Annihilation: Klasik Bilimkurgu Filmlerinden Vasat Bir Kokteyl

Netflix’in Annihilation filmi üzerine...

Yazı, Annihilation romanı ve filmi üzerine spoiler içerir…

Yazar James VanderMeer bilimkurgunun çok sık kullanılan bir konusundan (tehlikeli bir bölgeye yolculuk yapan bir grup insan) hareketle bir üçleme kaleme almıştı. Annihilation adını verdiği ilk romanında bir grup bilim insanının tehlikeli X bölgesine keşif amacıyla gitmelerini, burada bilim insanlarının başlarından geçen gerilimli olayları anlatıyor. Bu eseriyle ödüller almış bir yazar VanderMeer ama açıkçası ilk romanını başarılı bulduğumu söyleyemem. Zira başlıkta da belirttiğim gibi romanın özgün hiçbir tarafı yok. Annihilation pek çok bilimkurgu filminin birleşimden oluşuyor. Romanın ve dolayısıyla Paramount/Netflix ve Alex Garland‘ın uyarlamasının başat öyküsü, Tarkovski’nin Stalker filmiyle aynı (bilim insanlarının gizemli, tehlikeli ve ıssız bölge için yola çıkmaları, bu bölgedeki araştırmaları ortak noktalar).

Öte yandan yan öykülerin bir tanesi Stephen King’in The Dark Tower eserini hatırlatırken (bu benzerlik filmde yok), asıl öne çıkan benzerlik Alien‘la oluyor. Alien‘daki yaratık ve kapana kısılma gerilimi burada da mevcut. The Thing‘e, Under the Skin‘e de bazı açılardan benzetilebilir. Lost‘tan da benzerlikler bulmak mümkün, yakın tarihli olduğu için Arrival‘ı hatırlamak da. Fakat romanın en büyük sıkıntısı bu benzerlikler değil. Diyaloglar kötü. Yazar yaratığı tasvir edemiyor, öte yandan pek çok soruyu yanıtlamadan romanı bitiriyor. Goodreads’teki yorumlara göre serinin diğer romanlarında da bazı sorular yanıtlanmıyor.

Gelelim filme. Romanı başarılı bulamadığım için filme dair heyecanım azalmıştı. Ex-Machina filmiyle yönetmenlikte de kendisini kanıtlayan, yıllardır bilimkurgu filmleri kaleme alan yetenekli senarist Garland’ın yönetmenliğinde sorun yok. Filmin dikkat çekici tarafları görselliği, setleri, görüntü yönetmenliği oluyor. VanderMeer’in tasvir etmekte zorlandığı yaratığı (burada suretsiz bir insana dönüştürmüş Garland), geleceği ve tehlikeli X bölgesini Garland ve ekibi iyi bir şekilde yaratmışlar. Rob Hardy’nin görüntü yönetmenliği başarılı, ışık kullanımı iyi. Geoff Barrow’la Ben Salisbury’nin hazırladıkları müzikler iyi. Ama gitarla çalınan parçalar filmin ahengini bozuyor, sahnelere uymuyor. Gerilimli, çatışmalı sahnelerse fena değiller. Gerçi timsahlı sahne daha iyi olabilirdi. Teknik açıdan Annihilation‘ın pek sorunu yok. Oyunculuklar da fena değil. Natalie Portman merkezdeki karakter Lena’nın hakkını veriyor. Jennifer Jason Leigh, Tessa Thompson, Gina Rodriguez ve Oscar Isaac’i izlemek de keyifli. Lakin Lena dışındaki karakterler tanıtılmıyorlar. Zaten romanda olaylar biyoloğun ağzından anlatıldığı için Lena ve eşi dışındaki karakterler derinleşemiyordu. Filmde de bu sorun mevcut. Ama özellikle Rodriguez’in hayat verdiği Anya’nın dönüşümü kötü işleniyor, sırıtıyor. Gene de Alien filmlerindeki gibi aptalca hareket eden bilim insanlarının yaratılmaması bir başarı. Ah bir de bu bilim insanlarını bize önemsetebilseydi…

Sorun şu ki romandaki pek çok sorun filme de taşınmış. Romanın yanıtlamadığı sorularla Garland da ilgilenmiyor. Mesela: Romanda ve filmde “Pek çok hayvan, insan gönderdik ama hiçbiri geri dönmedi,” deniyor ama “ekiplere ne oldu da birbirlerini öldürmeye başladılar, X bölgesi nasıl o hâle gelebildi? O kadar ekip gönderildi, kimse dönmedi, dönenler birkaç günde öldüler. Yönetim neden hâlâ ekip göndermekte ısrarcıydı? X bölgesi nasıl her yere yayılabiliyor? Oradaki yaratığın amacı ne? DNA’ları nasıl kopyalayabiliyor, kopyalamaktaki amaç ne?” gibi türlü sorulara yanıt ne yazık ki verilmiyor. Halbuki devam filmine ilgi duymayan Garland bu filmi de başı sonu belli olan bir film şeklinde kurgulamış ama film boyunca öyküsünün yarattığı soruları yanıtlamakla uğraşmıyor. Soruları yanıtlamayınca, yani yarattığı evreni derinleştiremeyince filmi başarılı bulmak zor oluyor. Evet, Annihilation‘ın teknik açıdan sorunu yok –Avatar kadar çarpıcı bir evren yaratılmasa da bütçeye göre efektler iyi- Ama senaryoya bakıp filme Stalker muamelesi yapmak ya da filmi en iyi bilimkurgulara dahil etmek benim için mümkün olmuyor. İşin kötüsü bu bilimkurgu filminin bilim tarafına bekleneceği kadar yer verilmiyor. Yani merkezde farklı disiplinleri (biyoloji, psikoloji, arkeoloji vs) okumuş beş kadın yer alıyor ama buna rağmen bilime fazla yer verilmiyor. Genelde sadece biyoloğun çevreye dair gözlemlerine yer veriliyor. Diğerlerinin çevreyle ilgili görüşlerinin birkaç diyalogda kalması sorunlardan bir tanesi. Bilim bir süre sonra yerini Alien‘dan, The Thing‘ten kopyalanmış tek mekân gerilimlerine ve ayı tarafından avlanmaya bırakıyor.

Yazılan ve yazılacak çoğu eleştiride filmin “orijinal”, “zeki”, “gerilimli”, “derin” denecektir. Halbuki gerilimli olmasının ötesine fazla geçemiyor Annihilation. Bir sürü bilimkurgudan aparma sahnelerle yaratılmış, çoğu sahnesi başka bilimkurgularda mevcut olan bir roman ve film için orijinal demem mümkün değil. Öte yandan bir süre sonra bilimi bırakıp gerilime odaklanan bir film için de zeki diyemem; zira gerilimi de sıradan. Keza karakterleri tanıtmayan, yarattığı evrenle ilgili türlü soruları yanıtlamayan filme derin de diyemem. Bu arada Annihilation bana stüdyo-yönetmen çatışmaları açısından Noah‘ı hatırlattı. Darren Aronofsky, Noah‘ta peygamberin psikolojisine odaklanan, ana karakteri alabildiğine derinleştiren bir film yapmak isterken Paramount büyük bir bütçe verdiği için filmin eğlenceli bir gişe filmi olmasını istemişti. Haliyle bu ayrım filme epey zarar veriyordu; bir bölümü psikolojik gerilim, diğer bölümü standart, vasat bir eğlencelik olmuştu. Benzer durum burada da mevcut. Annihilation‘ın başlangıcı Arrival tarzı duygusal, yavaş tempolu ve gizemliyken bir süre sonra bunların yerini Alien-vari gerilim ve yüzeysel çatışmalar alıyor. Sezar’ın hakkı Sezar’a. Filmin son 20 dakikası öncesinden daha iyi. Lena’nın psikologun yok oluşuyla ortaya çıkan insan suretindeki yaratıkla mücadelesi iyi. Neticede vasatı aşamıyor Annihilation.

kategori:
izlenim

ilgili