Ben Wheatley’nin Kaotik İnsan Manzaraları

İngiliz yönetmenin sinemasının temaları, kodları ve altmetinleri...

“If it can be written, or thought, it can be filmed.” Stanley Kubrick bu cümleyi kurduğunda kafasında ne vardı bilemiyoruz, ancak bu cümlenin günümüzde genel sinema anlayışının dışında kalan, avangart filmler çeken yönetmenlerin filmografilerini açıklamakta kullanılabileceği son derece bariz. Bazı yönetmenleri belirli bir akım içerisinde değerlendirmek kolaydır. İsminin hemen altında “Italian Neo-Realism” yazan bir yönetmen için yapacağınız eleştirinin kapsayacağı alan önceden belirlidir, ancak bazı yönetmenlerin yanında herhangi bir akım ya da dönem ibaresi bulunmaz. Onlardan birisi de İngiliz yönetmen Ben Wheatley.

45 yaşındaki İngiliz yönetmen Ben Wheatley, genel olarak çıkardığı politikacı mezunlarla tanınan Haverstock School’dan mezun. Sonraları eşi olacak olan Amy Jump ile de bu okulda tanışmış. Sektöre yaptığı kısa filmler ile giren Ben Wheatley, bu filmleri Youtube’un yanısıra eşi ile birlikte açtığı “Mr. and Ms. Wheatley” blogunda paylaşmayı tercih etmiş. Okul yıllarından itibaren video oyunlarına, sinemaya, edebiyata ve müziğe duyduğu ilgi, sinemadan önce kısa filmlerle ve video oyunlarıyla çeşitli denemeler yapmasını kolaylaştırmış.

Internette Ben Wheatley ve filmleri hakkında fazlasıyla yazı bulunuyor. Farklı ilgi alanları ve filmleri ile pek çok sinema eleştirmeninin ve muhabirin ilgilisini çekiyor. Filmlerinde konuşulacak çok fazla şey olduğu gibi Ben Wheatley’nin de konuşabileceği çok fazla konusu var. Bu açıdan ister istemez Quentin Tarantino’yu andırıyor Wheatley. Ancak onu diğer tüm yönetmenlerden ayıran çok önemli bir unsur var: Kaos.

Ben Wheatley filmografisi kaos kavramı üzerine kurulu. Wheatley, çektiği her filmde kaotik bir durum altında belli başlı ilişkilerini sürdürmeye çalışan insanların hikayelerini anlatıyor. Wheatley’nin tek kavram üzerine inşa ettiği ve 2017 yılı itibariyle 6 uzun metraj filmi içerisinde barındıran bu filmografi, kendisinden bahsettirmeyi hak ediyor.

Televizyon çalışmalarıyla adını duyuran Ben Wheatley, 2006’da Time Trumpet isimli BBC dizisinin 4 bölümlük senaristliğini üstlendi. The IT Crowd (2006), The Submarine (2009) ve The Double (2013) yapımlarıyla tanıdığımız Richard Ayoade’ın başrolde yer aldığı dizi yalnızca 6 bölüm sürdü. 2008’de Modern Toss adlı çizgi roman serisinin televizyon uyarlaması için yönetmenlik yapan Wheatley, aynı yıl başka bir dizi olan The Wrong Door için de yönetmenlik ve senaristlik yaptı. Yönetmenlik veya senaristlik yaptığı 3 yapımın da başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Ben Wheatley, 2009’da ilk uzun metraj filmi ile karşımıza çıktı: Down Terrace.

Bir aile ve “yoldaşlarından” oluşan eski bir cemiyetin yollarının suç dünyası ile kesişince başlayan çöküşünü konu alan film, Ben Wheatley’nin kaos kavramı ile ilk imtihanı. Daha ilk filminden kendi sinemasının temellerini atmaya girişiyor Wheatley. İnsan ilişkilerini bir zincir şeklinde ele alıyor ve eklenen karakterler ya da yaşanan olaylar bu zincirin zarar görmesine sebep oluyor. İlk uzun metrajında ise ailenin yanında zuhur eden hamile Valda’nın gelişi bu yıkımı hızlandırır. The Guardian’ın “düşük bütçeli kara komedi” manşetiyle sunduğu film, gişede büyük bir yara alsa da Rotten Tomatoes gibi internet sitelerinden aldığı olumlu eleştirilerle birlikte Ben Wheatley’nin tanınmasında büyük rol oynadı.

Down Terrace’ın gişede çakılmasına rağmen internette film hakkında övgülerle konuşulması, IFC Films’in dikkatini çekti ve 2011’de Ben Wheatley, Kill List adını verdiği ikinci uzun metraj filmi ile seyirci karşısındaydı. Down Terrace’ın yaklaşık yirmi beş katı bir bütçeyle çekilen film, gişe anlamında Wheatley için bir başka hayal kırıklığı oldu. İlk filminde hapisten çıkmış bir adamın aile yaşantısına geri dönme çabasını izlerken bu sefer eski bir uzman askerin o zorlu hayattan kurtulma çabasını izleriz. Ben Wheatley karakterleri asla başarılı olamazlar. Karakterlerin isteği ve çabası hangi doğrultuda olursa olsun kaos bir şekilde onların önünü kesecektir. 2011’de British Independent Film Awards’a 8 dalda aday olan ve bunlardan birini kazanan Kill List, 31. İstanbul Film Festivalinde seyirci karşısına çıkmıştı. Şiddet sahneleri ve “übermensch” ile bağdaştırılan altmetni sebebiyle film, 2011’in en cesur yapımlarından birisiydi. İlk filmi ile internette oldukça ünlü bir yönetmen haline gelen Ben Wheatley, bu filmi ile uluslararası film festivallerinin kapılarını da aralamış oldu.

Bir yönetmen olarak neler yapabileceğini kanıtlamaya başlayan Ben Wheatley, her filminde sıradan insanları sıkıcı ilişkilerinden çıkarıp, kaotik durumlar altında vereceği tepkileri ölçmeye başlar. Belirli bir disiplin altında sanatını sürdürmesi kısa sürede bütün dünyanın dikkatini çekecektir. 2012, Ben Wheatley’nin kariyerindeki en yoğun yıldı. İlk olarak Sightseers ismini verdiği yol filmini vizyona girdi. Film; Badlands, Natural Born Killers, Bonnie and Clyde gibi filmleri andırır bir yapıyla şiddet dolu bir çifti anlatıyordu. İngiliz eleştirmenler ise filmin üzerine Nuts in May üzerinden gitti. Bir diğer ünlü ingiliz yönetmen Mike Leigh’in 1976 yapımı Nuts in May ile benzer içeriğe sahip Sightseers, özellikle internet ortamlarında çok uzun eleştiri yazılarına konu oldu. Bu filme kadar daha çok yerleşik düzen içerisinde kaosun varoluşunu ele alan Wheatley, bu film ile kaos kavramını yollara taşıdı ve filmlerindeki pasif unsur ister istemez aktif hâle geldi. Filmin kuruluşundaki zincir halkalarından birisi olan kaos, zincirin kendisi oldu. Cannes Film Festivali’nde gösterilen filmin yapımcı koltuğunda Edgar Wright otururken başrol oyuncuları Alice Lowe ve Steve Oram aynı zamanda filmin senaristleri olarak karşımıza çıktı.

 

Çektiği yol filminin aynı zamanda sinema tarihinin belirli bir genre’ına karşı saygı duruşu niteliğinde oluşu, filmin gişe başarısında ve 2012’deki festivallerin vazgeçilmez filmi oluşunda büyük rol oynadı. Aynı yıl, Ben Wheatley başka bir projede daha yer aldı: The ABCs Of Death. 26 farklı yönetmenin kısa filmlerinden oluşan bu antoloji, gerek internette gerekse gişede hiçbir başarı yakalayamadı. Ben Wheatley, seçkide “U is for Unearthed” başlığı altında bir vampir hikayesi anlatmıştı. Neredeyse her filmde birlikte çalıştıkları Michael Smiley, 2012’de bu projede yeniden Ben Wheatley ile çalışma şansı buldu.

Ben Wheatley ile tanışmam 2013 Filmekimi’ndeydi, “A Field in England” adını verdiği 4. Uzun metrajı yalnızca kendi filmografisi için değil, 21. Yüzyılın en iyi filmlerinden birisiydi. 17. Yüzyılda İngilitere’de bir grup savaş firarisini anlatan film, dönemin sosyal yapısı ve tıp tarihinden sunduğu bilgiler ile Wheatley sinemasındaki o kaotik atmosferi dönem sineması ile buluşturuyor, izleyicisi 17. Yüzyıl İngilteresinde benzersiz bir yolculuğa çıkarıyordu. Filmin animasyonlarında ise “Youtuber” olarak tanınan Cyriak isimli kullanıcının bulunması, Ben Wheatley’nin yıllar sonra bile bütün gününü internet ortamında geçirdiğinin en büyük kanıtıydı.

The Guardian’ın Cultural Highlights röportajı için ilgi alanları hakkında uzun bir konuşma gerçekleştiren Ben Wheatley’nin, A Field in England’ı çekerken tamamıyla ilgi alanlarının etkisi altında kaldığı ortada. Akira Kurosawa’dan ve Takashi Miike’ten övgüyle bahseden Wheatley’nin filmi incelendiğinde Japon sinemasından beslendiği bariz bir biçimde ortaya çıkıyor: Kırsalda yolculuk eden ve birbirine güvenmeyen bir grup erkeğe Kurosawa ve Miike filmlerinde rastlamak mümkün. A Field in England’ın müziklerinde yer alan isim Blanck Mass ise Ben Wheatley’nin kendi keşfi.

A Field in England sayesinde yapabileceklerini fazlasıyla kanıtlamış olan Ben Wheatley, yeniden BBC televizyonunun ilgisini çekti ve Doctor Who’yu yönetmesi istendi. 2014’te Wheatley, iki Doctor Who bölümünün yönetmenliğini üstlendi. 12. Doktor Peter Capaldi ile çekilen bu iki bölümün isimleri ise Deep Breath ve Into The Dalek.

Bir İngiliz yönetmen olarak Ben Wheatley, 2015 itibariyle BBC, The Guardian gibi İngiliz popüler kültürünün merkezi hâlindeki kurumların ilgisini yeterince çekmişti. British Film Institute’ün katkılarıyla 2015’te bir J.G. Ballard (James Graham Ballard) romanı uyarlaması olan High-Rise ile karşımızdaydı. İnsanlığın gökdelenlerde yaşadıkları kat üzerinden sosyal bir statü kazandığı film, Ben Wheatley sinemasındaki kaos kavramı için biçilmiş kaftandı. Her distopyada olduğu gibi High-Rise da alt sınıf dediğimiz toplumun ayaklanma mücadelesini konu ediniyordu. Filmin yönetmen kolduğunda Wheatley otururken filmin senaristliğini ise eşi Amy Jump üstlenmişti. Filmin elle tutulur çok az kısmı vardı. Bunlardan birisi müzikleri Clint Mansell’ın hazırlaması, filmi akıllarda bırakan bir diğer kısım ise oyuncu kadrosu. Tom Hiddleston, Jeremy Irons başta olmak üzere oldukça zengin bir oyuncu kadrosuna sahip yapım bu sefer gerek gişede gerekse eleştirilerde büyük bir hayal kırıklığı yarattı ve Ben Wheatley’nin hızla yükselen kariyerinin büyük bir yara almasına sebep oldu. Ancak Ben Wheatley, bu filmden sonra dahi dünya sinemacılarının ilgisini çekti.

36. İstanbul Film Festivali’nde de ana seçkide gösterilen “Free Fire”, yanlış giden bir silah pazarlığının Ben Wheatley tarzınca bir filme bürünüşü… Ben Wheatley’nin film ile ilgili bir röportajında “Film setini ilk olarak Minecraft’ta kurdum.” Açıklaması, aynı A Field in England’ta olduğu gibi son derece özgün bir yapımla karşı karşıya olduğumuzun habercisiydi. Yapımcı koltuğunda Martin Scorsese’nin oturmasıyla büyük beklenti yaratan film, Ben Wheatley sinemasının bir özeti niteliğinde: halinden memnun karakterler, bir dakikalık şüphe ve filmin bitimine kadar asla bitmeyen kaos. BBC yapımı Peaky Blinders dizisinde izlediğimiz Cillian O’Murphy ile 2015’te Guy Ritchie’nin The Man From U.N.C.L.E. filminde izlediğimiz Armie Hammer’ı buluşturan film, seyircisine nefes bile aldırmayan bir aksiyon vaadediyordu ve bunu fazlasıyla başardı.

Ben Wheatley için kullanılabilecek çok fazla sıfat var. Her şeyden önce tam bir internet nerd’ü. Bilgisayar oyunları, eski filmler, çizgi romanlar gibi konularda inanılmaz bir bilgiye sahip. Oluşturduğu sinema dili de ister istemez bu altkültüre hizmet ediyor. Jack Kerouac’ın On The Road’da bir araya getirmeye çalıştığı o Amerikan altkültürü, internet çağı ile birlikte Ben Wheatley sinemasında yeniden bir anlam kazanıyor. Wheatley’nin gelecek projeleri nedeniyle hakkında daha sıkça yazılıp çizileceği yadsınamaz bir gerçek.

kategori:
seçki

ilgili