Audrey Hepburn ve Breakfast At Tiffany’s Laneti

Tek bir role ve imaja hapsedilemeyecek kadar büyük bir yıldızın ardından...

For me the only things of interests are those linked to the heart ― Audrey Hepburn

Geçtiğimiz günlerde düzenlenen 90. Akademi Ödülleri’ne damga vuran isimlerden biri de Lady Gaga’ydı. Hatta taktığı kolye sayesinde uzun zamandır ismi anılmayan Audrey Hepburn bile tekrar gündeme geldi, elbette sadece imajıyla. Audrey Hepburn’ün Breakfast At Tiffany’s’de (1961, Edwards) taktığı kolyeyi takan Gaga, sürekli hakkında şikâyet ettiğim durumu benim için yeniden gündeme getirdi. Audrey Hepburn’ün sadece ismi bile Gaga’nın törene damga vurmasına yetti. Elbette kolyenin tahmini değerinin 30 milyon dolar olması gibi etkenlerde var ancak, magazinin ilgilendiği kısım elbette Audrey Hepburn. Daha da önemlisi onun stili…

Audrey Hepburn denince akıllara ilk olarak Breakfast at Tiffany’s’deki Givenchy tasarımı siyah elbisesi ve sigara filtresi geliyor muhtemelen. Audrey Hepburn’ü sadece bu filmle anmak hem hayatına hem yeteneğine hem de içinde yer aldığı filmlere haksızlık yapmak olur.
Günümüzde Hepburn’ün sinema kariyeri (birçok Altın Çağ Hollywood yıldızı gibi) unutulmaya yüz tuttu. Hepburn’ün oyunculuk yeteneği, hayatının son dönemini kendi ailesinden çok dünya çocuklarına adaması ve elbette EGOT (Emmy (öldükten sonra), Grammy (öldükten sonra), Oscar, Tony) sahibi 15 insandan biri olması gibi başarıları ve yaptıkları üzücü bir şekilde imajının gerisinde kaldı.

Hepburn, elbette aynı dönemi paylaştığı diğer oyunculardan daha şanslıdır hatırlanma konusunda… Ancak hatırlanma sebepleri de “Hatırlanmasa ve bu kadar bilinmese daha mı iyi olurdu acaba?” sorusunu akıllara getirir.

Bir çikolata reklamı için görsel efektler ile canlandırılmasından (oğulları Luca Dotti ve Sean Hepburn Ferrer’ın izniyle) tutun da Funny Face’deki meşhur dans sahnesinin, GAP’in bir kampanyası için AC/DC-Back in Black şarkısıyla reklam filmine çevrilmesine kadar birçok yanlış, Hepburn’ün hatırasının üzerinde adeta gölge yapıyor. Artık aramızda olmadığı için sadece vasat ürünleri satabilmek için yüzü kullanılan ve yanlış bir şekilde markaya çevrilen bir sembol haline geldi Hepburn. Özellikle yakın zamanda ülkemizde de baş gösteren belli başlı popüler isimleri her ürüne çevirme hastalığının ilk kurbanlarından biri olarak pekâlâ gösterebiliriz kendisini.

Bu anlayış sebebiyle Hepburn’ün bütün mirası sıradan bir izleyicinin gözünde tek bir filme indirilmiş oldu, Breakfast At Tiffany’s! Yine en yakın zamanda bir örneğine daha şahit olduk bu durumun. 2017 yılına damga vuran ve yakında ikinci sezonu ile geri dönecek olan Big Little Lies dizisinin finalindeki “Elvis ve Audrey” temalı partide, ana karakterler sadece Breakfast At Tiffany’s ve My Fair Lady’den (1964, Cukor) giyinmişlerdi. Elbette arka planda diğer filmlerinden de kostümler vardı ama başrollere onlar giydirilmedi ve bunun sebebi belli, ürün haline getirilen Hepburn’ün akıllarda başka bir imajının kalmaması. Hepburn’ün imajını burada kötülemek gibi bir amacım yok ama kendisi hakkında elde kalan tek şeyin bu olması üzücü. Hubert de Givenchy gibi gelmiş geçmiş en önemli modacılardan biriyle özel olarak çalışan, o dönemki güzellik anlayışının dışındaki güzelliğe sahip bir insanın imajıyla meşhur olmaması gibi bir durum zaten söz konusu değil. Buradaki sorun, Hepburn’ün sadece bununla adının anılması ve hala hafızalarda yer etmesi. Hiçbir filmini izlemeden veya adını bile bilmeden ona hayran olan insanlar asıl sıkıntı.

Elbette “Hatırlandığı sürece nasıl olduğu önemli değil” şeklinde de bir savunma yapılabilir ancak bana kalırsa bu doğru bir düşünce yapısı değil… Audrey Hepburn’ün güzelliği ve zarafeti ile anılması her ne kadar mantıklı olsa da kendisiyle alakalı tek önemli şey buymuş gibi bir mantık kurmak, kendisinin unutulmasından daha kötü… Bunca yıllık yaptıklarını tek harekette silmekten farksız.

Hepburn’ün sadece güzel bir yüzden öte olduğunun anlaşılması için elbette ilk bakılacak yer oyunculuk kariyeridir. Hepburn, kariyeri boyunca William Wyler (üç defa), Stanley Donen (üç defa), Billy Wilder (iki defa), John Huston, George Cukor, Peter Bogdanovich ve Steven Spielberg gibi isimlerle çalıştı. Hepburn’ün tecavüz sahnesi yüzünden reddettiği iddia edilen ve çekilemeyen No Bail For The Judge isimli bir Alfred Hitchcock filminden de her zaman bahsedilir. Oyunculuğa sürekli aralar veren, farklı sebeplerden dolayı (5 kere çocuk düşürmek gibi) sürekli bir depresyon halinde olan bir aktris için inanılmaz bir kariyeri vardır Hepburn’ün.

Sinema ödüllerinin gerçekten bir anlam ifade ettiği (en azından günümüze göre) dönemlerde Roman Holiday’deki (1953, Wyler) başrol performansı sayesinde tek bir rol ile hem Oscar hem Bafta hem de Altın Küre alan ilk oyuncu oldu. Yıllar içinde Hepburn, birçok ödül için adaylıklar aldı ve kazandı. Hepburn’ün asıl kariyer hayalinin bale yapmak olduğu da unutulmamalı… Oyunculuk hiçbir zaman kendisini adadığı bir kariyer olmadı. Hatta bir yerden sonra oyunculuk kendisi içi sadece kolay ve hızlı para kaynağı olsa da Hepburn, asla performanslarından ödün vermez. En son filmi Always’de (1989, Spielberg) cennetteki bir meleği canlandıran Hepburn, kendisine çok uygun bu rolle ölümünden 4 sene önce sinemaya veda eder. Sinema tarihine birçok açıdan damga vurmuş bir yönetmenin en az bilinen filmlerinden birinde son görünüşünü yapması da kaderin bir oyunudur sanki kendisine.

Bilinen klasik rollerinin haricinde; The Nun’s Story (1959, Zinnermann), Children’s Hour (1961, Wyler), Charade (1963, Donen) ve Wait Until Dark (1967, Young) filmleri de unutulmaması gereken rolleri arasında… Elbette hiçbir şekilde izleme şansı bulamayacağımız kariyerinin başlarındayken yer aldığı Broadway oyunları Gigi ve Ondine’ı da unutmamak gerekir. Hepburn, sinemada olduğu kadar sahnede de büyük başarılara imza attı. O dönemki eşi Mel Ferrer ile birlikte yer aldığı Ondine’daki rolüyle ilk Tony ödülünü aldığını da ekleyelim. Elbette her oyuncu gibi Hepburn’ün de kariyerinde geri adımlar vardı, ilk hamileliği sırasında setinde sakatlanıp bebeğini düşürdüğü Unforgiven (1960, Huston) gibi. Bu kazanın dışında da her açıdan dökülen bir western’di Unforgiven. Ancak bu yazının devamında bahsedeceğim Breakfast At Tiffany’s gibi çok popüler bir rolü, benim gözümde kariyerindeki en büyük lekedir. Bu lekenin sebebi filmin kötü olması veya Audrey Hepburn’ün performansı değildi elbette. Hatta birçok insan için My Fair Lady, en sevilen filmler arasındadır. Audrey Hepburn’un belki de en popüler ikinci filmi olan My Fair Lady’deki problem, Hepburn’ün sesinin dublajlanmış olmasıdır.

İzleyenler bilir, My Fair Lady bir müzikaldir ve Eliza Doolittle karakterini canlandıran Hepburn filmin başrolü olarak birçok sahnede şarkı söyler. Haftalarca bu rol için vokal eğitimler alan Hepburn’den habersiz bir şekilde Jack L. Warner şarkı sahnelerinde dublaj kullanmaya karar verir. Daha önce Sabrina’da, Funny Face’de ve Breakfast At Tiffany’s’de şarkı söyleme yeteneğine şahit olduğumuz Hepburn için bu karar bir hakaretten farksızdır. Hepburn’ün başarılı performansı ise günümüzde skandal olacak bir olay ile birlikte gölgede kalır. Her ne kadar film, eleştirmenler ve izleyiciden tam not alsa da Hepburn için kötü bir anı olarak kalır. Breakfast at Tiffany’s ise ortalama bir filmdir. Hepburn’ün kariyerinde ikonik stili dışında yer etmesi veya anılması pek mümkün değildir. Asıl olay ise filmin uyarlandığı romanı yazan Truman Capote’nin Audrey Hepburn’ü role yakıştırmaması ve Marilyn Monroe’yu istemesidir. Hepburn, istenmediği rol ile hayatının adımını atmıştır. Ancak bu adım ne kadar olumludur? Başarılarla ve kaliteli performanslarla dolu olan kariyeri, sıradan bir filme indirgenmiştir.

Oyunculuk kariyerinden kısaca bahsettiğim Audrey Hepburn, bu başarılı ve çeşitlilik yansıtan kariyerinin yanı sıra hayatının son yıllarını Unicef elçiliğine adadı hatta bu doğrultuda (sıklıkla ziyaret ettiği) Türkiye’ye bile geldi. 23 Nisan kutlamalarına Unicef’in elçisi olarak katılan Hepburn bunu yanı sıra çocuk felci ve genel aşılama çalışmalarının kontrolünü sağladı. Unicef adına son nefesine kadar çalışan Hepburn, bu doğrultuda birçok ülkeyi ziyaret etti ve isminin getirdiği bütün gücü kullandı. Yıllarca sürekli belirttiği çocuk sevgisini en güzel şekilde, hepsine elini uzatarak gösterdi ve bu yolda kendini feda etti. Özel hayatında bir sürü sıkıntılarla boğuşan, İkinci Dünya Savaşı’nı en derinden hisseden ve belki de hiçbir ülkenin tam olarak vatandaşı olmayan evrensel bir insan olan Hepburn, görsel efektli reklamlardan ve yüzünün basıldığı kötü tuvallerden daha iyisini hak ediyor.

kategori:
izlenim

ilgili