Annem ve Sinema

Ümit Açık yazdı......

Geçtiğimiz günlerde Fırat Türkoğlu’nun bize bir sorusu vardı: “Annenize bir film hediye etmek isteseniz, hangisini seçerdiniz?” diyordu. Seçkin filmleri izleme gayesindeyim ya, aklıma hemen Almadovar, Leigh, Frears gibi isimler geldi. Sonra tekrar düşündüm; benim annem böyle filmleri izlemezdi ki!
Annemle beraber ilk izlediğimiz filmi, ben onun karnındayken tecrübe etmişim. Hangi film olduğunu hatırlamıyor ama Kadir İnanır’ın oynadığını ve hüzünlü bir film olduğunu söylüyordu. Rahmetli babam o yıllarda sinema salonu işlettiği için anne karnında bol bol film izlemişim. “İçimdeki sinema aşkı oradan geldi” şeklinde beylik bir bağlamaya gerek yok fakat daha doğmadan film izlemeye başlamak kulağa hoş geliyor.selvi-boylum-al-yazmalim_7478163
Sinema filmlerinin Televizyonda reklamı olduğu senelerde, Michelle Pfeiffer’ın The Deep End of the Ocean filmine gitmeyi çok istemişti. O ergen yaşlarda anneyle filme gitmek cool olmadığı için mi bilmem, oralı olmamıştım. Birlikte sinemada izlediğimiz ilk film, 2001 tarihli yenilenmiş versiyonuyla gösterime giren The Exorcist olmuştu. Kadıncağız sağdan soldan gelen seslerle korku dolu anlar yaşamıştı. Pek iyi bir deneyim olmayan bu sinema anı sonrası, ikinci gittiğimiz filmin Hannibal (2001) olması da işleri pek iyiye götürmüyordu. Ergenlik işte. Annem “seninle bir daha film izlemem” diyerek sinemadan soğumuştu. Tv’de yayınlanan Yeşilçam filmleri dışında beraber oturup film izlemişliğimiz yoktu cidden. Bir keresinde merak edip yanıma oturmuştu, onda da ekranı süsleyen film Funny Games olunca benim sinema zevkimi paylaşmayacağına emin olup söylene söylene gitmişti.
Hayat bir şekilde ilerliyordu. Ben sinemayı seviyor, yazıp çizerek hayatımı sürdürmek istiyordum. Babam ben çok küçükken vefat etmişti, normal bir anne belki de daha garantili işlere sevk ederdi ama annem bana inanıyordu. Anlamasa da, aynı zevkleri paylaşmasa da inanıyordu. Kendimden bile fazla inanıyordu bana. İşte bu, bir insanı sevmede ulaşılabilecek en yüksek, mantık dışı yüksek noktaydı bana göre.
Bir gün, tıpkı o Yeşilçam filmlerindeki gibi öksürüğünden mendiline kan sıçradı işte. Tıpkı Canım Kardeşim filmindeki gibi o odada yokken kötü bir haber aldık doktordan. O günden sonra ayrı bir savaş başladı. İlaçlar, ameliyatlar… Durumu kısmen iyiye gidiyordu. O günlerden birinde Recep İvedik filminin reklamını gördü. “Ümit normalde senden istemem ama, bu filme gidelim mi?” dedi. Yapacak bir şey yok, toplandık gittik. Hiç sevmediğim bir adam, hiç sevmediğim bir filmdir Allah için. Ama annem film boyunca güldü. Gülmekten yerinde duramadı. En kötü espride, espri olmayan sahnelerde bile güldü. Filmden keyif almadığım için, sık sık anneme bakıyordum, hasta olduğundan beri hiç bu kadar güldüğünü görmemiştim. Çok kötü bir film olsa da, paramı sonuna kadar helal etmiştim.
Sonra yine yokuşlar çıktı karşımıza. Annem Midnight Cowboy filmindeki Dustin Hoffman gibi çöktü, Amour filmindeki Emanuelle Riva gibi öylece kaldı. “Şaka Yapma” filmindeki Zeki Alasya gibi ani bir sürprizle kalkmasını bekledik ama… Biliyorsunuz Avrupa sineması Yeşilçam’dan daha gerçekçidir genelde. Ve gerçekçi sinemada böyle ani dönüşlerin yeri yoktur…
Şimdi onca eksik günden sonra Fırat’ın sorusunu düşünüyorum da, Anneme bir film hediye etme şansım olsa, yine Recep İvedik’i hediye ederdim diyorum. Tekrar birlikte film izleme imkanımız olsa, izleyemediği Recep İvedik 2,3,4’ü izlerdik beraber. Onda çok gülüyordu, bunu hiçbir çocuk riske etmek istemez.
Hepinizin Anneler Günü kutlu olsun…

kategori:
seçki

ilgili