Berlinale 2020 Günlükleri – 1

Berlinale 2020'de farklı türlerdeki filmler arasında bir gezinti...

Yazarımız Ali Yaşar Tuzcu, Berlinale 2020’de izlediği filmleri iki bölüm halinde değerlendirdi. İlk bölümde First Cow, Undine, Persian Lessons, Siberia, Charlatan filmleriyle ilgili görüşlerini yayınlıyoruz.

First Cow (Kelly Reichardt)

Reichardt, Certain Women ve Meek’s Cutoff gibi kayda değer filmleri sebebiyle oldukça sevdiğim bir yönetmen. Dolayısıyla, First Cow benim için çok heyecan verici bir filmdi. Vahşi Batı’da iki erkeğin arasında gelişen bir arkadaşlığın hikayesini aktaran film, William Blake’den bu bağlamdaki bir alıntıyla başlıyor. Bu iki arkadaşın yan yana uzanan iskeletlerinin günümüz Oregon’unda ormanda yürüyüşe çıkan bir kadın tarafından bulunmasıyla devam ediyor First Cow. Aslında bu nokta Reichardt’ın filme yaklaşımıyla ilgili çok kilit bir rol oynuyor. Alia Shawkat’ın canlandırdığı karakterin bu iskeletleri bulduğu sahne biraz da yönetmenin kendisini hatırlatıyor. Reichardt tarihsel anlatıya girdiği noktada adeta bir antropologun hassasiyetiyle yaklaşıyor hikayeye. Aslında bir sınır bölgesi hikayesi olan film, Amerika’nın kapitalizm mabedine dönüşme sürecini erkeklik ve arkadaşlık üzerinden ele alıyor.

Karakterlerin ve aralarındaki ilişkinin gelişimi süreci yoluyla insanlar arası iletişimin nasıl finansallaştığını gösteriyor film. Maryland eyaletinden gelen aşçı Cookie ve Çin’den göç eden King Lu’nun arasındaki ilişki, hem bölgedeki cinsiyet çizgilerinin netliği üzerinden gelişen homososyalliği hem de Cookie’nin süt çalarak yapmak istediği kurabiyelerin King Liu tarafından bir kazanç kaynağına dönüştürülmesini anlatıyor. Bu bağlamda kapitalizmin sermaye ve kazanç odaklı ilk örneklerini resmeden filmler bulmak çok zor olmasa da kırılgan bir erkekliğin ve arkadaşlığın üzerinden bunu yapan çok fazla film olduğu kanısında değilim. Reichardt’ın filmini güçlü kılan en önemli unsur da ilk defa erkeklere yönelttiği kamerasının bu homososyal ilişkiye attığı derinlikli ve çok katmanlı yaklaşım bana göre.

Undine (Christian Petzold)

Petzold Almanya’da çok önemsenen yönetmenlerin başında geliyor. Geçen sene yine Berlinale’de izlediğim filmi Transit ve birkaç sene önce gördüğüm Barbara aslında çok da beğendiğim işler sayılmaz. Gündelik olan ve kültürel bellekte yer edinen arasındaki gelgitlere odaklanmayı seven yönetmenin bu filmi için de aynı itkiye sahip olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bir ayrılık hikayesiyle başlayan film, Undine isimli karakterin ayrılmak üzere olduğu erkek arkadaşını ayrılırlarsa öldürmek zorunda olduğunu söylemesiyle ana gerilim noktasını yaratıyor. Undine isimli suda yaşayan ve sevdikleri onlardan ayrıldığında onları öldüren kadınların mitolojisinden besleniyor film. Bu anlamda Undine’nin şehir gelişimi alanında Berlin’de ders veren bir tarihçi olması da mitolojiden beslenen bu hikayeyle örtüşüyor.

Filmin en büyük sıkıntısı da tam anlamıyla bu örtüşme noktaları. Ayrıldığı sevgilisi Johannes; Undine ve yeni sevgilisi arasında gidip gelen bir kötü çocuk klişesinden öteye geçemiyor. Undine’yle tanışıp hemen ardından onunla çok güçlü bir ilişki kuran Christoph’un da dalgıç olması hiçbirimizi şaşırtmıyor. Bu iki erkekliği siyah-beyaz bir çerçeveye oturtan film, bütün referanslarını göstere göstere kuruyor. Sırtını mitolojiye dayaması sebebiyle, bu karşıtlık üzerinden kurulan hikaye kimilerinin hoşuna gidecek olsa da bana alabildiğine basite kaçılmış bir anlatı hissi veriyor. Karakterlerin mitolojik referanslarının ötesine geçememesi ve filmin hiçbir yeniden bakışçı anlatı kurmaya çalışmaması benim için Undine’yi akılda kalmayacak bir film noktasında bırakıyor.

Persian Lessons (Vadim Perelman)

Almanya’da bir konsantrasyon kampında İranlı taklidi yaparak hayatta kalmaya çalışan Belçika asıllı Yahudi Gilles’in hikayesini anlatıyor film. Hayatta kalmasını sağlayan nokta da savaş bittikten sonra İran’a taşınıp bir restoran açmayı planlayan SS Yüzbaşı Klaus’un hayalleri oluyor. İki karakterin arasında gelişen oldukça hazmı zor ilişki, filmin bel kemiğini oluşturuyor. Hiç Farsça bilmemesine rağmen Klaus’a bu dili öğretmek zorunda olan Gilles’in olmayan bir dili yaratma süreci de filme ismini veren nokta zaten (Türkçesi Farsça Dersleri). Perelman basın görüşmesinde de dile getirdiği gibi Nazi fikrini biraz daha derinleştirmeyi ve de baskın olan zihin tutulması yaşayan rejim fikrini eşelemeyi hedefliyor filminde.

Hem Klaus’a hem de Gilles’e karakter olarak derinlik katmaya çalışan film, bu anlamda başarılı bir işe imza atıyor. Gilles’in sürekli olarak bu var olmayan dili geliştirme çabası ve hayatta kalma mücadelesi bizi ona yakınlaştırıyor ve Klaus’u onun gözünden keşfetmemizi sağlıyor. Filmin benim açımdan en kayda değer noktası Gilles’in yaratmaya çalıştığı bu var olmayan dil için referans noktasının kamptaki mahkumların kayıt defteri olmasıydı. Süreklilik içeren bir şekilde film, Yahudilerin hayatlarının ve isimlerinin ne denli değersiz kılındığını resmediyor. Bu süreçte, Gilles’in kayıt defterlerindeki mahkûm isimlerinden var olmayan bu Farsça’da kelimeler üretmesi, bir direniş biçimine dönüşüyor. Bir Nazi kumandanının fantezilerini alt üst ederek mahkumların isimlerine ikincil bir anlam kazandıran Gilles’in hikayesi filmin sonunda çok güçlü bir bütünlük yaratmayı başarıyor. İnsan isimlerinin numaralara ve numaraların yaratılan bir dil üzerinden tekrar kelimelere dönüşmesi filmin en güçlü noktası. Bütünüyle baktığımda sağlam bir tarihi dram olan Persian Lessons, kendine türde iyi bir yer edinmeyi başarıyor.

Siberia (Abel Ferrara)

Festivalde gördüğüm açık arayla en kötü iş! Gerçekten uzak durulması gereken bir film. Belki benim cinsiyet temsillerine olan hassasiyetimden kaynaklı olabilir ama Siberia benim son zamanlarda gördüğüm en cinsiyetçi işlerden biriydi. Arada bu kadar kötü olmasının sebebinin bilinçli bir karar olduğunu bile düşünmedim değil. Willem Dafoe’nun başrolünde olduğu ve bir erkeğin kendi geçmişiyle yüzleşmek için Sibirya’ya taşındığı/kaçtığı/sığındığı bir film aslında çok iyi olabilir diye düşünerek seçtim filmi. Ferrara’nın daha önce hiçbir filmini izlememiştim. Filmin kendisine gelecek olursak, en kayda değer noktası kelimelerle ifade edilemeyecek kadar kötü olması sanırım. Yine de elimden ve dilimden geldiğince filmin beni rahatsız eden noktalarını ifade etmek istiyorum.

Öncelikle Sibirya bir sığınma noktası olarak çok sorunlu. Ferrara’nın kendisinin de ifade ettiği gibi film, aslında bir ölçekte biyografik. Sibirya bir Soğuk Savaş fantezisi olarak hayatta kalma mücadelesi, sürgün ve kaybolmuşluk hissini temsil ediyor Amerikan kültürel belleğinde. Bu referansı sorgulamadan kullanmak oldukça sorunlu bir tercih. Bunun ötesinde Dafoe’nun canlandırdığı Clint karların ortasında bir kulübede barmen olarak çalışıyor. Western türüne bir atıf olarak görülebilecek bu seçim filmin eklemli bir anlatı oluşturma çabasını da gösteriyor bizlere. Clint’in psikolojik olarak babasıyla ve eşiyle geçirdiği yüzleşme süreçlerini rüya ve gerçeklik arasında göstermeye çalışan Siberia, ne ana karakterine ne de çevreleyen karakterlere bir derinlik katmayı başarabiliyor. Çölde geçen bir sahnesiyle egzotik ve kabile merkezli bir Doğu düşünü de eksik etmeyen film hem cinsiyetçi hem de oryantalist olmanın nasıl mümkün olabileceğini gösteriyor bizlere. Clint’in eşini histerik bir düş yüzeyselliğiyle resmederken, bütün kadın karakterleri bir fanteziden öteye taşımayan Siberia gerçekten akıllarda ne kadar kötü olduğundan başka bir detayla kalmayacak bir iş.

Charlatan (Agnieszka Holland)

Holland’ın bu filmi izlediğim ilk işiydi. Jan Mikolášek isimli şifacının biyografisi olan film, Sovyetlerin baskıcı rejimine yöneltilmiş bir eleştiri niteliği taşıyor. Geçen sene yönetmiş olduğu Mr. Jones filminde de Sovyet rejiminin baskıcılığını Gallerli bir fotoğrafçının gerçek hikayesi üzerinden anlatan yönetmenin yeni filmini de bu minvalde görmek mümkün. Filmin ana iskeletini Mikolášek’in olgunluk dönemi oluştururken, film flashbackler kullanarak karakterin bugünkü kişiliğini anlamamıza yardımcı olmaya çalışıyor. Filmin ismi olan şarlatan aslında Sovyet dönemi Polonya’sında Mikolášek’e takılmış bir lakap. Hastalarının idrarlarını ışığa tutup kontrol ederek ve onların şikayetlerini dinleyerek teşhislerde bulunan Mikolášek halihazırda var olan sağlık sektörüne bir tehdit olarak algılandığı için şarlatan olmakla suçlanıyor. Durduğu noktayı oldukça net belli eden Holland, bizlere Mikolášek’in şarlatan olmadığını göstermeye çalışan bir anlatı kuruyor. Tedavilerinin olumlu sonuçlara yol açtığı gösterilen Mikolášek, dini inancı üzerinden de adeta bir aziz gibi resmediliyor.

Babasına kafa tutup şifacı bir kadının yanında asistan olarak çalışmaya giden Mikolášek’in hikayesi, anlatı geliştikçe bizi ona yakınlaştırıyor. Film yer yer Mikolášek’in kontrol edemediği öfkesini resmederek ona karakter derinliği katmaya çalışsa da kurmuş olduğu Sovyet rejiminin baskısına direnen aziz karşıtlığında boğuluyor. Mikolášek’in öfkesini sadece görselleştiren ve nedenlerini anlamlandırmaya çalışmayan film, bu gizemli karakter yoluyla bir adanmışlık ve iyi niyet hikayesi yaratıyor. Neredeyse karikatürize bir iyinin kötüye karşı mücadelesini resmetmesi filmin en büyük zaafı olsa da Holland’ın Mikolášek portresi örtük bir feminizmle kayda değer bir film olmayı başarıyor. Filmle alakalı sürprizlere çok fazla dokunmamak adına bu noktayı çok eşelemeyeceğim fakat Holland’ın yarattığı portre Mikolášek’in erkekliğiyle ilgili gelgitlerini ve bu şifacı geleneğini bir kadından öğrenmesini bizlere göstererek dahi erkek anlatısına yenilikçi bir bakış atmayı başarıyor. Yer yer yaratmış olduğu karikatürize karşıtlığın altında ezilse de Charlatan genel hatlarıyla görmeye değer bir film.

kategori:
izlenim

ilgili