bakınız

Run Benjamin Run

| Yorum Yok

benjamin-button-sayfa.jpg

İnsanlar doğar, büyür ve ölür. Peki, biri yaşlı olarak doğsa ve hayatına gençleşerek devam etse?

Bu zihin açan, parlak fikrin babası Scott Fitzgerald. Bu fikirden yola çıkılarak ortaya çıkardıkları film ise; 6 şubatta Türkiye’de de gösterime girecek olan The Curious Case of Benjamin Button. Sinemada böylesi yaratıcı fikirler nadiren ortaya çıkıyor. Fakat bugüne kadar ne güzelim fikirlerin hebâ olduğuna tanıklık ettiğimizden, David Fincher ismi içimizi rahatlatmıştı… filmi seyredene kadar.

Öncelikle filmin, Fitzgerald’ın hikayesindeki gibi gelişmediğini belirtelim. Hatta anafikir bile, herhalde görsel zeminde problem yaratacağından revize edilmiş. Fitzgerald’ın Benjamin karakteri konuşan, huysuz, yaşlı bir adam olarak doğarken, Fincher’ın Benjamin’i yaşlı görünümlü bir bebek olarak karşımıza çıkar. Bu uyumsuzluk yüzünden maraz çıkaracak değilim; çıkarmadım da. Şevkle filmin bir yerlere gelmesini bekledim.

Filmin geleceği ya da gideceği hiçbir yer olmadığını ancak kısmet kavramıyla tanıştırıldığımızda hissettim. Ama kısmet kavramını şimdilik kenarda bırakalım. Her şeyden önce beni allak bullak eden durum, filmin aslında Benjamin Button’un tuhaf hikayesi olmadığı; daha ziyade Benjamin Button’la aşk yaşayan kadının tuhaf hikayesi olmasıydı. Herhangi bir insan bile Fitzgerald’ın bu yaratıcı fikrini duyduğunda aklına onlarca şey gelir ve heyecanlanır. İşte film ‘o’ heyecandan zerre nasibini alamamış. Böyle bir fikri alıp bir aşk hikayesine indirgemek ayıptır. Ya da böylesine bir aşk hikayesine indirgiyorsan iki buçuk saat sündürmek ayıptır; boş konuşmaktır.

Artık ya Eric Roth ya da David Fincher filmin bir şey  söylemediğinin baskısını o kadar hissetmiş olacaklar ki, içine kader-kısmet gibi klişe bir altmetin (!) döşeme ihtiyacı hissetmişler. Daisy karakteri sayesinde tanıştığımız bu kavram, filmin ilerleyen sahnelerinde yine Daisy karakterinin trafik kazası geçirmesi bizlere aktarılırken pekiştiriliyor. Benjamin Button’un bu kazayı anlatışında, Lola Rennt (Koş Lola Koş) filminin belkemiğini aynen filme entegre etmekte bir beis görmedikleri çok ortada.

Her şey bir yana, filmin bu kadar kötü olmasının temel suçlusu senarist Eric Roth; ya da yapımcıların kendisine verdikleri sipariş! Benjamin Button’un hemen her karesinde bariz bir Forest Gump yaratma çabası var, fakat Forrest Gump’ın kumaşından çıkan elbise Benjamin Button’a dar geliyor. Ayrıca bu benzerlik sadece karakter yaratmada değil, film içerisindeki pek çok trükte de kendini gösteriyor. Yıllar evvel Türkiye’deyken seyrettiğim ve artık unuttuğumu sandığım Forrest Gump’ın pek çok karesini, film boyunca hatırlama fırsatı buldum.

Fincher’ın yarattığı bu dünyanın heveslisi elbette çok çıkacaktır. Geceleri yatağa yattığında, sadece aşk hayalleri kuran ve gündelik hayatlarını bu hayaller sayesinde kotarabilen seyirci, bu filmi de ufuk açıcı bulabilir. Fakat nazarımda, Benjamin Button harcanmış bir hikaye olarak raftaki yerini almıştır.

O çok beğendiğim iki oyuncu Brad Pitt ve Cate Blanchett’ı izlemek bile iki saat kırk dakikayı doldurmaya yetmemiş olsa da, The Curious Case of Benjamin Button sadece Blanchett’in küçük oyunlarındaki yaratıcı sentezini bir kez daha takdir etmemi sağlamıştır. İki oyuncunun bir araya gelişi keşke bu filme rast gelmeseydi.