
Perdede zamanı / süreyi sezgisel olarak kavrayan, yani kendi olabilen, gülümseyen ve yaşamı kutsayan bir film var. Tıpkı Benjamin Button karakteri gibi. İşte ‘karakter hikayenin kendisidir’ söylemine şahane bir misal.
The Curious Case of Benjamin Button¹, F. Scott Fitzgerald’ın 1921de “Tales of the Jazz Age” başlığı altında yayımladığı kısa hikayelerinden biri. Eric Roth’un bu hikayeden sinemaya uyarlayarak senaryosunu yazdığı, David Fincher’ın yönettiği film, I. Dünya Savaşı’nın bittiği gece dünyaya yaşlı gelen ve bebekken ölecek olan Benjamin’in hikayesini anlatıyor.
Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi naiflik tuzağına düşmeye yakın dursa da gereksiz oyunlara başvurmadan zamanı ve yaşamı algılayışımızdaki tek düzeliği anlatan samimi bir film. Yan temaları ve karakterleri çeşitlendirse bile ana izleğinden sapmayan, çok güçlü görsel dile sahip; heyecan verici bir sinema eseri.
Film, Daisy’nin (Cate Blanchett) ölüm döşeğinde anlattığı bir anıyla açılıyor: Yıl 1918. New Orleans tren istasyonunun açılışında “güneyin en iyi saatçisi” kör Bay Gateau kendi yaptığı dev istasyon saatinin perdesini açar. Benjamin Button (Brad Pitt) izleyiciler arasındadır. Gateau zamanın tersine işleyen bir saat yapmıştır. Kendi oğlu dahil savaşta ölenlerin böylelikle geri gelmesi için zamanı geriye almak ister saatçi. Açılıştan sonra gider, yok olur. Söylentilere göre ya ölmüştür ya da denize açılmıştır. Savaş saatini geriye almak isteyen bir adamla başlayan film yaşamın kendisini kutsamaya başlayacaktır.
Film Amerika’da, çatışması olmadığı öne sürülerek eleştirildi. Oysa ana çatışma, karakterimizin dış dünyayla değil birebir kendi varoluşuyla olan çatışması. Üç yıllık bir hayat tecrübesine sahipken doksanlarında birinin bedenine sahip olmak, ilk gençlik yıllarındayken aslında seksenlerinde olmak. Yeterince güçlü bir çatışma değil mi? Ortalama bir hayat hikayesinde yaşanabilecek hemen hemen her şeyi yaşıyor Benjamin Button. Belki de fazlasını. O, hem herhangi biri hem değil.
Benjamin’in doğumundan ölümüne dek çok uzun bir zaman dilimine tanıklık ediyoruz. Süre uzun olmasına rağmen hikaye dağılmıyor. Bunda karakterin çekiciliği ve “tuhaf” varoluşuna rağmen bizi gerçekten orada bir yerde yaşadığına inandırıyor olması en büyük neden. Fincher da Pitt de işini iyi yapıyor.
Sözünü ettiğimiz yan karakterlerin çeşitliliğini ise şöyle okumalı: film Benjamin Button özelinde yaşamın kendisini anlatmayı dert edindiği için, yok saydığımız, ötelemek istediğimiz her karakter yan tema olarak yerini alıyor. I. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda New Orleans’ta mucizelere inanan dindar anne (Taraji P. Henson), onu ucube gibi doğduğu için sokağa bırakan bir baba, dövme sanatçısı olmayı düşleyen militarist ruhlu kaptan, heyecanla savaşa katılan, her şeyden çok Amerika’yı seven Cherokee yerlisi… Ve kadere inanmaya meyilli, sakatlanan bir balerin (Cate Blanchett). Kimseyi kimseden ayırmıyor Benjamin, olan biteni farkında olsa da kimseyi yargılamıyor, taraf tutmuyor bir yerde. Tam burada parantez açıp Benjamin Button’un bir Fitzgerald karakteri olduğunu düşünürek ona “kayıp kuşak” diyebiliriz belki. Rusya’da bir ingiliz ajanının karısı Elizabeth Abbott (Tilda Swinton)’la tanışıyor Benjamin. Elizabeth ona çayın demlemenin usulünü göstermeye niyetlenince: “Ben çayın sıcak olmasının yeterli olduğu bir yerden geliyorum” diyor. Elizabeth onu votka ve havyarla tanıştıran, ilk aşk yaşadığı kadın olarak kişisel tarihindeki yerini alıyor. Abbott, Pearl Harbour saldırısının hemen ardından 8 aralık 1941de not bırakarak gidiyor.
Benjamin zamanın tersine yüzer gibi görünse de kendi zamanında akıp giderken, bu karakterlerin hepsiyle ve daha görmediğimiz birçoğuyla karşılaşıyor. Günlüğünde, karşılaştığı insanları anlatırken şöyle diyor: “Dilleri, derilerinin rengi farklıydı ama hepsinin ortak bir noktası vardı: hepsi her gece içiyordu.”
Benjamin dünyayı geziyor, kızına kartlar atıyor. Günlüğünün, kızına yazdığı sayfalarında şöyle diyor: “Dilerim farklı düşünen birçok insanla karşılaşırsın, dilerim çok gezersin, dilerim gurur duyacağın bir hayatın olur. Durup baktığında öyle olmadığını görürsen, dilerim sıfırdan başlayacak gücün olur.”
Benjamin karakteri hayatın anlamını aşkta aramadığı için aşkın ön planda olması filme zarar vermiyor. David Fincher atmosfer yaratmadaki başarısını yine gösteriyor. Kate Blanchett ve Brad Pitt gayet iyi oynuyorlar. Perdede nispeten az görünse de Benjamin’in annesi rolündeki Taraji P. Henson ise harika bir iş çıkarmış. Atmosfer gerektiren filmlerde teknik çok önemlidir. Dolayısıyla görüntü yönetimi, Pitt’in değişen bedenine hayat veren özel efektler, Blanchett’ı yaşlandıran makyaj çok çok başarılı. Tuhaf birinin hayat hikayesinin sıradanlığını, insan hayatının basitliğini anlatırken yaşamı olumlayan bir film var karşımızda.
Şöyle bitirelim; Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi yaşam üzerine bir güzelleme.
1: http://www.readbookonline.net/read/690/10628/
