Bakınız 2012’ye Bakıyor: En Doyurucu Filmler?

Bakınız yazarları olarak 2012'de bazı filmler bizim için eğitici, öğretici ve dolayısıyla doyurucu oldu. ...

“Bir film izledim, hayatım değişti!” diyerek abartmayacağız durumu… Ama bazen sinema salonuna girdiğinizdeki düşünceleriniz, yargılarınız, duygularınız, sinema salonundan çıktığınızda izlediğiniz film yüzünden değişmiş olur. Bu filmler karnınızı değil belki ama beyninizi doyurur. 2012’de de bazı filmler bunu sağladı. En iyi politik veya anti-politik, düşünmemizi veya yeni şeyler öğrenmemizi sağlayan filmleri sıraladık. Bakınız yazarlarına göre en doyurucu filmler:

Gültekin Turgut: The Turin Horse, Chronicle, Shame, The Tall Man, Moonrise Kingdom, Cloud Atlas, Argo.

Ümit Açık: Şöyle diyeyim; bu sene izlediğim bütün filmlerden sonra soluğu dürümcüde aldım. Tabi The Master ve Amour gibi ağır topları henüz izlememiş olduğumu belirteyim. Bu ikilinin tok tutabileceğini duydum.

Sinan Doğrul: Cloud Atlas kıvamı yoğun tutulmaya çalışılmış lif oranı yüksek hem doyurucu hem de sağlıklı bir film olarak değerlendirilebilir… Aynı şeyi Killing Them Softly için de bekliyorum.

Cem Çelik: Barbara, açıkçası hoşuma gitmişti. 1980’ler Doğu-Batı Almanya sorunları çok derin işlenmese de dönem filmi sayılacak nitelikte olduğundan doyurucuydu benim için.

Suat Demirel: Düşünce biçimiyle birlikte beni derinden sarsıp üstünde çokça düşünmemi sağlayacak filmlere pek rast gelemiyorum. Buna rağmen 2012 yılında bunu başaran birkaç film oldu. En başına Jagten (The Hunt) gibi bir şahaseri koyabilirim. İnsanların içindeki kötülük, arkadaşlık ve iftira üzerine muhteşem bir filmdi. Filmin sonrası günler boyu nasıl ve nedenleri üzerine düşündüm. Chronicle eğlenceli olduğu kadar gücün insan üzerindeki etkisi ve aynı durumda olduğumda benim neler yapacağım üzerine oldukça iyi beyin jimnastiği sağladı. Detachment eğitim sistemi, bireysellik ve çıkar ilişkileri üzerine dolu dolu bir filmdi. Tyrannosaur ise mutluluğun da kıskanılabildiğini gösteren insan doğasına iyi bir bakıştı. İki filmden sonra da kendi hayatımdaki davranışlarım üzerine bir miktar düşündüm. We Need To Talk About Kevin ve Lore olaylara bir de şu kişinin gözünden bakmaya ne dersiniz diyerek beni çekip hiç düşünmediğim açılardan konularını ele alıyordu. İki filmde de kötülük üstüne çokça laf ediliyordu ve kötümser hava her yanını sarıyordu insanın. La Piel Que Habito kötücül ve deli bir film olduğu kadar doğru ve yanlış üstüne gidiyordu. İster istemez üstüne düşündüren bir filmdi. Bir insan ilişkilerinde ne bekler sorusuna yanıt arayan Ruby Sparks da bir miktar etkileyip düşündüren filmlerden birisi oldu kendi adıma.
Toplamda üstünde en çok düşündüğüm film Jagten, bir şeyler öğrendiğim filmler Zenne ve Babamın Sesi, en politik film ise Shadow Dancer oldu.

Yıldıray Kibar: Amour’u izlemedim bu açıdan The Master bana göre öne çıkıyor.

Ozancan Demirışık: Üç film söyleyebilirim bu başlık altında. Açıklama yapmayacağım çünkü filmleri izleyenler için zaten çok net; bu filmleri bütünüyle kapsayan birtakım dertler var. O dertleri yer yer zarif, yer yer sert bir üslupla yüzümüze vuruyorlar. “Depa Dealuri/Beyond The Hills”, “Jagten/The Hunt” ve “The Master” diyorum…

Haktan Kaan İçel: The Master, Shame, Drive, Cloud Atlas, Jagten, Pieta, Moonrise Kingdom, Holy Motors, En kongelig affære, The Grey, Yeraltı. Bir de Barbara

Ebru Çavdarlı: Amour, Zerre, Shame, La piel que habito, We Need To Talk About Kevin, The Turin Horse.

kategori:
seçki

ilgili