Midnight Cowboy: Başarılamamış Bir Amerikan Rüyası

Tolga Karakayalı bakınız için yazdı...

Midnight Cowboy, şu an çekilseydi, sanırım akademi asla ödüllendiremezdi. Ne var ki 60lı yılların özgürlükçü havası ile akademi de tarihinin en cesur ve tartışmasız en haklı üç en iyi film ödülü kararından birini(“Casablanca” ve “One Flew Over the Cuckoo’s Nest”elbette diğer ikisi) vererek bu filmi en iyi film, yönetmen ve senaryo ödülleri ile taçlandırdı. Bu kesin bir başarı. Filmin en büyük erdemlerinden biri 60ların ikinci yarısından itibaren değişen amerikan sinemasının yenilikçiliğine uygun olması; burjuva ahlak değerlerine karşı çıkan, suçluları filmin kahramanı olarak oturtan, ırkçılık, ayrımcılık, kadın hakları gibi kavramlardan ürkmeden bahseden filmlerden bir iki adım dahi öne gitmesi bu filmi ayrıksı yapar. Nedir bu filmin değiştirdiği? 1950Li yıllara kadar amerikan sinema endüstrisinin hedef kitleleri ve de ayrışması belli bir çizgideydi: kadınlar için melodramlar, erkekler için western. Oysa “Midnight Cowboy” kovboylarını bir melodramanın içine fırlatıyordu. Kırıp geçtiği şey bu ayrışma, bu anlayıştı elbette. Üstüne üstlük cinsellik konusunda cesur ve de açıktı, amerikan rüyasının dışında kalanları, yoksulları kamerasının önüne oturtmuştu, bir var olma mücadelesini aktarırken, eşcinselleri, yoksulları, göçmenleri kullanıyordu. Bir amerikan filminde yoksulluğun ve de metopollerdeki alt kültürün bu şekilde resmedilmesi pek de alışılageldik bir şey sayılmazdı. “Midnight Cowboy” işte tam da bunu yapıyordu.

Kahramanımız Joe Buck, ABD’nin ortalarından bir yerlerden kopup gelmiştir New York’a. En büyük hayali, yani yırtma planı jigololuktur. Ne var ki New York’a geldiği gibi bir fahişeye parasını kaptırır, ardından da Rico-Ratso- tarafından dolandırılır. Daha sonra onunla tekrar karşılaştıklarında Ricco’nun yardım önerisini kabul eden Joe, Ricco’nun döküntü dairesine taşınır, birlikte türlü üçkağıtlarla yemek yer, çamaşır yıkar, yaşarlar. Bu arada Joe’yu şehirli zengin kadınlara pazarlama işine de hız verirler. Andy Warhol tarzı art-house party’lerin birine dahi giderler ki filmin en güzel sahnelerinden birisi de bir cafede oturan Joe ve Ricco’ya yanaşan hippi görünümlü gençlerin, Joe’nun fotoğrafını çekip onu partiye davet etmeleri sonrasında Joe ve Ricco’nun konuşmalarıdır. Karakterlerin yoldaşlığını, Joe’nun saf dünyasını ve Ricco’nun dışlanmaya alışmışlığını ve kendine yedirememesini çok güzel özetlemektedir bu sahne. İki “outcast”/”under dog”un hikayesindeki nokta ise Ricco’nun hastalanması ve Florida’ya gidince iyileşeceğine inanmasıdır. Dostuna bakabilmek için eşcinsel erkeklerle yakınlaşmaya çalışır, onların jigolosu olacaktır. Ricco’yla dondurucu kışın New York’undan kaçıp Florida’ya gitmek içn bindikleri otobüste ise Ricco, arkadaşının kolları ve yolcuların yargılayan bakışları arasında Florida’ya ulaşamayacaktır.

John Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlara Dair”de anlattığı üzere büyük amerikan düşü altında ezilen iki arkadaşın hikayesini anlatan filmin altını çizmeye gerek duymadan ama es geçmeden anlattığı o kadar çok şey var ki; Vietnam Savaşı’na dair Hiçbir görüntü olamasına rağmen savaşın devam ettiğini anlatabiliyor, geriye dönüşlerle anlatılanlarla cinsel travmayı, tecavüzü anlatabiliyor, erkeklik gururunu, kadınların özgürleşmesini, her şeyi ve her şeyi yerince yeterince koyup o denli sert mesajlar çıkarabiliyor film. Bu elbette senaryo kadar John Schlessinger’in başarısı. O John Schlessinger ki iki sene sonra bu sefer “Sunday, Bloody Sunday” filmi ile Peter Finch ve Glenda Jackson’ı aynı anda idare eden bir delikanlı üzerinden aşkı ve cinselliği, “Marathon Man”de ise politik çıkmazları, çıkarları ve elbette vahşeti anlatabilecekti. Bazen göstere göstere bazen hissettirerek.

Her gün içinde görmezden gelinen Ricco ve Joe’nun, yani yoksulluğun, dışlanmışlığın, göçmenlerin, Vietnam Savaşı’nın, cinselliğin ve cinsel açlığın, yozlaşmanın, alt kültürün, düşmüşlüğün en sonunda kendilerinin varlığını haykırmak için “Hey I’m walking here, I’m walking here!” diye bağırmaları (aslında sadeec Ratso-Ricco bağırır) filmin her yerine işlemiştir. Joe’nun ilk geldiğinden beri elinde tuttuğu iki şeyi, radyo ve çizmelerini elinden çıkarması kesinlikle anlatmak isteyeceğini çok iyi anlatır: ilk kez New York’a geldiğinde elindeki telsiz radyodan amerikan rüyasının seslerini dinleyen Joe, dondurucu kışla birlikte Ricco için satacaktır radyosunu, ve de böylelikle o amerikan düşünün bir parçası olmadığını anlayacaktır. Kovboylarım vaktinin geçtiğini anladığında ise çizmelerini çöpe atmakla yetinecektir. Bu sahneyle birlikte 1950lerin kovboy filmleri de alaşağı ediliverir. Gerçek hayat erkekliği farklı yorumlamaktadır, arkadaşı için silah patlatan parıltılı kovboylar değildir gerçek yaşam, arkadaşı için kendini erkeklere bile pazarlamaktır belki de.

John Voight’in çok çocuksu ve de kolay görünen ve ama içinde bir tecavüz ve erkeklik travması taşıyan Joe Buck karakterindeki performansı kesinlikle övgüye layıktır. Şaşırmadan, şaşmadan, abartmadan o denli bir kaybeden sunar ki Voight, alkışlamamak elde değildir. Öte yandan Dustin Hoffman her türlü sözcüğün ötesinde; sokakta kendisine çarpacak taksiye “I’m walking here” diye bağıran, kendi evinde kendisine Ratso denilmemesini illa kısaltma aranıyorsa Ricco denilmesini isteyen yani gururu ile var olmaya çabalayan enrico salvatore rizzo olarak sunduğu karakterden Dustin Hoffman’ı ayırmak çok zor. Her iki oyuncunun da aday olup hak ettiği oscarı en nihayetinde kovboy filmleirnin ultra erkeği ve emektar oyuncusu John Wayne’in alması ise filmin anlattığı şeyi reddetmek demekti.

Filmin ana şarkısı “Everyboy’s Talkin” zamanında epey popüler olmuştu, girişteki kurgu ile birlikte duyulmaya başlanan şarkı müthiş bir intro yaratıyor. Tabi filmin müziklerinden sadece bu kadarla bahsedemeyiz. John Barry’nin hazırladığı melodiler filmin her sahnesine uygun, o sahneleri güçlendiren ve tüm sembollerin altını çizen melodiler.

Sonuçta “Midnight Cowboy” aldığı tüm ödüllerin hakkını teslim eden gerçek bir başyapıt. Porno olarak damgalanıp oscar alan tek film olma özelliğini de taşıyan film, sosyal bir içeriği ve derinliği olan ender amerikan filmlerinden de biri.

kategori:
izlenim

ilgili

  • Filmlerle Özdeşleşmiş Şarkılar

    Sinemada müziğin önemi yadsınamaz. Sinemanın diğer tüm sanatların kombinasyonu olduğunu iddia eden bir birey, muhtemelen savlarına müzik faktörü ile başlayacaktır. Müziksiz sinema, susamsız simide benzer diyerek işi sulandırmadan yazımızın...