Bakınız 2010 Yıllığı: Yıldıray Kibar

Tamamı aynı yılın yapımı olmasa da 2010 yılı içerisine izlediğim filmlere ana başlıklarla birkaç kelam etmek isterim. Un Prophete: Hıristiyan tarihinden beslenen tonla film izledikten sonra, İslam tarihini böylesine...

Tamamı aynı yılın yapımı olmasa da 2010 yılı içerisine izlediğim filmlere ana başlıklarla birkaç kelam etmek isterim.

Un Prophete: Hıristiyan tarihinden beslenen tonla film izledikten sonra, İslam tarihini böylesine güçlü kullanan, beslenen bir filmle karşılaşmak güzel bir sürprizdi. Ana karakterin güçlü olduğu kadar tutarlı ve sağlam yazılmış olması ve filmdeki kader ve vicdan temasının anlatımı çok çok iyiydi. Sevdim filmi.

Mad Detective(Johnie To sineması): Sun taam’ı diğer filmlerinden ayırmak gerekiyor. Uzun süredir böylesine iyi yazılmış bir senaryo, değişik bakış açısı ve şaşırtıcı öğeler görmemiştim. Resmen sinema tutkumu kuvvetlendirdi. Diğer filmlere bakınca da genel itibari ile To’nun estetik pratiğinden etkilendim. Kendi üslubu ve dili olan yönetmenler her daim değerli oluyor. Yılın benim açımdan güzel sürpriziydi To’yu keşfetmek.

El secreto de sus ojos: Genç yaşta ölen bir yönetmen vardı Arjantinli; Fabien Bielinsky. Çok sevmiştim sinemasını. Ona benzettim bir parça. Arjantin sineması deyince, Arjantinle ilgili en iyi bildiğim şey olan gösterişli futbol stiline uymayan sakin ve sakin olduğu kadar gizemli bir tadı vardı. Dengeli film iyidir.

Inception: Vaktinde Tarkovski, Bergman, Kieslovski izlendiğinde ders alınır sinemanın nasıl yapılması gerektiğine dair ipuçları edinilirmiş. Şimdi bu görevi Anderson, Nolan üstlenmiş gibi görünüyor. Değişen toplumun etkileştiği imaj biçiminin sinemadaki üst düzey uygulaması gibi bir film Inception. Bu kadar iddialı olup, bu kadar zor bir konuda eline yüzüne bulaştırmamış olmak zaten ustalık göstergesi. Richard Kelly’nin yapamadığı şey bu işte. O eline yüzüne bulaştırırken, içinden çıkamazken Nolan bana göre şaheser yarattı.

Buried: Bağımsız sinemadan neden vazgeçmemek gerektiğinin kanıtı gibi bir film. Dar alan, basit konu. Geniş mesaj ve sıkmayan bir film.

Hayat Var: Reha olsun çamurdan olsun. Ses kullanımı, alt kültüre yaklaşım. Lilja 4-ever ruhu. Dağladı yine.

The Killer Inside Me: “Casey Affleck bir filmde oynuyorsa o filmi izlerim” mottosunu tamamlayan nokta işlevi gördü. Bugüne kadar oynadığı diğer filmleri hep beğenmiştim. D.D. Lewis etkisini kazanacak denli güçlü bir intiba bırakması, filmden sonra onun yerine başka biri oynasaydı bu kadar etkilenir miydim? Sorusunu sormamla ortaya çıktı. Yönetmen olayına hiç girmiyorum.

The Damned United: Büyük bir futbol figürünün zayıflılığını rahatsız etmeden yansıtması ve Leeds şehrinde tanrı modunda olan Bremner gibi dingilleri afişe etmesi bakımından çok hoştu. İngiltere’de bazı kronolojik kısımlarda gerçek ve hikayenin bağdaşmadığı yönünde eleştiriler vardı. Çok umursamadım. Clough’a hayranım.

Kozmos: Artık bir filmden darmadağın çıkmak benim için nadir olan bir şey. Bu film düşündürttü, hissettirdi, şaşırttı. Sonuç olarak çok etkiledi. Müzikleri ayrı, görseli ayrı çivi gibi zihnime çakıldı. Reha Erdem ülkenin en iyi yönetmenidir cümlesini yüksek sesle söylememe neden oldu.

Looking For Eric: 2010’da mı izledim bilmiyorum. Sanki öyle geliyor. Çok sevdim bu filmi. Sınıfsal duruşu, futbol ile olan alakası, Cantona, duygusal hikayesi. High Fidelity filmler klasmanıma girdi benim. Mükemmel olmasa bile ben çok sevdim. Sübjektif olabilirim.

Bright Star: Bizlere şiirden anlamayan bir kadını şiire dönüştürmeyi ustalıkla anlattı

Toy Story 3: Her şey bir yana Miyazaki göndermesi yeter.

Fantastic Mr. Fox: Filmin kendi adıma sloganı Fantastic Mr Anderson’dur. Naiflik, mizah ve stil Wes Anderson’un sinema filmlerinden alınarak animasyonun içerisine nakledilmiş. Yine aile takıntısı, yine sıra dışı bir baba, yine sorunlu çocuk, yine keyifli bir film. Karakter derinliği ve alegori dozajı yüksek bu eğlenceli filmi ileride çocuğuma izletmeyi kendime görev ediniyorum.

Kick-Ass: Kim demiş çizgi roman çocuk işi diye!

The Town: İştahla ve kolayca filmlere ulaştıkça her filmi eleştirmek, yermek ve hoşnutsuzluğu dile getirmek daha fazla oluyor. Film esnasında aklıma ilk gelen şey aynı filmin geçtiği yer “tarlabaşı” olarak çekilse aşağı yukarı benzer bir sonuç elde edilebileceğiydi. Aşk, suç, intikam vs gibi yüzyıllardır yazıla, çizile görselleştirilerek durmadan kendini tekrar eden konularda insanlar bir sonraki izledikleri, okudukları yapımda “şaheser değilse ne gereği var” beklentisi içine giriyor. Evet, bilindik konu, her lokasyona uydurulabilecek bir şablon vardı karşımızda. Şaheser olmuş mu? Alakası yok. İzlendi mi? Evet.

Black Swan: Uzunca yazmak gerekse de, ülkemizde gösterime henüz girmediği için muhteşem olduğunu söyleyip iştah kabartayım.

kategori:
seçki

ilgili