Bakınız 2010 Yıllığı: Suat Demirel

Neler geldi, neler geçti hiçbirisi evdeki rahatlığı vermedi… Geçtiğimiz senenin benim açımdan en önemli değişimi sinemaya gitmek yerine ev sinemasını tercih etmem oldu. Sinemada tek başıma ve mümkünse az...

Neler geldi, neler geçti hiçbirisi evdeki rahatlığı vermedi…

Geçtiğimiz senenin benim açımdan en önemli değişimi sinemaya gitmek yerine ev sinemasını tercih etmem oldu. Sinemada tek başıma ve mümkünse az kişiyle izlediğim filmlerden çok zevk almama rağmen sinema salonlarının hali, vizyon, seslendirme ve üç boyutlu tercihleri, seyirci kitlesi ve bilet fiyatlamaları gibi sebeplerden sinemadan ayağım kesildi diyebilirim. Buna rağmen şöyle bir baktığımda hali hazırda en az iki haftada bir, bir filmi sinemada izlediğimi görüyorum.
Ev sinema sistemlerine yönelişimin altında yatan en önemli sebep pek tabii ki ülkemizde faal olan dağıtımcıların tercihlerinden kaynaklanıyor. Çok önemli addettiğim filmlerin bile Amerika’da DVD çıkış tarihiyle eşdeğer ve hatta sonrasında vizyona sokulması, bazen hiç vizyon yüzü görememesi benim gibi birçok seyirciyi sinemalardan uzaklaştırmıştır eminim. Evdeki kolaylığa alışan bir insanın sonrasında sinemaya adım atabilmesi çok kolay olmuyor.

Sinemada neler gördüm?

Yahşi batı ile başlayan sinema vizyonu maceram aslında fena devam etmemişti. Oscar yarışının en yoğun olarak görülebildiği ocak, şubat ve mart aylarında ardı ardına fena olmayan filmler gösterime girmişti. Lakin 82. Oscar ödül töreninde ödül alan filmlerden de rahatlıkla anlaşılabileceği gibi insanı sarsan bir şeyler görememiştik.
Bu esnada Türk filmleri de hatırı sayılır işlerle karşımıza geldi. Ejder Kapanı, Eyyvah Eyvah, Anadolu’nun Kayıp Şarkıları, Büşra, Bal ve diğerleri belli bir çıtanın üstündeki işler olarak sayabileceklerim oldular. Buradaki sorun bu filmlerin hepsinin Nisan ayından önce vizyona girmiş olmaları. Bu aydan sonra neredeyse bir tane bile eli yüzü düzgün Türk filmi yoktu. Aralık ayı ile birlikte Av Mevsimi ve Çakal ile bu boşluk bir nebze doldurulabildi ama aradaki aylar tam manasıyla kayıp zamanı ifade ediyordu.

Hollywood işlerinden, Sherlock Holmes bir Guy Richie güzelliği olarak genel manada beğenildi. Law Abiding Citizen özellikle DVD’sinden sonra ilgi çeken bir yapım oldu. Moon kısıtlı gösterimine rağmen bilimkurguya aç olan kitlelere bir parmak bal vermekten geri durmadı. Green Zone çoğu kesim tarafından beğenilmedi ama ben oldukça tuttum o filmi. The Stoning of Soraya M. yürek burkan bir film olarak hafızalarımızda yer etti. The Sorcerer’s Apprentice çocuksu yanları can çekişse de hala ölmemiş kesimlerce olumlu karşılandı. Nasıl ki o sürekli bir efekt patlaması yaşatıyorsa benzer şekilde Salt sunduğu aksiyonla beğenildi. Aynı düzlemde çocukluğumuzun hatırası The A-Team düşmeyen absürt aksiyonu ile basit bir izlence sundu. Düşük beklentilerle, sadece eğlence amaçlı olarak görülebilecek işler olarak öne çıkmanın kötü bir şey olmadığını, yüksek beklentilere sokup tam bir hayal yıkımına uğratanlar sayesinde anlamış olduk “tekrar”.

Yıkım ve hüsran!

Iron-man 2, Robin hood, Prince of Persia, Knight and day, The Expendables, Resident Evil After Life, Repo Men, Percy Jackson, New York’ta Beş Minare, Clash Of The Titans, [Rec] 2, The Wolfman, Skyline, Eat Pray Love ve aklıma şu an için gelmeyen çeşitli örnekler. Tam manasıyla hüsrana uğratan, harcanan vakte acıtan işler olarak öne çıktılar. Haklarında çok bir şey söylemek dahi istemiyorum.

Festivaller sayesinde, kısıtlı gösterim şansı bulanlar ile gösterime girmeyenler

Ülkemizde çok kısıtlı bir şekilde gösterime giren El Secreto de Sus Ojos (Gözlerindeki Sır) şanslı azınlık tarafından takdir edildi. İzleme şansı bulduğum senenin en iyi filmlerinden birisiydi. Vizyon yüzü göremeyen, yalnızca festivaller vasıtasıyla ülkemize uğrayan Celda 211 ve Un Prophète yakın temalarıyla, sertlikleriyle öne çıktılar ve ilk 20 listelerine girebilecek derecede iyi olduklarını gösterdiler. Lat den Ratte Komma In farklı bakış açısı ve kolay çözümleriyle çok ilginçti, buna rağmen bayıldığım söylenemez. The Chaser, Kore sineması sevenleri yanıltmadı ve polisiye ile gerçekliği, eleştiriselliği bir araya getirip yine ruh kararttı. Ondine beklentisiz izlendiğinde fena olmayan ama çok daha iyi olabilecek bir fırsatın kaçırılmasına örnek oluşturdu. Bol ödüllü Yeo-Haeng-Ja bekleneni vermekten çok uzaktı. . Män som hatar kvinnor nam-ı diğer Ejderha Dövmeli Kız, beklentilerin çok üstünde bir işti. Tek sorun serinin benzer şekilde devam etmeyişiydi.
Her sene olduğu gibi yine vize ve final dönemleriyle festival dönemlerinin çakışması neticesinde festivalleri çok yakından takip etme şansı bulamadım. Bu bakımdan kaçırdığım ve çok iyi olabilecek işler muhakkak vardır.

Animasyonlar

Sinemada izlemekten en çok keyif aldığım yapımlardan bazıları animasyon filmleriydi. Bu sene öldürücü etkide olan bir animasyon görme şansı elde edemedik ne yazık ki. Fakat How to Train Your Dragon, Toy Story 3, Despicable Me gibi eli yüzü düzgün işleri görme şansı elde ettik. L’illusionniste ise henüz izleyemediğim ama izleyenlerin anlata anlata bitiremediği bir animasyon olarak izlenmeyi bekliyor.

Ayrı bir bölüm ayrılması gereken “Ağır Toplar”

Shutter Island, Inception, The Social Network, Agora, Mr. Nobody,  Kick-Ass ve The Town. Bunları tek bir çatı altında anarken bile insanın içi kıpırdıyor. Önlerinde saygı ile eğilmekten başka bir şey yapamıyorum. Bunlar da olmasa sinemanın bir anlamı kalmayacak.

Son Söz

Evde çok az kişinin bildiği filmleri keşfetme çabalarıyla dolu bir sene geçirdim. Vizyonda aradığımı bulduğum filmlerin sayısı çok azdı. Buna rağmen geçirmiş olduğum yıldan ötürü çok mutsuz değilim. Umarım seneye bundan daha da güzel bir sinema yılı geçiririz.

kategori:
seçki

ilgili