bakınız

Vahşi ama Sakin Bir İç Yolculuk

| 1 Yorum

arkadasim-canavar-where-the-wild-things-are.jpg

Spike Jonze 90lardan beri R.E.M, The Chemical Brothers, Fatboy Slim, Björk gibi bizim neslin kült müzik gruplarının kliplerini yöneten yetenekli bir yönetmen. Sinemaya ise postmodern anlatılar arasında kült olmuş filmlerle geçiş yaptı: Being John Malkovich (1999) ve birkaç yıl sonra yine bir Kaufman senaryosu: Adaptation (2002).

Where the Wild Things Are (Türkiye’de gösterime girecek ismiyle Arkadaşım Canavar) Spike Jonze’un 2009 tarihli yeni filmi. İlk olarak şunu söylemeli; bu film yönetmenin diğer filmleri referans alınarak izlenecek bir film değil. Zaten bu defa senaryo da Kaufman’ın değil.

Where the wild things are, 1963te Amerika’da yayımlanan, yazarı ve çizeri olan Maurice Sendak’ın tüm ülkede tanınmasını sağlayan çocuk kitabının adı. Daha önce Disney’in uyarlama girişimini saymazsak, bu film hikayenin sinemaya ilk uyarlanışı.

Film için basitçe, bir iç-yolculuk ve büyüme hikayesi diyebiliriz. Hikayeyi, sinema tarihindeki diğer çocuk hikayelerinden ayıran en önemli nokta başroldeki çocuk kahraman Max’in gerçekten özgün bir karakter olması. Max, 9 yaşında, meraklı, heyecanlı, haylaz, yalnız ve hikaye anlatmayı seven bir çocuk. Yalnızlık Max’i hikaye (hayal) dünyasında yaşayan bir çocuğa dönüştürmüş. Mesela aralarında sıkça yaşanan bir an olduğunu hissettiğimiz bir sahnede annesi oğluna “Hadi bir hikaye anlat” diyor ve Max oracıkta küçük bir hikaye uyduruveriyor. Burada Jonze’un diğer iki filmiyle bir ortaklık yakaladığımız bir özellik keşfediyoruz: Hikaye anlatmak, hikayelerle yaşamak…

Max, annesi ve ablasıyla birlikte yaşıyor. İkisi de onunla, en azından onun istediği boyutta ilgilenemeyecek kadar meşgul. Buna ek olarak evde bir baba figürü yok. Bu önemli bir nokta çünkü daha sonra Max’in bilinçaltında bunun nasıl şekillendiğini göreceğiz. Max, okulda güneş sisteminden, küresel ısınmadan, güneşin ve dünyanın yok olacağından haberdar olduğunda diğer çocuklardan farklı düşüncelere dalan, hassas ve zeki bir çocuk. Yalnızlık, dünyanın yok olacağı bilgisi, sıkıcı şehir hayatı onu bunaltıyor, kızdırıyor ve hayal dünyasında yaşamaya mecbur kılıyor.

Her duyguyu dolu dolu yaşayan Max, kızgınlığını da öylesine güçlü yaşıyor ki, bir akşam evdeki küçük kavgada annesinin omzunu ısırıp kaçıyor evden. İçindeki kızgın hayvanın peşinden giden Max’le onun iç dünyasına yaptığımız yolculuğa başlıyoruz.

İç Yolculuk, Dürtüler ve Yüzleşme

Film boyunca üzerinden çıkarmayacağı kedi kostümüyle evden kaçan Max kendini önce deniz kıyısındaki ağaçların arasında, sonra da bir adada buluyor. Özgürlüğü arayan Max’in adaya bir tekneyle yani deniz yoluyla gidişi, denizin özgürlüğü sembolize ettiğini düşünürsek yerinde bir imge. Hayvan değil, “vahşi şeyler” olarak tanımlanan, kedi, kuş, ayı gibi çeşitli hayvanlara benzeyen şişman ve iri birtakım yaratıkların yaşadığı bir ada burası… Max bu topluluğun bir kral aradığını fark eder etmez kendisini hiç tereddüt etmeden kral olarak tanıtıyor.

Max’in kendi zihninde yarattığı bu dünyayı ve onlarla kurduğu iletişimi çeşitli şekillerde okuyabiliriz: Bir, gerçek hayatta kontrol altına alamadığı, istediği gibi şekillendiremediği bir dünyada yaşadığı için, hayalinde kafasına göre yaşayan bu topluluğu yaratıyor. Her şeyin istediği gibi olduğu bir dünya… Tüm çocuklar böyle bir dünya istemez mi? İlginç olan kuralsızca, kafalarına estiği gibi –Max’in evde yaşamaya çalıştığı gibi- yaşayan bu topluluğun bir otorite ihtiyacı duyması. Filmde, doğamızda iktidar ilişkileri olmadan yaşayamayacağımız tezinin onaylandığı an bu. Kral ihtiyacı, Max’in baba eksikliğinin bir yansıması.

İki, kendi vahşiliğiyle tanışıp bununla yüzleşmeye çalışan Max’in içindeki vahşi ormana yaptığı bu yolculukta yaşadıkları, onu gerçek dünyaya hazır hale getiriyor aslında. William Golding’in yazdığı Sineklerin Tanrısı’yla yakınlıklar içeren bir yaşam mücadelesinin, topluluk olarak yaşamaya çalışırken çıkan anlaşmazlıkların içine düşüveriyor. Onu eve dönmeye itecek sorun ise gerçekte büyülü güçleri olan bir kral olmadığının anlaşılması oluyor. Uydurduğu kraliyetin foyası ortaya çıktığında gerçek hayatın hiç de hayallerindeki gibi olmadığını fark ediyor. Yani hayatın her zaman bizim istediğimiz gibi olmayacağı dersini alıyor. İçindeki kaos’la yüzleşmiş oluyor Max. İçindeki vahşi çocukla karşı karşıya geliyor ve büyümeye ilk küçük adımı atıyor. İçindeki kavgayla birlikte yaşamayı öğrenmiş olarak dönüyor eve.

where_the_wild_things_are.jpg

Yalnızlık ve Hayal Dünyası

Yazının en başında sözünü ettiğimiz, yönetmenin de ilgisini çokça çektiğini hissettiğim nokta, yalnız hisseden bir karakterin hayal dünyasına sığınıyor olması. Gerçekliği fark ediş; yalnızlık, dünya ve hayat üzerine düşünme süreci aynı dönemlerde başlamaz mı? Max de bu süreci yaşıyor filmde. Yönetmenin bunu anlatmak için görsel olarak nasıl yollar seçtiğine bir bakalım.

Filmin açılış sahnesinde Max, sokakta içine sadece kendisinin girebileceği büyüklükte kardan bir eskimo evi yapıyor. Karakterimizin daha ilk sahnede kendisine bir karargah kurduğunu görüyoruz. Kartoplarından cephanelik hazırlıyor. Kurduğu dünyaya ablasını çağırıyor ve reddediliyor. Karakterimiz yalnız ve sığınmak istediği bir hayal alemi var.

Başka bir gün, her çocuk gibi odasında minderler, çarşaflar, sandalyeler ve muhtelif eşyalarla çadırımsı bir mekan kuruyor. Bu defa annesini bu dünyaya çağırıyor ve yine reddediliyor. Siz de çocukken kapalı, küçük alanlarda oyun oynamayı sevmez miydiniz? Korunaklı, istediğimiz gibi şekillendirebileceğimiz yani özgür olabileceğimiz dünyaları böyle yaratmaz mıyız?

Adada kral olmadığı öğrenilince Carol’dan (James Gandolfini’nin seslendirdiği babacan “şey”) kaçıyor ve Judith’in (bir diğer “şey”) ağzından içeri girip midesine saklanıyor. Carol, Max’in hoşlanmadığı bir gerçeklikle peşinden koşarken o yine, küçük bir deliğe girerek yırtıyor.

Küçük eskimo evi, odadaki eşyalardan yapılma çadır ve Judith’in midesi aynı göstergebilimsel anlama sahip: kendi küçük dünyana sığınma isteği.

Edebiyat severleri mutlu edebilir

Film, sakin bir içe bakış hikayesinin uyarlaması. Her içe bakış hikayesi böyle olacak değil elbette. Bkz. Sprited Away (Ruhların Kaçısı). Where the wild things are, Ruhların Kaçısı, Oz Büyücüsü, Alice Harikalar Diyarında gibi bol maceranın olduğu bir hikaye değil. Ancak, olaydan çok durumun önem kazandığı içe dönüş hikayelerini sevenleri mutlu edebilecek bir film olduğunu söyleyebiliriz. Bir yandan birçok sinema sever için sıkıcı olma ihtimali de var.

Değinmeden geçmeyelim, Max karakterini oynayan Max Records gerçekten etkileyici bir oyunculuk sergiliyor. Anne rolündeki Catherine Keener da az görünse de samimi bir performans eklemiş filmografisine. Hem kostüm hem de özel efekt yardımıyla yapılan ormandaki şey’ler ise seslendirmeleri, tasarımları ve gerçekçi olmaları nedeniyle çok başarılı.