Arif V 216: Cem Yılmaz’ın Gişe Kaygısı ve Filmin Ekibiyle Özel Gösterim

Yekta Kurtcebe, Arif V 216'nın ekip özel gösterimine gitti ve izlenimlerini yazdı.

Basın gösterimlerine artık pek gidemiyorum. Sinema yazarlarının üstlerinde taşımak zorunda oldukları eleştirel auraları, daha ikramlara ulaşamadan iştahımın kaçmasına sebep oluyor. Ayrıca sinema yazarlarının da çoğunu tanımıyorum artık. Daha da ötesi, kimi zaman ses getirecek bir film ise mevzu bahis film, çıkışında haber kameraları da olabiliyor bu basın gösterimlerinde. Onlara da tahammül edemiyorum. Her şeyi geçtim, sabah uyanamıyorum. Bu sebeplerden dolayı Arif V 216 filminin Perşembe akşamı yapılan ekip gösterimine VFX süpervizörlerinden birinin daveti üzerine icap edip, filmi izlemeye karar verdim. Basın gösterimine gidemiyorsam, içim basın gösterimlerini kaldırmıyorsa, ekip gösterimi neden olmasın dedim ekipten olmamama rağmen.

Halk arasında efekçi (sonunda ‘T’ yok) olan VFX erbabı İlgi Genç (35) ile Levent Çarşı’nın metro çıkışı kısmında yer alan Sponge Bar’da buluştum. Oldukça yorucu geçen 10 haftadan sonra, oturmuş üçüncü 50’lik birasını içiyordu. Bu çirkin, okul yemekhanesi kantinini anımsatan barda, hemen yan masamızda 60’lı yaşlarının sonuna gelmiş olan yaşlı bir çiftin beyi garsona itiraz etmekteydi. “Tek rakı böyle mi olur kardeşim? Tekin de teki bu” diyerek haklı bir serzenişte bulundu. Rakı bardağının dibinden bir buçuk parmak kadar rakı ya vardı ya yoktu. “Bari 2 parmak olsaydı” dedim içimden. Garson da eliyle bardak üstündeki tek ve duble işaretlerini gösterdi yaşlı ve huysuz amcaya. Amca çıkıştı: “Bana mı sordular o çizgileri çekerken?” Solumdaki rakı sorunsalını bırakıp önümdeki İlgi sorunsalına döndüm. Fazlaca çalışmaktan yıpranmış, bir nevi süngerleşmiş bedenine iliştirilmiş gözleriyle önündeki yarısı boşalmış bira bardağına bakıyordu. Bilgisayar önünde geçen iş hayatından arta kalan zamanlarda kayaya tırmanan, dağa çıkan, kamp yapan, kayak kaymayı bilen, ekstrem sporları seven bu Ankara’da doğup-büyümüş Gümüşhane (Silvershire) orijinli genç arkadaşım daha 13 -14 yaşlarından bir Ankara bebesiyken bu mesleği merak etmiş, oldukça yakın olduğu bir ortaokul arkadaşının vasıtasıyla girmişti. Eğer bir başka VFX’çi kardeşimiz olan Alaz Soytemiz; İlgi’yi Kelebekler Vadisi’nden kaotik şehrimiz İstanbul’a çekmese her şey çok farklı olabilirdi. Kim bilir? Her neyse, IMDb profiline baktığımda İlgi’nin mesleğe ünlü pornocumuz, saygıdeğer abimiz, Aksaray’ın gururu Şahin K.’nın Günah Keçisi filmi ile başladığını gördüm. İronik…

İlgi’nin eşi Ceren de geldikten sonra Sponge Bar’dan çıkarak metro bağlantılarıyla, alttan alttan, yürüyerek Kanyon’a ulaştık. Yol boyunca İlgi’nin Mavi Jeans’ten 100 TL karşılığında aldığı ayakkabıları konuştuk. “Spor ayakkabılar çok pahalandı abi. İyi yapmışsın ucuzundan alarak” dedim. Gösterimin yapılacağı Kanyon’un sinema katına ulaştığımızda saatlerimiz 20.56’yı gösteriyordu. Ceren’in karnı açtı. Ortada ikram falan da yoktu. Halbuki basın gösterimleri öncesi açma, poğaça, çay, kahve; galalarda alkol malkol, ordövr mordövr falan olurdu. Ceren, açlığını bastırmak adına 21 Türk Lirası’na satılan Taco’dan almaya karar verdi. Yazıyla yirmi bir Türk Lirası. Taco derken Los Angeles’da ya da Meksika’nın herhangi bir ilinde yediğiniz o taze yapılmış taco’lar aklınıza gelmesin. Doritos Taco’yu plastik bir kaba boşaltmışlar, yanına da soğanlı, domatesli bir sos dayamışlar ve adına demişler Taco. Yersen. Başka bir şey de yok. Mecburiyet Tacosu.

Hep beraber Taco’yu yiyerek gösterimin yapılacağı 9 no’lu salona girdiğimizde koltukların büyük bir çoğunluğu dolmuştu. Salonun tam ortasında kalan sıra 2 görevli tarafından iki girişinden zapt edilmiş, protokole yani ayrıcalıklı konuklara ayrılmıştı. En arka sıranın sağında, 3 koltuk bulup oturduk. Saatlerimiz 21.20’e gelmişti ama gösterim henüz başlamamıştı. 21:24 gibi Cem Yılmaz konuşmaya başladı. Öncesinden daha çok reklam piyasasından bildiğim Kıvanç Baruönü hoş geldin beş gittin kabilinden kısa bir şeyler söyleyiverdi. Fakat yönetmenin söylemi çok önemli değildi çünkü bu film ne olursa olsun Cem Yılmaz’ın filmiydi. Başarıdan da başarısızlıktan da en büyük pay sahibi olacak insan Cem Yılmaz’dı.

Cem Yılmaz, en kötü filmimiz böyle olsun dedi özetle. Bir ara Coppolla’nın Youth Without Youth filminden bir örnek vermek istedi. Fakat filmin adı tam aklına gelmedi. Youth bir şeyler işte diyerek anekdotu bağladı. Her ne kadar filmin adını hatırlasam da ta arka sıradan bas bariton sesimle Youth Without Youth diye bağırmak istemedim. Karşımızda konuşan adam Cem Yılmaz’dı. Her ne kadar o an hatırlamadığı bir filmi ona hatırlatmış olsam bile neredeyse binlerce saat sahne tecrübesine sahip adamın tersine gelebilirdim. Sesimi çıkarmadım. Ne olur ne olmaz.

Tüm ünlü konuklar koltuklarına oturduktan ve Cem Yılmaz ‘Bakın, siz hepiniz filmcisiniz, filmi kameraya almayın uyarısı yapmıyorum, ona göre” diyerek gösterim öncesi son esprisini yaptıktan sonra filmi izlemeye hazırdık. Film başlamadan birkaç saniye önce İlgi’ye “Abi bu film kaç dakika yaa? diye sordum. “Evde bebek var. Hanım bekler. Saatimizi bilelim.” dedim. “Bilmiyorum ki yaa” dedi. “90 dakikadır yaa” dedim. Yanılıyordum.

Bu tür özel gösterimlerin en güzel yanı film öncesi hiç reklam ve fragman gösterilmemesidir. Film pat diye başladı. Filmin konusunu hepiniz aşağı yukarı biliyorsunuz. Arif, Gora ve Arog sonrası iyice ünlenmiştir. Zenginlere, uzaydan kelepir arazileri uygun fiyatlara sokuşturmaktadır. Tıpkı büyük konut projelerini yapan saygın inşaat şirketlerimizin zengin körfez ülkesi Araplarına 10’ar 20’şer daire sokuşturmalarını gibi… Arif’in arkadaşı Gora’dan hatırladığımız 216 isimli robot (Ozan Güven) dünyaya gelir fakat demontedir. Önce bir monte edilir. Ülkemiz zaten dünya otomotiv sanayinin önde gelen montaj ülkelerinden biridir. Hatta hatta F-16 savaş uçaklarının parçalarını üretemesek de montajını yapmakla övünürüz. Montaj işi bizim hayatımızdır desek abartmış mı oluruz?

216, insan olmak istemektedir. Fakat nasıl bir insanlığın peşinde olduğunu anlayamayız. O sırada işler karışır. Xenofobik dünya halkı uzaydan gelen misafire atarlıdır. Tıpkı bizim medyanın alttan alttan Suriyeli mültecilere karşı bir nefret söylemi oluşturması gibi… Tıpkı Ümit Özdağ’ın bu tweet’inde belirttiği gibi çoğunluk, uzaktan geleni sevmemektir. Uzaklar aslında bize çok yakın olsa bile.

Arif durumu çözmeye çalışır ama muvaffak olamaz. Çeşitli karambol olaylar sonucu Arif ve 216 geçmişe, 1969 yılı Türkiye’sine gidiverirler. 60’lı yıllar sonu İstanbul’unu CG olmadan göstermek zor. Açıkçası şehir öylesine bozduk ki CG ile bile zor. Bu bakımdan Cem Yılmaz bir kumsal ve Bankalar Caddesiyle filme girmiş. Makul bir hareket. Karambol bir şekilde gelişen olaylar devam eder ve Arif ile 216 kendilerini fakir bir mahallede bulur. Fakir mahallede girdikleri bir evde ‘Pembe Şeker’ isminde kör bir kız bulunmaktadır. Gözlerini açtırmak için 100 bin Türk lirasına ihtiyaç vardır. Arif zaten kaçın kurası biri olduğundan 100 binlik olacaklarını daha ilk saniyelerden anlar. İnsan olmanın peşine düşmüş olan 216’ın Pembe Şeker’e aşık olmasıyla işin rengi değişir. Anlaşılan 216 Türkçe’nin nezih deyimi ‘seveni s*kerler sikeni severler’i henüz bilmemektedir; fakat öğrenecektir.

Filmin bundan sonrası aşırı hızlı bir kurguyla ve Yeşilçam’ın sevilen oyuncularına atıfla geçiyor. Turist Ömer’in karakterine ilham veren o eski Türkiye vatandaşını Kerem Alışık canlandırıyor. Mert Fırat’a Sadri Alışık’ı uygun görmüşler. Bence yanlış seçim ama tabi bana soran yok. Niye sorsunlar Mert Fırat denen popüler kültür aktörü dururken? Farah Abdullah, Ajda Pekkan rolüne cuk oturmuş. Çağlar Çorumlu, Zeki Müren performansı ile destan yazmış. Zafer Algöz her zamanki gibi bekleneni fazlasıyla veriyor. Cem Yılmaz eski eşi Ahu Yağtu ise Zafer Algöz’ün Karakteri Besim’in kardeşi Pervin karakterini canlandırırken gözlerden kaçmıyor. “Güzel kadın bee Cem abi” dedirtiyor. Arif V 2016 filminde bazı ince ötesi espriler var. Bu espriler Cem Yılmaz bir mizah zanaatkarının elinden çıktığı için oldukça güzel. Hele sonlara doğru bir seri Barış Manço’lu espriler var ki koltuktan düşene kadar seyirciyi güldürmesi muhtemel.

Filmin genel olarak güzelliği ise çeşitli tartışmalar açık. Dediğim gibi ben artık film eleştirmeyi bıraktım. Ortam eleştirisine geçtim. Bu bakımdan filme dair eleştirileri merak edenler Halil İbrahim Sağlam ve Haktan Kaan İçel’in sinefil kafası videosunun ilk yarısına bakabilirler. Sonuç olarak şarkı söylemeyi seven, müzikten fazlasıyla keyif alan, eski Yeşilçam oyuncularını idol olarak gören Cem Yılmaz, kendine son derece kişisel ve eğlencelik bir film yapmış. Yönetmenliğini de Kıvanç Baruönü’ne yaptırmış. Ana sponsor olarak Arçelik’i almış ve filmin hem başında hem ortasında hem sonunda ürün yerleştirme işini tabiri caize ise beynimizin derinliklerine kadar sokmuş. Kapitalizm görünmeyen eli belki her yerde ama mevzubahis ürün ana akım sinemanın bir filmi olunca kapitalizmin değil görünmeyen eli, görünen kolu, bacağı hatta s*ki ve ta**ağı bile bu gişe filmlerinin içine giriyor. İnsan üzülmeden edemiyor.

Film uzunmuş biraz affedersiniz. Bunu filmin bitimiyle anlayabildik. Film gösteriminden sonra Cem Yılmaz yine günahıyla sevabıyla en kötü filmimiz böyle olsun dedi. Seyirciler arasında bulunan Yavuz Turgul’a ve filmde ufak bir rolde yer alan Mustafa Sandal’a daha sonra tüm ekibe ve diğer izleyicilere teşekkür etti. Kibar adam.

Salondan ayrılıp İlgi ve Ceren’i sinema çıkışında beklerken Yavuz Turgul’u ve yanındaki orta yaşlı eşlikçisini gördüm. Yaşı biraz ilerlemiş kadını tanıyamadım. “Yoksa Itır Esen miydi bu hanım; yok o değildir onlar yıllar evvel ayrıldılar” diye düşünürken Türk sinemasının ünlü yönetmeninin bir sağa bir sola doğru gitmesi dikkatimi çekti. Yavuz Turgul nereye gideceğini mi biliyordu? Otoparka doğru giden yolu hanımefendi belirledi ve çıkışa doğru yöneldiler. Yavuz Turgul ‘Buradan da gidiliyordu ama’ dedi. Yaşlı hanımın ona açtığı yoldan ilerlemeye devam etti.

İlgi ve Ceren geldikten sonra biz de çıkışa doğru giden yolumuza devam ettik. Sinemayı, Kanyon alışveriş merkezine bağlayan köprünün hemen bitiminde bulunan pahalı ve lezzetsiz Numnum’da oturan genç bir çift tabiri caizse ışık saçıyordu. Dikkatimi çektiler. 20’li yaşlarının başında olan oldukça güzel, pembe kazaklı bir zengin kızı önündeki roze şarabı yudumlamaktaydı. “Pembe Şeker gerçekmiş. Buraya kadar gelmiş” dedim. Karşısında oturan tip ise daha da şaşırtıcı ve cazibeliydi. Sürmeli gözleri, aşırı özenle kesilmiş, şekil verilmiş saçları ve sakallarıyla yine 20’li yaşlarının başında efemine bir kardeşimizin oturuyordu Pembe Şeker’in karşısında. O da kırmızı şarabını yudumlamaktaydı. Yavru ağzı renginde ruj sürülmüş ve yine en kaliteli şekilde manikürü yapılmış uzun tırnakları, hayatımda gördüğüm en güzel tırnaklardı. Zeki Müren ölmedi bu gencin tırnaklarında yaşıyor diye düşünerek Türkiye’nin en soğuk ve rüzgarlı alışveriş merkezinden ayrıldım.

Son söz: Bu yazı başta İlgi Genç ve eşi Ceren Atlı’ya ve daha sonra Arif V 216 filminin post prodüksiyon sürecinde emek veren tüm VFX emekçilerine ithaf edilmiştir. Bir filmi anca çekildikten sonra gören, post sürecinden yazarın, yönetmenin, yapımcının hayal ettiğini zanaatlarıyla gerçek kılmaya çalışan, sekans-sekans, frame-frame ve ilmik-ilmik film dokuyan, tüm VFX’çilere selam olsun.

kategori:
izlenim

ilgili