dürüst duygu kırıntıları uyandırmayan filmler için kullandığım bir nevi Pollyannacılık yaparak içimi rahatlattığım bir düşünce biçimidir bu benim için. Bu sayede filmi izlemek için ayırdığım mesaiyi bir nebze olsun “tolere” edilebilir hale getirmiş olurum. Arkasından böyle konuştuğum çok fazla film olmamıştır, özellikle şans eseri bulduğum filmlerin ardından bunu çok nadiren söylerim. Zira bir şekilde o filmlerin karşıma bir sebepten ötürü çıktığını düşünürüm. Semeresini de bolca toplarım izledikten sonra. Hele ki çok fazla kişinin bilmediği bir filmse bu.

Velhasıl kelam işte tam buna benzer bir şekilde A Patch Of Blue (ülkemizde gösterildiği adıyla Sevgili Arkadaşım) ile karşılaştım. Tamamıyla şans olan bu buluşmadan ötürü ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. ‘60’ların naifliği, ah o inceden eleştiren naiflik. Yanlış anlaşılmasın umutsuz bir klasik sever değilimdir. Sırf eski diye bir şeye hürmette kusur etmemeye çalışma gibi manasız huylarım yoktur. İyiye iyi derim, eski veya yeni fark etmeksizin. Size açık yüreklilikle bu filmin iyi bir film olduğunu söyleyebilirim. Öyküsü size çok tanıdık gelecek olmasına rağmen izlemekten ötürü pişman olmayacağınız bir film çıkmış ortaya.

Öyküsü şöyle; çocukken geçirdiği bir kaza neticesinde Selina kör kalır. Evde akşama kadar ev işleri ve boncukları dışında tek dostu radyosudur. Rose-Ann içten içe yaşlanmakla takıntılı kızına hiç de iyi davranmayan bir “anne”’dir. Ole Pa ise Rose-Ann ve Selina ile aynı evde –daha doğrusu odada- yaşamakta olan hem baba hem de dede olması gereken ve fakat bunlardan daha çok ayyaş bir ihtiyardır. Rose-Ann ne kadar Selina’nın annesi olmaktan uzaksa, Ole Pa’da bir dede veya baba olmaktan o kadar uzaktır. Derken Selina bir gün parka gider ve orada siyahi yakışıklısıyla karşılaşır…

Ülkemizde zamanında gösterilmiş olduğu söyleniyor, şanslı bir azınlık izlemiş olmalı muhakkak. Araştırmama rağmen doğrulama şansım olmadı. “Sevgili Arkadaşım” olarak çevrilmiş olsa bile birebir çevirinin çok daha doyurucu olacağına eminim: “Bir Parça Mavi”. Ahh, bir parça mavilik kalmış geriye sadece… Filmi izledikten sonra bu ismin filme ne kadar uyduğunu daha iyi anlıyor insan. Yeşili tarif edebilir misiniz bana?

Elizabeth Kata’nın “Be Ready With Bells and Drums” isimli kitabından uyarlanan 1965 yapımı Guy Green’in yönettiği film gösterildiği dönemin altyapısına bana kalırsa çok uygun. Üstelik döneminin ve hatta tüm zamanların “hoşgörüsüzlüğüne” kallavi bir eleştiri yapıyor. Evrenselliğini ve geçerliliğini yitirmiş olmasını dilerdim bu mevzunun amma lakin tüm acılığıyla hala bıraktığı yerde seyrediyor dünya.
Siyah-beyaz, sağlam-kör, zengin-fakir, iyi-kötü, ilgili-ilgisiz ve daha sayamayacağım onlarca ikircikliğin yansımalarını görüyoruz film boyu. Daha evvel de dediğim gibi bunu tamamen naif bir şekilde görüyoruz. Özellikle kimi sahnelerde ortaya çıkan kötü anne tiplemesini bile naif gördüğümüz oluyor. Başka bir zaman ve başka bir format dâhilinde olsa bunu gerçeklerden kaçmak ve/veya gerçeği yumuşatmak olarak niteleyebilirdim. Film bitip düşündüğüm zaman durumun hiç de öyle olmadığını anlamam çok zor olmuyor.
Öncelikle şunu belirtmem gerek; filmin, ortasına kadar fazlasıyla ince davranarak geniş kitleye ulaşmaya çalıştığını düşündüm. Ne zaman ki Selina’nın Gordon’a içtenlikle ve çocuksu bir şekilde bazı şeyleri anlattığını gördüm işte o vakit tüm görüşüm altüst oldu. Benzer şekilde filmin sonunda da kafa karışıklığı içinde kaldım.

Yönetmen tam olarak böyle yapmasa da filmin, Selina gözünden veya açısından gösterildiğini iddia edebiliriz. Böyle düşünüldüğü takdirde olaylar çok daha netleşiyor. Aah Selina ah…

Yeşilçam filmlerindeki o fakir, horlanan kızı hatırlıyor musunuz? Peki ya Cinderella’yı (külkedisini)? Eğer bunları biliyorsanız Selina size kesinlikle yabancı gelmeyecektir. Her şeyiyle oldukça benzer. Şöyle düşünmeye çalışın, Yeşilçam filmlerinde genelde bu horlanan kızın sonradan bir şekilde olaylar kafasına dank eder tabiri caizse gözleri açılır, Selina’nın gözleri açılmıyor belki ama Rose-Ann karşısında durmayı deniyor. Külkedisi kilitlendiği odadan kaçarak bir şekilde prensine kavuşur, Selina’da kör gözlerine rağmen yolunu bulmayı başarıyor.

Biraz dokunulduğunda büyüsü tamamen yok olabilecek veya bir cam ayakkabı gibi parçalanabilecek bir hikâyeyi daha iyi nasıl anlatabileceğimi bilemiyorum. En büyük dayanağı orantısız bir şekilde sunduğu sevgisi olan bir filmin anlaşılmaz bir duygu uyandırma kabiliyeti var.

Filmi şimdiki zamanın gerçeklik üstü durumu neticesinde naif görenler olacaktır muhakkak. Film zamanında 5 (beş) Oscar adaylığı almış ve Rose-Ann rolüyle Shelly Winters’a ikinci Oscar heykelciğini kazandırmış. Amma velakin Shelly Winters canlandırdığı karakterden yani Rose-Ann’den nefret etmiş. Hatta ödülü alamayacağını düşündüğünden olsa gerek kazandığını öğrendiğinde çok şaşırmış. Ayrıca filmin içinde yer alan Selina ve Gordon arasındaki yakınlaşma sinemalarda gösteril(e)memiş. DVD yorumlarında görülen bu durum bile aslında filmin hiç de öyle naif olmadığını gösteriyor. Gordon’ın kardeşi buna ışık tutmaya çalışsa da bu iki done bunu netleştirmeye yardımcı olabilecek şeyler. Kaldı ki şimdilerde bile siyah ve beyaz, iyi ve kötü arasındaki bu savaş gösterilirken binbir güçlükle karşılaşılıyor. Bir de henüz siyahi hakların tanınmadığı zamanları düşünün?

Selina mı? Haa, o film bitmesine rağmen çoğu konuda aynen başladığımız noktadaki gibi, saf. Siyah-beyaz veya diğer şeyler onun için önemli değil. Öyle saf ki pirüpak demekten kendimi alamıyorum. Öyle insanlar hala var mı bilmiyorum ama şayet varlarsa iyi ki varlar ama ne yazık ki ömürleri çok uzun olmayacak. Gözlerini açsınlar ve yeşili birileri tarafından dinleyerek öğrenmek, ellerinden tutulmasını beklemek yerine kendileri görerek dokunarak anlamaya çalışsınlar. Yoksa işleri gerçekten çok zor! Zira emin olduğum bir şey var o da artık Gordon gibi insanların bu dünyada var olmadığı…

kategori:
izlenim

ilgili

  • Sinemada “Madiba”: Nelson Mandela Filmleri

    Geçtiğimiz günlerde hayata gözlerini yuman Nelson Mandela, birçok filmle yaşarken sinemaya konu olmanın mutluluğunu yaşadı....
  • Bir Zamanlar: Paris Blues…

    Martin Ritt’in yönettiği, başrollerinde Paul Newman, Joanne Woodward, Sidney Poitier ve Louis Armstrong’u izlediğimiz bir Jazz, Paris ve aşk hikayesidir “Paris Blues”… Sinema tarihinde hak ettiği yeri aldığı pek...