Berlin Alexanderplatz: Kotarılamamış Trajik Bir Öykü

Online İstanbul Film Festivali'nin değerlendireceğimiz ilk filmi Berlin Alexanderplatz...

Salgından ötürü iptal olan 39. İstanbul Film Festivali, 15 filmden oluşan seçkiyi, çevrimiçi bir biçimde izleyiciye sunuyor. 15 filmlik seçkinin ilk filmi Berlin Alexanderplatz.

2020 yapımı Alman filmi, Alfred Döblin‘in aynı isimli romanından, Fassbinder’in 1980 yapımı dizisinin ardından tekrardan uyarlandı. Filmin yönetmenliğini, Shahada ve Wir Sind Jung. Wir Sind Stark filmleri ile tanıdığımız Burhan Qurbani üstleniyor. Senaryo yazımında ise Burhan Qurbani ile birlikte daha öncede çalışan ve Dark dizisinin senaristlerinden olan Martin Behnke ve Burhan Qurbani yer alıyor. Filmin başrollerini; Welket Bungué, Albrecht Schuch ve Jella Haase üstleniyor.

Film, Gine-Bissau’dan yasa dışı bir şekilde ayrılan ve Almanya’da hayatta kalmaya çalışan Francis isimli bir göçmenin yaşadıklarını konu ediniyor. Francis, dürüst ve ahlaklı bir kişiliğe sahip… Almanya’da kaçak bir şekilde yaşayan Francis’in hayatı, bir uyuşturucu satıcısıyla tanışmasının ardından tamamen değişiyor. Francis’in yaşamı 5 bölüm ve bir epilog olmak üzere toplam altı bölümde anlatılıyor.

Almanya’da kendisi gibi yasadışı bir biçimde çalışan diğer insanlarla birlikte yaşayan Francis, filmin başlarında gayet dürüst ve ahlaklı bir portre çiziyor. Diğer göçmenlerle yaşadığı sorundan ötürü işten kovulan Francis’e uyuşturucu satıcısı Reinhold sahip çıkıyor. En başta uyuşturucu ticaretine karşı gelen Francis, mecbur kaldığından Reinhold’la birlikte çalışmaya başlıyor. Francis’in uyuşturucu ticaretine başlama sürecinin biraz hızlı olduğunu düşünüyorum. Daha derinlikli birtakım olaylarla Francis’in başka çaresinin kalmamasını görmek isterdim.

Filmi toplamda altı bölüm olarak ele almak gerekiyor. İlk üç bölüm, tempo, hikayenin gidişatı ve karakterler arasındaki bağ bakımından harika bir biçimde bizlere sunuluyor. Bu öykünün, neden trajik bir anlatı olacağının altyapısı sağlam bir biçimde kuruluyor. Lakin yönetmen kalan üç bölümde, o trajik hikayeyi sonuca bağlamakta zorluklar yaşıyor. Filmin ilk üç bölümünde neredeyse hiç olmayan tempo sorunları baş gösteriyor. Bazı noktalarda hikaye koşarken, bazı sahnelerde emekleyemiyor bile. Anlatılan, bizlere gösterilmeye çalışan hikaye ile görüntü tam uyuşmayınca, filmin tempo sorunları başlıyor. Özellikle son bir saatte daha fazla gördüğümüz bu tempo sorunu, filmin ritmini fazlasıyla etkiliyor. Son bölümlere yaklaşıldıkça daha ağır ve kasvetli bir tempo ile karşılaşmayı beklerken, film bize bunu sunmuyor. Bazen çok hızlı bir şekilde derdini aktarırken, bazı sahnelerde gereksiz bir duygu sömürüsüne kaçıyor.

Filmin temelinde olan metaforik anlatımı da göz ardı etmemek gerekir. Francis’in öfkelendiği, duygu durumunda değişikliklerin yaşandığı sahnelerde, karşımıza bir boğa çıkıyor. Boğanın öfkesi dindirildiğinde, Francis’te yavaş yavaş sakinleşmeye başlıyor. O sahnelerde gördüğümüz kadarıyla, Francis’in ipleri en başından beri Reinhold’un elinde… Reinhold ve Francis’i boğa ile gördüğümüz tüm halüsinasyonlarda Reinhold, Francis’i sakinleştiriyor ve ardından boğa da sakinleşiyor.

Film; ırkçılık, yoksulluk ve çifte standart gibi sosyal problemler üzerinden hikayesini anlatırken, başka bir sosyal problemin de perdeye yansımasında önemli bir rol oynuyor, lakin bunun farkında bile değil. Filmdeki tüm kadın karakterler bir seks objesi. Karakterler ne kadar kendi özgürlüklerini almış gibi gösterilse dahi, bizlere çizilen kadın portresi sözde özgür kadın perspektifini aşamıyor. Diğer Transseksüel, siyahi ve eşcinsel karakterlere yer vererek ve anlamsız bir kıyaslama yaparak, kadınları nispeten daha özgürmüş gibi göstermeye çalışsa da hikayedeki kadın karakterler, fazlasıyla yüzeysel ve iki boyutlu olmaktan kurtulamıyor. Kendisine saygı göstermeyen, erkeklere fazlasıyla bağlı ve itaatkâr kadınlar bizlere sunuluyor. Ortamdan kaynaklı bazı kadın karakterler, böyle kişiliklere sahip olabilir fakat tüm kadın karakterlerin böyle yansıtılmış olması, üzerinde durulan diğer sosyal sorunların da içini boşaltıyor. Bizlere sunulan sosyal problemden bir diğeri ise ırkçılık. Francis’in goril kılığına girdiği sahne de bundan önceki goril muhabbetlerinin yaşandığı sahneleri boşa çıkarıyor. Goril ve maymun muhabbetlerini fazlasıyla ırkçı bulan Francis’in, goril kostümü giymesi hiçte tutarlı bir hareket değil.

Reinhold’un Mieze’yi hiç tanımamasına ve görmemesine rağmen telefon numarasını nasıl bulduğunu film bizlere göstermiyor. Filmin en önemli sahnelerinden biri olmasına karşın, orada yaşanılan karşılaşmanın arka planını biz seyircilerin öğrenmesi gerekirdi. Tesadüfi bir karşılaşma olmadığını biliyoruz, fakat Reinhold’un Mieze’ye nasıl ulaştığını bilmiyoruz. Bu da filmin gerçekçiliğine ağır bir darbe vuruyor.

Mieze ve Francis’in tutkuya dönüşen aşkı seyirciye iyi bir biçimde aktarılamadı. Birdenbire alevlenen bu ilişkinin derinliğini hiç hissedemedik. Hikayedeki trajedi kısmının seyirciye tam manasıyla geçmesi adına, bu aşk çok önemli bir unsura sahip. Fakat bizlere sunulan aşk hikayesi, fazla yüzeysel. Bir sahneden, öbür sahneye geçtiklerinde, akıl almaz bir tutku ile birbirlerine aşık olduğunu anlıyoruz. Aralarındaki aşkın arka planının bizlere sunulmamasından ötürü, filmin sonlarında yaşanılan trajik olaylar, seyirciyi tam manasıyla etkileyemiyor.

Francis’in hikayesini bizlere sunan bu film, yönetmenlik bakımından kusursuza yakın. Plan sekans çekimler, duyguları seyirciye aktarma açısından çok doğru sahneler tercih edilmiş. Çok uzun olmasa da 1-2 dakikalık o sahneler, karakterlerin hislerini bizlere çok iyi yansıtıyor. Kameranın, karakterlerin etrafında 360 derece döndüğü sahneler ise seyircide sanki oradaymış hissi uyandırıyor. Filmdeki karanlık atmosferle birlikte, birçok iç açıcı sahne de yer alıyor. Görüntü yönetmenliği bakımından da film gayet iyi. Francis’in kolunun kesik olduğu ve bizim o kesikliği gördüğümüz sahneler harika duruyor. Lakin senaryo için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. 5 ana bölümden ve bir epilogdan oluşan bu film, ikili ilişkileri yansıtma açısından yüzeysel kalıyor. Karakterler arasındaki ilişkinin kötü yansıtılmasından ötürü film, vermek istediği duyguyu tam anlamıyla seyirciye ulaştıramıyor.

Film, oyunculuklar yönünden gayet yeterli. Hem Francis karakterine hayat veren Welket Bungué hem de Mieze karakterini canlandıran aktris Jella Haase’nin performansları gayet yeterli. Fakat Reinhold performansıyla Albrecht Schuch, muazzam bir oyunculuk ortaya koyuyor. Ezik bir karaktermiş gibi gözüken lakin tüm ipleri elinde tutan Reinhold’u bu kadar iyi, çok az aktör canlandırabilir. Psikopatlık derecesinde psikolojik sorunları olan Reinhold karakterine hayat veren Albrecht Schuch, System Crasher filminde de gayet iyi bir performans sergilemişti. Schuch’u ilerleyen yıllarda daha büyük yapımlarda görebiliriz.

Yönetmenlik açısından gayet iyi dursa da senaryodaki eksiklikler ve ikili ilişkilerin yüzeyselliğinden ötürü film, gerçek potansiyelini ortaya koyamıyor. Benim filme puanım; 70/100.

Bir sonraki filmin incelemesinde görüşmek üzere.

kategori:
izlenim

ilgili