Ad Astra: Astronotun İçindeki Uzay

Ad Astra klasik bir uzay filminden daha derin bir sinema deneyimi vaat ediyor.

Brad Pitt iyi oyunculuğuyla öne çıktığı gibi nitelikli filmlerin yapımcısı olarak da karşımıza çıkıyor. Big Short, Tree of Life gibi sansasyonel filmlerden, Netflix’in yeni sezonlarını iptal ettiği OA dizisine kadar iyi yapımların arkasında görebiliyoruz onu. Latince anlamı “Yıldızlara Doğru” olan Ad Astra’da da Brad Pitt’in yapımcı olarak imzası var ve başroldeki performansıyla öyküyü sürüklüyor.
Filmin ilk sekansında, atmosfere yakın bir uzay üssünün üzerindeyken atlamak zorunda kalan astronot Roy McBride (Brad Pitt), kendisini Dünya’nın zemininde buluyor. Bu başarılı atlayıştan sonra gizli bir göreve gönderilen karakter; Ay’a, Mars’a, Neptün yörüngesine yolculuk ederken her durakta babasıyla ilgili bir sırrı öğrendiği bir bellek yolculuğuna sürükleniyor. Ad Astra’nın “uzayda bilinç arayan astronotlar” gibi görünen öyküsü aslında psikolojik bir yolculuk sunuyor. Roy, yıllar önce bir ekiple beraber Güneş sisteminde bilinç arayan astronot babası Clifford McBride’ın (Tommy Lee Jones) peşinde, uzayın derinliklerinde yol alırken kendi bilincinin derinliklerine iniyor.

Roy, Ay’da yol alırken karşılaşılan korsanlar, post-apokaliptik filme yaklaşan bir ortam sunarken bu sekanstaki aksiyon anlayışı ve ses tasarımı, hem Roy’un ruh hâline hem de filmin genel atmosferine uyuyor. Roy, babası gibi uzayın bilinmeyenlerine ve görevine tutkuyla bağlı biri değil. Kayıtsız bir ruh hâliyle astronotluğu sanki babasından miras kalan bir kadermiş gibi yaşıyor ve de bu kayıtsızlık aksiyon sahnelerine bile yansıyor. Uzay kapsülünün içindeyken Roy’un geçmişine dair görüntülerin üst üste bindirildiği kurguda, geçmiş yüklerden dolayı karakterin belleğinin ağırlaşmış olduğunu ve geçmiş yüklerini uzaya salıp rahatlaması gerektiğini anlıyoruz.

Roy’un kayıtsız kişiliği yeni gelişmelerle sarsıldıkça film de bunu görsel olarak betimliyor. Blade Runner 2049’daki gibi her odasında farklı ışık tasarımları gördüğümüz bu görsel atmosfer, “dinginlik odalarındaki” doğa görüntülerinden uzaydaki ışık oyunlarına kadar her tercihiyle karakterin kişiliğini betimliyor. Görsel tasarım, ruh halini destekliyor.

Uzayda geçen ama bir yandan da Dünya’da, NASA’da yaşananları gösteren, yakın zamanda izlediğimiz The Martian, First Man filmlerindeki bu paralel kurgu uzayın çekiciliğini düşürüyordu. Bu filmde ise Gravity gibi uzayın karanlığı ve boşluğu iyi kullanılıyor, iyi bir seyir zevki yaratılıyor. Two Lovers gibi iyi filmlerden de Immigrant gibi vasat filmlerden de bildiğimiz yönetmen James Gray kurduğu görsel dünya ile tekinsiz bir atmosfer yaratmayı başarıyor. Yönetmen Gray, çekim açısı ve ölçeği tercihleriyle de anlatımı pekiştiriyor. Örneğin Roy babasıyla yüzleşirken üst açıdan çekiliyor ve üst taraftaki babasına bakarken ayrıntı planlarla gözlerine odaklanılarak bir çocuk gibi gösteriliyor. Bunun gibi tercihler, içinde zaman yolculuğu olmayan bir filmde, karakteri geçmişe, çocukluğuna götürüyor.

İyi bir uzay filminde, aynı zamanda uzaydaki sessizliğin iyi yaratılması ve müziklerin karanlık ve hareketsiz bir ortama uygun bir şekilde bestelenmesi gerekiyor. Arrival’da duyguyu yoğunlaştıran müzik, Interstellar’da iyi bir şekilde yaratılan sessizlik gibi. Ad Astra’daki ses efektleri ve Max Richter imzalı müzikler de karakterin yolculuğunu daha izlenir kılan bir ses miksajında birleşiyor. Yapımın sadeliğini koruyacak bir şekilde, ritmi iyi ayarlanmış bu filmde, yaratılan bu görsel-işitsel uyumla beraber en küçük hareketler bile izlenir hâle geliyor.

Finalde bir döngü tamamlanıyor, Roy geçmişindeki yükten kurtulmuş oluyor. Diğer yandan finale dair alternatifleri de düşünmeden edemiyoruz. Örneğin ben, Roy’un kapsülün içine girerek yıldızlar arasında kaybolup bir nokta olarak göründüğü karede filmin noktalanmasını isterdim. Ama geçenlerde izlediğimiz High Life gibi, kara deliğin derinliklerinde belirsiz bir şekilde bitebilecek bir Fransız filmi değil bu; Amerikan usulü, aile içindeki bireyi ve sevgiyi merkeze alan bir yapım. Belki finali de bu çerçevede, “Seyirciye oynayıp kolaya kaçmasa bile nihayetinde ABD yapımı bir gişe filmi izliyoruz” diye düşünmek gerekir ve kendi adıma bu filmin 2019’un en iyi seyirliklerinden olduğunu söyleyebilirim.

kategori:
izlenim

ilgili