Bakınız Kulis: Robin Williams’ın Ardından…

Dün kendisini izleyen, tanıyan, bilen herkesi şoke eden ölüm haberini aldıktan sonra bakınız yazarları olarak oturduk Robin Williams'ı konuştuk. En sevdiğimiz filmlerini, kişiliğini ve giderek sayıları artan uyuşturucu kaynaklı...

Dün kendisini izleyen, tanıyan, bilen herkesi şoke eden ölüm haberini aldıktan sonra bakınız yazarları olarak oturduk Robin Williams’ı konuştuk. En sevdiğimiz filmlerini, kişiliğini ve giderek sayıları artan uyuşturucu kaynaklı problemler nedeniyle kaybettiğimiz sevdiğimiz isimlerle ilgili duygularımızı paylaştık.

Ebru Çavdarlı: En beğendiğim değil ama hiç unutmayacağım filmleri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bir kere bir nesil Jumanji ile büyüdük. Haberi aldığım zaman yaptığım şey de o oldu, Jumanji izleyerek uyumak. Fisher King, Robin Williams olmadan asla olmazdı. Gelmiş geçmiş en iyi, en etkileyici, en hassas karakteri bu filmde ortaya çıkardı. Özellikle şu sahnelerde.

Aslında hepsi üzerinde uzun uzun yazılacak o kadar çok şey var ki. Patch Adams, Dead Poets Society, Good Will Hunting, Mrs. Doubtfire, Bicentennial Man. Good Morning Vietnam nasıl unutulabilir; Çok olumlu eleştiriler almasa da intihar edip arafta kalmış karısını aradığı What Dreams May Come unutulmayacak filmleri arasında…

Timuçin Tınmazsoy: İlk olarak “Hook”ta izlemiştim Peter Pan olarak. Bu büyümeyen adam hakkında az çok bilgi veriyordu o rolü. O’nu hep komedi filmlerinde görmeye alışık olsak da “Insomnia”, “One Hour Photo” ve “The Final Cut” gibi gerilim türündeki filmlerde de başarılı roller sergiledi. Uzun yıllar alkolizmle mücadele etti. “Gooooood moorning vietnam!” da unutulmayacak elbette…

Fırat Türkoğlu: En komik filminde bile yüzünün asılıp hüzünlü bir surat ifadesine döndüğünü görürdük. Genelde komik adamların bu kadar kolay bir şekilde üzdüğü ve hüzünlendirebildiği az görünür. Klişe olacak ama yüzünde gülümseme varken içi kan ağlayan palyaço imgesi Robin Williams’ın hayatını özetliyor belki de… Bu haline Hollywood’un yarattığı şüphelerle hep temkinli yaklaşırdık ancak gerçek olduğunu, ezilen ruhunu alkolle uyuşturucu ile tedavi etmeye çalıştığını sonra da kendi hayatını sonlandırdığını gördük. Filmlerdeki hüzünlü hallerine daha da dikkat kesileceğiz şimdi…
Robin Williams çok kötü filmlerde rol alsa bile başarılı performanslar sergilemeyi başardı. Onu farklı ve diğer birçok oyuncunun önünde kılacak özelliklerin başında bu geliyor.
Oliver Sacks’ın Encephalitis Lethargica hastalarına yeniden hayat verdiği 1969 yazının anlatıldığı “Awakenings”te Robert de Niro ile birlikte ortaya koyduğu performans muazzamdır. The Fisher King de ustanın ardından tekrar tekrar izlenecek filmlerin başında geliyor.

Yekta Kurtcebe: Robin Williams hiç bir zaman tam olarak fanı olamadım. Kendisi farklı bir janrın oyuncusuydu. Bir kere her yaş grubundan seyirciye hitap ederdi. Jumanji ve Night at Museum oynadığı filmler arasında çocuk filmleri arasında yer alabilir. Ölü Ozanlar Derneği ve Good Will Hunting’de gençleri orta yaşlı genel seyirciyi yakaladığı söylenebilir. 2000’lerin Tootsie’si olan Mrs. Doubtfire’da odur. Geçtiğimiz aralık ayında ölen Edoudard Molinaro’nun ünlü Le Cage aux Folles’in amerikan çevrimi Birdcage’deki gay babayı o canlandırır. Robin Williams’ın sinefillerin hoşuna gidecek filmleri de boldur. Fırat’ın bahsettiği Awakennings ile Ebru’nun belirttiği What Dreams May Come gayet güzel ve kenarda kalmış filmlerdir. One Hour Photo ve Insomnia birbirine fazlasıyla benzer. Mork and Mindy’yi unutmamak lazim. Uzaydan gelen dost canlılar arasında da ilk sayılırdı.
Sonuç olarak Philip Seymour Hoffman ve James Gandolfini’nin ölümünden sonra Hollywood’da bir yaprak dökümü yaşanmakta. Uyuşturucu ve alkol her zaman oyuncu milletinin bir problemi oldu. Maddi ve manevi dünya arasındaki bağların giderek zayıfladığı ABD’de oyuncuların intihara gark etmesi de beklenmeyen bir durum değil. Zaten bedenlerini ve ruhlarını, oyunculuk gibi zorlayıcı bir işle örselediklerinden; PSH gibi speedball (Eroin ile mikslenmiş kokain karışımı) Gandolfini gibi obezite ya da Robin Williams gibi ip ile kendini asma vakalarında, yakın zamanda biraz daha göreceğiz gibi duruyor.

Haktan Kaan İçel: Robin Williams kuşağının parlak oyuncularından biriydi. Ben onu daha çok 80’ler ve 90’larda zirvede gördüm. Onun ruhu belki de bu yılllara daha yakındı. Yüzü öyle bir nimetti ki, kendinizi yakın hissediyordunuz. Tabii bu sıcak yüzünün ona bazı sorunlar açtığını da söyleyebiliriz. Yıllardır hep iyi adam rolleri için aranan kişiydi. Son yıllarında bu yüzdan vasat ve vasat altı dramalarda, gerilimlerde oynamaya çalıştı. O aç oyunculardan biriydi. Yaşı kaç olursa olsun bunu kovaladı. Zaten seçtiği filmlerden anlayabileceğimiz üzere de, çok iyi bir filmografiye sahip olduğu için, tek filmle ünlü olan aktörlere benzemedi. En kötü filmlerini bile izleyip doyamadığım aktördür. Belki en akılda kalan filmleri Hook, Toys, Fisher King, Good Morning Vietnam, Good Will Hunting, Dead Poets Society, Mrs. Doubtfire, Birdcage, Jumanji, Jack, Jakob the Liar, Aşkın Gücü, Patch Adams, Insomnia, August Rush… vb. filmler vasatlıkta kalsa da, onun yeri hep özel oldu. Hayatı belki de içinde sakladığı hüzünle çalkantılıydı. Belki de hayat söylenildiği gibi onun palyaçonun hüznüne mahkum etti. “Shakes the Clown”‘da belki de benzettiğimiz palyaço rolünü de oynadı. Keşke eceliyle hayata veda etseydi de, kariyeri boyunca umut, mutluluk aşıladığı, insanlara hayallerinin peşinden gitmesini söyleyen bu adamın, söylediklerine ters bir şekilde ihanet etmeseydi. Yaptığın ve hissettirdiğin her duygu için teşekkürler Robin…

Cem Çelik: Onu şu replikle hatırlayacağım ”You don’t know about real loss ‘cause it only occurs when you’ve loved something mor than you love yourself”

Yıldıray Kibar: Mutlu ve hüzünlüydü beyaz perdeye yansıyan karakterlerinin bir çoğu. Gerçek hayatta mutluluk kayboldu şimdi. Geriye hüzün kaldı. Fisher King’de parry bana hayata tutunabilmek için bir yol bulmak, gerekirse gercekustu bir masala dönüştürmek gerektiğini göstermişti. Çocuk halimle üstümde kalan bu his zaman içinde bir Robin Williams imgesine dönüştü. Sinemanın büyüsüyle yaşanmadığını bilmemkaçıncı kez bu zalim haberle yeniden yaşamış oldum. Parry bir yol bulmuştu ama Robin bulamadı.

Edip Can Rende: Çoğu kişi gibi benim de en sevdiğim filmi Jeff Bridges’in de döktürdüğü, Terry Gilliam imzalı “The Fisher King”. Tabii çocukken defalarca TRT’de yayınlandığından ve bizim TV’de de sadece TRT olduğundan defalarca izlediğimden unutamadığım “Patch Adams”ı da, Robert De Niro’nun özürlü rolünde döktürdüğü ama Williams’ın onun gölgesinde kalmamayı başardığı (ki bir filmde özürlü bir karakter varsa, oyuncunun performansı da sağlamsa genelde diğer oyuncular, özürlüyü canlandıran oyuncunun gölgesinde kalıyorlar) “Awakenings”i de, Matt Damon-Ben Affleck ikilisine ve Williams’a Oscar kazandırtan “Good Will Hunting”i de, “Good Morning Vietnam”ı da ve gene çocukken sıkça karşıma çıkan “Dead Poets Society”i de es geçmeyeyim. Bu filmlerin hepsini seviyorum. En beğendiğim performansıysa “The Fisher King”teki Perry performansı. Ama “Dead Poets Society”deki edebiyat hocası rolünü de unutmak mümkün değil. Evet, Williams hep komedyen olarak anıldı, daha çok komedilerde/dram karışımı komedilerde rol aldı, bizleri kah güldürdü, kah duygulandırdı. Ama Williams kendisinden nefret ettirmeyi de, germeyi de becerdiğini iki kez kanıtlamıştı. İlki Christopher Nolan imzalı “Insomnia”. Burada kariyerinin en farklı rolünde, bir katil rolünde karşımıza çıkmış ve Al Pacino’yla mücadele ettiğinde nefretlerimizi kazanmıştı. “One Our Photo”da ise aşık olduğu kadına saplanıp kalan, her anını fotoğraflayıp bu fotoları duvarına asan Seymour Parrish rolünde germeyi başarıyordu. Pek de özdeşleşemeyeceğimiz bu karakteri bile hüzünlü kılmayı becermiş, karakterden nefret ettirirken ona üzülmemizi de sağlamıştı. Aynı sene gösterime giren bu iki filminde oyunculuğunun sınırsız olduğunu kanıtladıysa da Hollywood en iyi yaptığı şeyi yaptı ve onu komedilere (bazen de bayağı bayat komedilere) hapsetti. Gene de aktörün enfes bir filmografisi, enfes bir karakter yelpazesi oluşturduğunu söylemek mümkün. Kişiliği hakkında ne söyleyebilirim, bilmiyorum. Neticede onu sadece filmlerden ve röportajlarından tanıyorum. Ama belli ki bizleri eğlendirse de kendisi pek eğlenememiş ve uyuşturucuya bulaşmış. Aktörün neden uyuşturucuya bulaştığını bilmiyorum. Son zamanlarda birbiri ardına kayan onca stardan anlaşılacağı üzere orada, bizden çok uzakta olan, “Ahh, keşke ben de onlar gibi oyuncu olup orada yaşasam!” dediğimiz Hollywood’ta herkes mutlu olamıyor. İnsan James Gandolfini’nin, Williams gibi uyuşturucu yüzünden ölen Phillip Seymour Hoffman ile “Glee” dizisinin başrolü Cory Monteith’in ölümlerini düşününce oyuncuların neden mutsuz olduklarını ve uyuşturucuya bulaştıklarını merak ediyor. Orada neler oluyor öyle? Neyse umarım uzunca bir süre daha o topraklardan ölüm haberi almayız. Robin Williams’ı ise hiçbir zaman unutmayacağımız ve her daim dört dörtlük bir aktör olarak hatırlayacağımız ise kesin.

Gültekin Turgut: Her ölümle kendimizi biraz daha azalmış hissettiğimiz yaşlardayız artık. Bu döngünün sonunda geçmişinden kimsenin dünyada nefes alıp vermediğini eğer yaşarsan görebilirsin. Dizi oyuncuları, sinema oyuncuları veya aslında hiç konuşmadığın komşu teyze öldüğünde görmeye aşina olduğun yüzlerden biri eksilir… Eksilen sadece o değildir seninde o anlarını beraberinde götürür. Bunu yıkılan binalar, kesilen ağaçlarla ilgili olarak da söylemek mümkün… Williams’ın ölümü bir çok tanıdık yüzün her ne kadar filmlerde yaşayacak olsa da bilincimizde kayboluşu anlamına geliyor. Uzun zamandır filmlerde sürpriz biçimde görünür olmasına alıştığımız ama artık pek büyük rollerde görünmeyen sempatik yüzlü aktör intihar ederek hiç de sempatik olmayan bir dünyayı işaret ederek yaşamı terk etti. En sevdiğim filminde Dante gibi cehennemi ve cenneti, intihar eden sevdiği kadının peşinden gezen Williams, umalım ki cennete ulaşmıştır. Bizlere bıraktığı güzel duyguların katkısıyla öyle olacağına inanıyorum. Bir çok güzel filmde güzel rollere hayat verse de benim sevdiğim oyunculardan olmadı Williams, yine de hayatı yaşanır kılan filmler de olmasa hayat çok eksik kalırdı. Tıpkı Robin Williams’ın bizi eksik bıraktığı gibi..

Ümit Açık: The Fisher King’i genç yaşlarımda izlediğimde, film bittiği an “hemen sokağa çıkıp aşık olmam lazım” demiştim, insanın içine bu kadar işleyen bir performansı sanırım bir de The Apartment’ın Jack Lemmon’unda gördüm. Ben kendisini sürekli lanse edilen “hüzünlü palyaço” kalıbı üzerinden anmayı doğru bulmuyorum. Bulunduğu role tamamen adapte olan, örneğin Birdcage gibi işlerde tamamiyle arsızlaşan biriydi. Kendisinin konuk olduğu Whose Line Is It Anyway (bizde Anında Görüntü Show ismiyle uyarlandı) bölümünde de doğaçlama konusunda ne kadar zeki ve coşkulu olduğu gözüküyor.

Burak Özgüney: İz bırakıp giden her oyuncuda aklıma sadece bu gelir…

kategori:
seçki

ilgili