An Education Bir Aşk Filmi Değildir

Özellikle okullarda verilen eğitim, insanları sindirmek, sıraya sokmak, gözünü korkutmak, asimile etmek, iğdiş etmek, ideolojisini dikte etmek ve kendi varoluşu için bir işe yarayan insanlar üretmekte kullanılan devletin meşru...
an education filmi

Özellikle okullarda verilen eğitim, insanları sindirmek, sıraya sokmak, gözünü korkutmak, asimile etmek, iğdiş etmek, ideolojisini dikte etmek ve kendi varoluşu için bir işe yarayan insanlar üretmekte kullanılan devletin meşru bir aygıtıdır. Çok sert ve taraflı gelmiş olabilir; o zaman TDK’nın eğitim tanımını verelim: “Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme, terbiye”.

An Education farklı okumalara açık, zengin ve titizlikle gerçekleştirilmiş bir film. Seyircisine 1960ların İngiltere’sinden güzel bir panaroma sunuyor. Aileye, kadına, eğitime, sınıfsal çatışmaya ve toplumsal normlara,  hayatı yeni tanımaya başlayan 16 yaşındaki bir genç gözünden aktarıyor. Nick Hornby’nin Lynn Barber’ın anılarından yola çıkarak başarıyla senaryolaştırdığı çok katmanlı filme, isminin de getirdiği önemle biz de eğitsel açıdan bakmaya çalışacağız.

İlk paragrafta değindiğimiz eğitimin iki farklı tanımı arasında çok bir fark olmasa da, TDK’nın tanımı üzerinden devam edelim. Gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almalarını sağlayan bir süreç eğitim. Filmimiz An Education’da ise 16 yaşındaki Jenny ile birlikte eğitimin ne menen bir şey olduğunu anlamaya çalışıyoruz biz de. Jenny’nin kendisi için kurduğu bazı hayaller var. Odasında yalnız kalabildiği zamanlarda Juliette Gréco dinleyerek farklı dünyaları düşlüyor. Fakat ailesinin de hayalleri var. Ortasınıf ve ortalama burjuva olarak niteleyebileceğimiz ailesi, sınıf atlamanın tek çıkar yolu olarak kızları Jenny’yi görüyorlar. Parlak bir öğrenci olan Jenny’den ailesinin de, okuldaki öğretmeninin beklentisi de Oxford’a girebilmesi. Jenny’nin müzikle olan ilişkisi bile planlı-programlı; babasının tabiriyle müzik Jenny’nin asosyal olmadığının Oxford mülakatlarındaki kanıtı, fazlası değil.

Türkiye’de de üniversite sınavları zamanında hemen herkesin duymaya aşina olduğu “üniversiteye gidince özgürsün” söylemi filmin başındaki Jenny özelinde işe yaramış gözüküyor; isteksiz olsa da eğitimini önemsiyor çünkü hayallerini Oxford’a ötelemiş. Oxford’a gittiğinde neler yaşayacağını anlatıyor. Bu hayallerin de Jenny’ye özel hayaller olmaktan ziyade, dönemin İngiltere’sinin ruhunu yansıttığı gerçeği seyircinin başlangıçta duruma biraz olsun tarafsız kalabilmesini sağlıyor.Eğitimle arzulanan sonuçlara giden bir short-cut gibi peydah olan David karakteri filme dinamiğini kazandırıyor. Maddi durumu yerinde olan, ortayaşlı diye tabir edebileceğimiz David hem Jenny’ye hem ailesine ulaşmak istedikleri dünyayı vaad ediyor; hatta Jenny’ye biraz daha fazlasını. David’in filme ve Jenny’nin hayatına katılışı bizlerde bir “aman kızım!” havası yaratıyor. Başlangıçta temkinli davranmaya çalışan Jenny, ailesinin de onayıyla kabak çiçeği gibi açılıyor.

Hiç ummadığı bir şekilde hayallerine kavuşan Jenny kendini bir anda müzayedelerde, kokteyllerde, lüks restoranlarda bulur. İki katı yaşındaki David onu tavlamıştır; Jenny de memnuniyetle tavlanmıştır. Bugünden bakınca yaş farkından doğan ve bizi rahatsız eden suistimal, dönemin toplumsal normlarına ters olmadığı için Jenny’nin ailesinde de bir maraz doğurmuyor.

an_education-film-resim.jpg

Jenny, David’in sunduğu bu dünyayı öyle sever ve öyle alışır ki, ailesinin ve kendisinin ahlaki normlarını rahatlıkla bir kenara bırakır. David Jenny’yi konserlere, yemeklere, şehirdışına ve hatta Paris’e götürmek için Jenny’nin ailesine türlü yalan söyler. Jenny, sevgilisi David’in değirmeninin suyunun nereden geldiğini öğrendiğinde güdüsel bir tepki verse de, bu dünyayı terkedebilecek kadar gücü kendinde görmediğinden değirmenin suyunu görmezden gelir. Jenny’nin artık kaybedecek çok şeyi vardır.

David’in evlenme teklifiyle okulu tamamen bırakma kararı alan Jenny, ailesinden beklediği olumsuz tepkiyi görmeyince çok şaşırır. Jenny Oxford önünde bir engel olacağı için ailesinin tepki vereceğini düşünmüş olsa da, ailesi David gibi münasip bir eşe sıcak bakmaktadır. Ailenin Oxford derdinin aslı-astarı burada açıkça ortaya çıkıyor.

Jenny’nin  annesine dair bir-iki not düşmek gerekir sanıyorum. David anneye de sürekli kompliman yapar, hediyeler alır ve bir üst sınıfı vaad eder. Anne de müstakbel damadından hoşnut görünür fakat arada içgüdüsel çıkışlar yapar. Rahatsızlık duyduğu durumu daha öncesinden tanımadığı ve tecrübe etmediği için problemi tespit edemez. Fakat kadın olmanın getirdiği içgüdülerle kızının doğumgününe, Jenny’nin eski “görüştüğü” Graham’i çağırır. Pek parlak bir tecrübe doğmaz bu davetten fakat yine de anlamlıdır. Graham karakterinin filmdeki önemi üzerine daha fazla konuşulabilir ama bunu başkalarına bırakalım.

ask-dersi.jpg

Jenny’nin okuluyla ilişkisine yeniden dönelim. Okulu bırakma sürecinde müdüreyle ve öğretmeniyle olan tartışmaları önemlidir. Filmin tamamı gibi bu tartışmalar da, ilk bakışta didaktik görünebilir. Fakat hayatı yeni tanımaya başlayan Jenny kendisine sunulanları anlamlandırmaya çalışıyordur. Sezgileri ve akıl yürütmeleri sonucunda eğitimin kendisine neler sunduğunu ifade etmeye çalışır. Öğretmeni de müdüresi de kendisine tatminkar yanıtlar veremez. Yanlış bilinçlerin bu çarpışması film bütünü içerisinde anlamlıdır ve yukarılarda durur. Bu tartışmaların akabinde Jenny okulu bırakır ve müstakbel kocasıyla yaşayacağı “zengin” hayata kendini hazırlar. Tabii tüm bu hayaller David’in evli ve çocuklu olduğunu öğrenene kadar devam eder. Ups, spoil ettik!

Nick Hornby bu senaryoyu Lynn Barber’ın anıları üzerinden yazdı. Barber’ın anılarını okumadım fakat verdiği röportajlardan açıkça anlaşılan şu ki, Barber’ın derdi ve odağı ailesinin sınıf atlamak için, kendisini ortayaşlı birinin kollarına bırakması. Fakat, gerek ingiliz yazar Nick Hornby gerekse danimarkalı yönetmen Lone Scherfig’in de katkılarıyla bu anılar bir anda bol katmanlı bir seçkiye, tabiri caizse bir “Anılar 9” best of’una dönüşmüş. Hazır Lynn Barber’dan bahsetmişken, kendisinin Oxford mezunu olduğunu da araya sıkıştıralım.

Filmin ilk etapta  seyircide bıraktığı “derslerinize çalışın, zengin erkeklerin vaatlerine kanmayın!” diktesi biraz üzerine düşününce anlamlı bir yapı halini alıyor. An Education / Aşk Dersi’nde bizim Nuri Alço’lu 80ler didaktikliği yok aslında. Bu filmde kıza tecavüz eden sadece David değil… ailesi de tecavüz ediyor, okul da tecavüz ediyor, toplum da tecavüz ediyor. Filmin durduğu nokta ise eğitimi olumlamaktan ziyade tecavüzlerden tecavüz beğenme durumu daha ziyade. Müdürenin ya da öğretmenin Jenny’ye aklayatkın bir önerme sunamadıklarını hatırlamak lazım. Fakat filmin sonunda hayata dair en azından biraz daha fikri olan Jenny, kendi varoluşunu gerçekleştirme yolunda çözümü yine eğitimde bulur.

Çok yerinde bir akıl yürütme olmasa da, baş karakter erkek olsaydı filmin sonunda eğitim hayatına dönmezdi sanıyorum. Çünkü toplum erkeklere farklı seçenekler sunarken, “eş” olamayan bir kadına çıkış yolu olarak sadece kardelen projesini sunabiliyor. Kardelen projesinin devletin ideolojik aygıtlarından biri olduğunu bilmemize rağmen, doğudaki kızların diğer seçeneklerine nazaran tercih edilmesi gerektiği gibi, Jenny de mecburen kendini Oxford’un kollarına bırakmalıdır. Lafı daha da fazla gevelemeden yazımızı ünlü bir düşünürün sözleriyle toplayalım: Eğitim şart!

kategori:
izlenim

ilgili