Bakınız 2010 Yıllığı: Ümit Açık

Yıl sonu yazılarında, genellikle o yılın sinema olayları – hiçbir önemli noktayı kaçırmadan- aktarmak, yılın umut vaat edenlerini, istikrarını sürdürenlerini ve yeniden parlayanlarını öne çıkarmak ve genel eğilimleri belirlemek...

Yıl sonu yazılarında, genellikle o yılın sinema olayları – hiçbir önemli noktayı kaçırmadan- aktarmak, yılın umut vaat edenlerini, istikrarını sürdürenlerini ve yeniden parlayanlarını öne çıkarmak ve genel eğilimleri belirlemek kaçınılmazdır. Ancak bu kez, dönem boyunca yinelenecek  bilgilerin üzerinden geçmekten ziyade, kendi tecrübelerime ve gördüğüm filmlere dayanan bir değerlendirmeye niyetleniyorum. Gayet kişisel veriler içerecek bu değerlendirmede, henüz görmediğim birçok önemli filmin –belki de gözden kaçmış başyapıtların- es geçilmesinin de olası olduğunu belirtmem gerek. 2010 yılı filmlerine, kronolojik ve subjektif olarak bakmaya başlayalım.

Ocak: Ülkemizde özellikle Ocak ayları, bir önceki yılın hit filmlerinden birkaçı ile, gişeyi hedefleyen yerli filmlerin egemenliğiyle geçiyor. Dolayısıyla aslında 2010 yılına ait olmayan filmleri de görebildiğimiz bir aydı Ocak. Beklenmedik derecede güçlü Law Abiding Citizen,  “eli yüzü düzgü film” terimini kimbilir kaçıncı kez kullanmamızı sağlayan Soul Kitchen, Guy Ritchie dinamikliğinden nasibini alan Sherlock Holmes, George Clooney – Jason Reitman işbirliği hafif ve güzel Up in The Air ve  Larry David’in Woody Allen’ı canlandırdığı Woody Allen filmi Whatever Works, 2009 yılından 2010 ocağına sarkan filmlerden birkaçıydı. Ayrıca, İsveç soğuğunda, her türlü cıvıklıktan uzak vampir filmi Lat den Ratte Komma In ve kulaktan kulağa yayılan şanıyla düşük bütçesine rağmen seyircisini ürpertebilen Paranormal Activity, daha önceki yıllarda kotarılmış olmalarına rağmen vizyon için 2010 yılını bekleyenlerdendi. Yerli filmlerden ise, Cem Yılmaz’ın cevval Türk insanını farklı ortamlara götürüp güldürü yaratmasının son örneği Yahşi Batı, dev kadrosuna rağmen bilmecesi zayıf olan polisiye Ejder Kapanı ve ülkemizde çekilen ilk sahte belgesel, komedisi korku öğesinin önüne geçen Ada:Zombilerin Düğünü ocak ayına baktığımızda gözüme çarpanlardan.

Şubat: Şubat ayı, önceki yıllarda olduğu gibi, gişe beklentisi yüksek yerli filmlerin görücüye çıktığı bir ay oldu. Görmezden gelinemez gişe canavarı Recep İvedik 3’ün yanı sıra, yılın sürpriz gişe bombalarından biri de Ata Demirer’in yazıp oynadığı Eyvah Eyvah oluyordu. Karakterden ziyade durumlara yüklenen mizahıyla görece kaliteli bir iş olan film, çok iyi bir açılış yapmamasına rağmen zamanla gündem oluşturmuş ve gişesini arttırmıştı. Yabancı sinemada ise çok mühim bir yapıtla karşılaşmadığımı söylemeliyim. Benicio Del Toro’nun kurt oyuncu Anthony Hopkins ile birlikte gözüktüğü, sağlam atmosferli The Wolfman, son yılların en başarılı kadın oyuncu Cast’ını içeren bol müzikli Nine ve yılın hayal kırıklıkları arasında anılabilecek The Lovely Bones, şubat ayında gözüme takılanlar oldu. Tabii, An Education ve Invictus gibi iddialı/ödüllü filmleri henüz görmediğimi de belirteyim.

Mart: İlk iki ayın hareketliliğini tatille ilişkilendirsek de, Mart ayının vizyon zenginliği açısından çok da farkı yoktu. Bu ay içerisinde vizyona giren 10 yerli film arasında sadece Çok Film Hareketler Bunlar’ı görebildim. Monty Python filmlerinden, ilk dönem ZAZ mizahından bihaber kişilerin “böyle film mi olur” hezeyanları bir kenara dursun, eksikliklerine rağmen gidip görülmesi çok büyük kayıp olan filmlerden değildi ÇFHB. Martin Scorsese’nin yönetmenliğiyle “bu saçlar değirmende ağarmadı” dediği Shutter Island, “oturun ağlayın” demeden duygusal bir hikaye anlatabilen –şaşırtıcı Mariah Carey performansıyla birlikte- Precious, dev oyuncu kadrosunu –harcayan demeyelim de- sadece amorti edebilen The Man Who Stare at Goats, büyük sözler söylenmeye yeltenmeyen nefis minimalist Away We Go ve hepsinden minimalist, klas bilimkurgu Moon, Mart ayının bereketinin göstergeleri idi. Alice in Wonderland, Ses, Crazy Heart ve The Box, bu ayın –şimdilik- kaçırdığım filmlerinden birkaçı.

Nisan: Bu yıl içinde beş hafta barındıran Nisan ayı, filmi de bol bir aydı. İlk haftasında 10 salonda gösterilen Min Dit, sadece gösterime girebiliyor ve festivallerde gösterilebiliyor olması açısından bile önemliydi. Filmin kendisine bakınca da, katharsis adına boyutu inceltilmiş bir hikayenin, ders veren bir finalle noktalandığını görüyorduk. Yılın belki de en iyi yerli filmi olan Bal da bu ay gösterime girmişti. Bunun dışında çok parlak başlayan senaryosunu, lüzumu tartışılır dolambaçlarla karanlığa boğan Beş Şehir ve dev oyuncularına rağmen “bir filmden daha azı” hissinden kurtulamayan Siyah Beyaz, dikkatimi çeken yerli filmler olmuştu. Başyapıt adayı Kosmos ise hala izleyemediklerim arasında. Yabancı sinemada, keyifli olmasına rağmen biraz fazla abartıldığını düşündüğüm How to Train Your Dragon, adım adım klasik olma yolunda ilerleyen El Secreto de Sus Ojos ve  Haneke’nin bilindik temalarını bir kenara bırakıp biraz daha geriye gittiği dört dörtlük Das Weisse Band, ayın keyifli seyirlikleriydi. Colin Firth’ün döktürdüğü söylenen A Single Man ve Jane Campion imzalı Bright Star, merak listemde bulunan filmlerden.

Mayıs: Yılın beşinci ayı, sinema adına meydanı tamamıyla gişe filmlerine bırakmıştı. Yılın tüm haftalarında büyük bütçeli, geniş dağıtımlı bir film yer alıyor ve genel olarak rakipsiz bir gişe seyri oluyordu. Iron Man 2, Robin Hood, Prince of Persia ve Shrek 3 gibi popcorn filmlerin herhangi birini izlediğimi söyleyip sizi kandırmak istemem. Kendi adıma kurak geçen ayın ilk büyük sürprizi Eric Cantona’yı da ihtiva eden Looking for Eric olduysa, ikinci büyük sürprizi de yılların klasiği Selvi Boylum Az Yazmalım’ın, yenilenmiş bi kopyayla tekrar vizyona girmesi olmuştu.

Haziran: Yaz aylarında dilimiz, damağımız gibi sinema salonlarımız da kuruyabiliyor. Mesela 30 Haziran’da vizyona sadece bir filmin girdiğini görebiliyoruz. Hem de ne film: The Twilight Saga. Şaka bi yana verimsiz aylardan biri olarak anabileceğimiz Haziran ayında, yılın sağlam filmlerinden biri olmasını beklediğimiz Ev, beklenen gişeyi yapamıyor, Costa Gavras’ın çok konuşulan filmi Eden a l’Ouest ise sadece iki salonda gösterim şansı bulabiliyordu.

Temmuz: Haziran ayında kaideden bahsettik, Temmuz ayı da istisnayı oluştursun. Her ne kadar tüm ay boyunca 15 film gösterime girse de, salonlarda izlenilir filmlerin olduğu aylardandı Temmuz. Güldürürken üzen, her yaşın animasyonu olan serinin üçüncü filmi Toy Story 3, ilk iki bölümü aratmayacak kadar güzeldi. Tom Cruise ve Cameron Diaz’ı tekrar buluşturan Knight and Day, bekenmedik yerden vuruyor ve pervasızlığıyla epey eğlendiriyordu. Ve tabii ki yılın en iddialı filmi: Inception. Yeni neslin Matrix’i de değildi, sanıldığı kadar karışık da değildi. Farklı bir atmosferde ve farklı bir biçim tercihiyle geçen, nefis bir avantür film. Yani keyifli vakit geçirmek için izlediyseniz müthiş bir hırsızlık filmi, derin manalar aradıysanız yanlış adres.

Ağustos: Ağustos ayında iki adet “ekibi topluyoruz” filmini bulunması ilginçti. Ünlü The A-Team yeniden çevrilirken, Sylvester Stallone eski aksiyoncuları bir araya getirip çok beklenen The Expendables’ı vizyona sürüyordu. Merak uyandırıcı konusuyla Angelina Jolie’li Salt da izlenmeyi bekleyedursun, ayın ilk haftasında, 9 kopyayla gösterime giren son Coen filmi A Serious Man, benim için senenin en heyecan verici yapıtı olmuştu. Hayatı boyunca elinde olan her şeyin bir bir bozulduğunu fark eden bir adamın, cevap arayışını anlatan film, öyle bir finalle nihayetleniyordu ki, bu filmin daha net bir finalle bitmesini beklemek, hayatın anlamı nedir sorusuna net bir cevap beklemekle eşdeğerdi.

Eylül: Despicable Me, hedef kitlesini biraz daha ufak yaşlarda tutmuş gibi görünen bir animasyondu, keyifli karakterleri ve Steve Carell (Türkçe’sinde Ata Demirer) faktörüne rağmen beklediğimi bulamadığım bir film oldu. Machete ise bir “bomba” olmasa da, özellikle açılışıyla birlikte izleyicisini pek de pişman etmiyordu. Yine de artık Rodriguez’in geriye bakmayı bırakmasının vakti gelmiş olabilir. Devam filmlerinin, yeniden çevrimlerin oluk oluk akmaya devam ettiği ayda, George Clooney’li The American veya gencecik bir kalemden çıkmış J’ai Tue Ma Mere, en azından bir şeylerin tekrarı olmadığı için, daha fazla merak ediliyordu.

Ekim: Yaz aylarının bitmesiyle tekrar hareketlenen vizyonlar, arkasında izlenmesi gereken pek çok film bırakıyordu. O halde ekim ayında önce izleyemediklerimi yazayım. Havalı kadrosuyla renkli bir film vaat eden Red, Altın Portakallı Çoğunluk, Altın Palmiyeli Loong Boonmee Raleuk Chat ve izleyen herkesin hayranlığını kazanan L’illusionniste, bu ayın merak içerisinde bırakan filmlerinden. Ayın ters köşeleri ise gerçekten enteresan bir komedi anlayışına sahip olan The Other Guys ve tek mekanda, hatta tek tabutta geçmesine rağmen insanı koltuğuna gömen Buried. Facebook’un kurucusunun hikayesini kendisine açılan davalar eşliğinde anlatan ve David Fincher’ın tempolu dokunuşu sayesinde iyi bir filme dönüşen The Social Network, ayın parlak filmlerinden olurken, ne anlattığına tam olarak karar verememiş Stone, Robert DeNiro, Edward Norton ve Milla Jovovich’li kadrosuna rağmen unutulması kolay bir filme dönüşmüştü.

Kasım: Kasım ayının özellikle ilk haftası, vizyona giren tüm filmlerin yerli olması açısından dikkate değerdi. Tabii ki büyük dilimi Mahsun Kırmızıgül’ün New York’ta Beş Minare’si kapmıştı ama, haftanın diğer filmlerinden Vay Arkadaş, aksiyondan kaçınmayan tarzı ve karikatür kokan diyaloglarıyla iki saati pişman olmadan geçirmemizi sağlıyordu. Harry Potter serisinin son bölümünün ilk bölümü de bu ay içerisinde vizyona düşerken, Zach Galifianakis ile Robert Downey Jr. gibi iki orijinal simayı bir araya getiren Due Date, eğlenceli seyir vaadiyle merak uyandırıyordu.

Aralık: Yazı yazıldığı esnada içinde bulunduğumuz ayın en popüler sinema olayı, şüphesiz yeni Yavuz Turgul filmi Av Mevsimi idi. Özellikle “Hayde” ekseninde çok başarılı bir tanıtım stratejisi izleyen film hakkında çok şey söylendi. Ben sadece filmin ilk dakikalarındaki polis merkezi sahnesine, oradaki hızlı yaşam içerisindeki gözlemlere değinmek istiyorum. Filmin gerçekçiliği, üzerinde ne kadar durulmuş olduğu bariz biçimde görülüyor. Sonrasında senaryosunu, karakterlerini, çözümlerini eleştireceksek de, buna göre eleştirmek gerekiyor. Ben Affleck’in ikinci yönetmenlik denemesi The Town ise, belki de oyuncudan beklenmeyecek bir olgunluk içeriyor. Ancak her ne kadar karizmatik bir pakete sahip olsa da, çok yeni sözler söylemeyen film, damaklarda çikolatasız gofret tadı bırakıp tarihçenize yazılıyor. Aralık ayı içerisinde merak ettiğim yapıt ise, Altın Portakal film festivalinden eli boş dönmüş olmasına rağmen “farklı film” olarak anılan Erhan Kozan yapıtı Çakal.

Vizyona girmeyenler: Her yıl, özellikle Altın Küre adayları açıklanırken, gündemi çok yakından takip etmeyen sinemaseverler adı geçen filmlere bakıp “bunlar ne ara çekildi yahu” düşüncesine kapılabiliyorlar. Aday filmlerin çoğu Türkiye’de gösterime girmemişken, bazısı Amerika’da bile görücüye çıkmamış oluyor. Haliyle 2010 yılında da, yurtdışında çok ses getirmiş olmasına rağmen ülkemizde henüz gösterim yüzü bulamayan filmler var. Aslında bu filmleri olası bir 2011 değerlendirmesinde de ele alacağız ama bir yıl beklemeden de birkaçına değinmek gerekirse: Kick-Ass, çizgi roman uyarlamalarına yeni nesil yaklaşımı başarıyla çizen filmlerden biri oluyor ve izleyenini eğlenceye doyuruyordu. Benzer şekilde Scott Pilgrim Vs. The World arka planını müzik aşkıyla doldurduğu öyküsünde, Bham’ları, Poww’ları eksik etmeyen bir çizgi roman havası taşıyordu. Edgar Wright’ın dur durak bilmeyen yönetimi ise filmi izlerken ara ara dinlenme isteği oluşturan cinsten. Müzik demişken, başarılı aktör Joaquin Phoenix’in 2008 yılında aktörlüğü bırakıp müzik yaşantısına başlayacağını beyan edişini hatırlarız. Sonra tüm bunların yeni bir mockumentary için yapıldığını öğrenişimizi de. İşte mezkur sahte belgesel, I’m Still Here, 2010 yılında gösterime giren filmlerdendi. Her ne kadar çok sevilen bir iş olmasa da Phoenix’in 2 yıl boyunca nelerle uğraştığını görmek açısından kayda değer bir filmdi. Efsanevi “The Office” dizisinin yaratıcılrı Ricky Gervais ve Stephen Merchant, 2010 yılında bir kenar mahalle hikayesi için kolları sıvamıştı. Ortaya çıkan Cemetery Junction, büyük sürprizler veya kalbi hareketlendiren sahneler barındırmasa da, keyifli ve aklı başında bir hafta sonu seyirliği olarak kayıtlara geçmeyi başarıyordu. Yılın en çok beklenen filmlerinden Darren Aronofsky filmi Black Swan ise, heyecan verici şekilde başlayan, sonrasında klişe olmakla sıra dışı olmak arasında gidip gelen ve son derece Aronofsky bir şekilde noktalanan bir eserdi. Özellikle Natalie Portman’ı hayatının performansıyla izleyebileceğimiz film, izleyenlerin birçoğu için beklentileri yeterince karşılıyordu.

Kişisel olarak yılın en iyi 10 filmi:

1- A Serious Man
2- Buried
3- Shutter Island
4- Black Swan
5- Moon
6- Bal
7- Inception
8- Das Weisse Band
9- Lat den Ratte Komma In
10- Away We Go

kategori:
seçki

ilgili