Billy Lynn’s Long Halftime Walk: Bizi Savaşa Geri Götür!

Ang Lee'nin yeni filmi savaşı ve yarattığı travmaları anlatıyor.

Ang Lee, Billy Lynn’s Long Halftime Walk ile bize, savaşı besleyen toplumsal yapıyı düşünmemizi, o mekanizmanın nasıl çalıştığını, seyirciye kahramanla özdeşleşme şansı tanımadan zor bir yoldan anlatıyor.

“Bazı hisler çoktu. İnsanı noksan kılıyor, yerine mıhlıyordu. Bazı anılar üzüyordu. Bazı geceler bazıları için fazla karanlıktı.” B. Nihan Eren / Kör Pencerede Uyuyan

1830 yılında Talleyrand, Baronte Baronu’na şunları yazar; “Kılavuzsuz ve pusulasız, bilinmeyen bir dünyaya doğru ilerliyoruz. Kesin olan bir tek şey var, her şeyin sonunda gemi kazaya uğrayacak.” (2) Bu kaza o günden beri kaç kez başımıza geldi artık sayamıyoruz bile. Bir biçimde suyun üstünde kalabiliyoruz. Bunda her şeyden çok kayıtsızlığımızın etkisi var gibi. Bu kadar gözyaşı ve acı ile dolu bir dünyada hala nefes alıyor olabilmemizin nedeni, gözümüzü kapama gücümüz. Ang Lee’nin son filmi Billy Lynn’s Long Halftime Walk işte bu kayıtsızlığımızı insanoğlunun başına gelebilecek olan en büyük kazanın, savaşın ekseninde anlatmayı deniyor.

Ben Fountain’in 2012 yılında yayınladığı ‘Billy Lynn’s Long Halftime’ (Billy Lynn’in Uzun Yürüyüşü) adlı kitabı, ABD’de önemli övgülere mazhar olması yanında, çeşitli ödüller kazanmayı da başardı. Ülkemizde Domingo Yayınevi tarafından “Bana Kahraman Olduğum Söylendi” ismiyle yayınlanan kitap, verilen türkçe isminin açıkça dile getirdiği gibi kahramanlık kültü ve onun toplum üzerinde etkilerini, bireylerin yaşamlarına dokunduğunda nelere yol açtığını göstermeyi amaçlayan ve bunu başaran bir roman.

Kitabın tanıtım yazısı aslında tüm olup bitenin kısa özeti gibi;

“Hepsi üç dakika sürdü. Irak’ta pusuya düşürülen Bravo takımı düşmanı bozguna uğratmayı başardı ve her şey Fox TV kameraları tarafından saniye saniye görüntülendi. Sadece saatler sonra birer Youtube fenomeniydi Billy Lynn ve silah arkadaşları. Uzaktaki savaşın kapılarına gelmesinden korkan -ve bundan korktukları için utanan- büyük ve kudretli Amerikan ulusunun kahramanlarıydı artık onlar. Bu durumda Bush yönetiminin onları yuvalarına geri getirip ülke çapında bir “Zafer Turu”na çıkarmasından doğal ne olabilirdi ki?
Bu turun son saatlerini anlatıyor Bana Kahraman Olduğum Söylendi. Dev bir stadyumda, yüzlerce spotun altında Amerika son bir kez kutsayacak Bravo’yu. Amigo kızlar onları azdırmaya, Hollywood film haklarını ucuza kapatmaya, nüfuzlu zenginler meselenin petrol değil demokrasi olduğunu onlardan duyup kefaret koparmaya çalışacak. Tüm bu “miş gibi” gerçekliği ve kitlesel hezeyan karşısında, hiç de benimseyemedikleri kahramanlıkları, hayli demlenmiş kafaları, kaybettikleri arkadaşlarının acısı ve coşmuş hormonlarıyla -çünkü henüz 20 bile değiller- baş etmek zorunda kalmış sekiz genç adamın hikâyesi bu.
“Yarın savaşa geri dönüyorlar”(3)

Ang Lee, imzasını attığı ‘Crouching Tiger, Hidden Dragon’ (Kaplan ve Ejderha / 2000), ‘Brokeback Mountain’ (Brokeback Dağı / 2005) ve ‘Life Of Pi’ (Pi’nin Yaşamı / 2012) gibi başarılı filmlerle adından her zaman söz ettirmeyi başaran bir yönetmen. Ben Fountain ve Ang Lee’nin, bu iki başarı öyküsünün, bir araya gelmesi durumunda tam da Hollywood’un sevdiği türden bir win-win (kazan-kazan) yaşanması beklenebilir. Halbuki Billy Lynn’s Long Halftime Walk filminin aldığı eleştirilere bakılınca ve gişedeki performansıyla bu başarı kazanılamamış görünüyor. Ben en sonunda söylemem gerekeni en başında söylemeliyim ki; filmi ve tutturduğu dili çok beğendim.

Savaş filmlerinden beklenen yoğun kahramanlık, vatanperverlik ya da tersine anti kahramanlık, savaş karşıtlığı gibi büyük cümleler üstüne giden bir filmle karşılaşmıyoruz. Bu bir hayal kırıklığı yaratıyor olabilir izleyicide. Savaş, askerler değil eleştirilen, bunları doğuran topluma yöneliyor eleştiri okları. Bu kendini ciddiye alanlar için bir filmde pek de görülmek istenecek bir durum değil elbette. Gözler önüne serilen ne askerlerin acıları, ne abla Kathryn (Kristen Stewart) karakteriyle dile gelen politik gerçekler, ne de Irak’a demokrasi götüren kahraman ABD ordusu, toplumun kahramanlarıyla/kurbanlarıyla yüzleşmekte gösterdiği tedirginlik.

“Bugün her şey, hangi biçimde gelirse gelsin, ilk önce parodi olarak ortaya çıkar. Ancak daha sonra, büyük çaba ve ustalıkla, bir şeyler parodinin ötesine geçmeyi becerebilir.” (4) diye yazan Roberto Calasso, adeta filmin de başarısının ve başarısızlığının formülünü bize sunuyor. “Toplum, harabedir, çünkü içinde dünyanın sesi, bu sesin durmak bilmez ve tüketici vızıltısı yankılanır”(5) Billy film boyunca bu vızıltıyı duyduğunu bizlere hissettirir. İlk sinema deneyimini yaşayan Joe Alwyn (Billy) bu duyguyu izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Diğer oyuncuların gösterişsiz oyunculuğu da filmin mesajını güçlendirmesine yardımcı oluyor.

Ang Lee’nin bizi alıştırdığı çok önemli bir özelliği var. Life of Pi’de zirve yapan ve kendini benzerlerinden ayıran bu özellik büyüleme yeteneği. Sıradan hikayeleri alıp büyüleyici bir masala dönüştürme gücü. En gerçekliğe yakın filmlerinden olan Lust Caution (Dikkat, Şehvet / 2007) bile bir noktadan sonra büyünün sınırlarına ulaşmayı başarır. Temelde yatan trajediyi size unutturmayı başaran sizi sihre inandıran bir yönetmendir Lee.
Billy Lynn’s Long Halftime Walk ile tam tersini yapıyor Lee. Büyüleyici bir hikayeyi , büyüden sihirden kısaca mitten arındırıp gerçeğe çeviriyor. Bildiği yolu aslında tersine doğru yürüyor. Zaman zaman Çavuş Shroom’un (Vin Diesel) olduğu sahnelerde Hint felsefesine bulaşsa da bu ölümün gerçekliği çarpıtma gücüne verilebilir. Ben Fountain’in incelikli anlatımından aldığı güce, yönetmenin ustalığı eklenince bir ulusun doğuşu gibi görünen yaldızlı bir olay birden bir ulusun çözülüşüne dönüşüyor. ABD mitolojisinden soyunmayı başaran bir film olmayı başarıyor. Billy Lynn’in Uzun Yürüyüşü, uzun bir yolculukla sizi, hala Hegel’in mi Schelling’in mi kaleme aldığı kesin olmayan “Alman İdealizminin İlk Sistematik Programı” adlı çalışmadaki o cümlenin kapısına getirip sizi bırakıyor: “Bildiğim kadarıyla daha önce hiç kimsenin aklına gelmeyen bir düşünceden söz ediyorum: Yeni bir mitolojiye sahip olmalıyız.”

Beyonce ve Destiny’s Child grubunun sahne aldığı bölümde film eleştirisinin de doruğuna çıkar. Adeta “Alkışın iniltisi kurbanın çığlıklarını boğar.” (6)

Trump’ın seçimleri kazanıp Başkan olduğu ABD tam da filmden bize yansıyan Noel, Amerikan futbolu, TV, Hollywood, Destiny’s Child gibi popüler kültür ikonlarının kendi mitinin dışında her şeyi değersizleştirdiği bir dünyayı resmediyor. Amerikayı Amerika yapan her şeyin bir parodiye dönüştüğünü görmek ve bunu en Amerikan olan şey; gösteri toplumu ile askerler üzerinden anlatmak filmin en büyük başarısı.
Karşımızda bir “Doğum Günü 4 Temmuz” (Born on The Fourth of July / 1989) yok. Artık savaşın yol açtığı felaketlere de söylemlere de sanırım hepimiz alıştık. Filmin çarpıcılığı da kahramanın o kayıtsızlık duvarına sıradan insanların rutinlerine çarpıp geri sektiği anda ortaya çıkıyor. Bu film savaş karşıtı veya savaş övücüsü filmlerden ayrılarak bambaşka bir yol açıyor kendine. Joseph Heller’in unutulmaz Madde 22 adlı romanını çağrıştıran film/roman kendine daha güçlü bir rakip seçiyor. Amerikan gösteri imparatorluğu.

“Tek bir açmaz vardı, o da Madde 22. Bu madde, insanın gerçek ve yakın tehlike karşısında kendi güvenliği için endişelenmesinin zihnin rasyonel bir süreci olduğunu belirtiyordu. Orr deliydi ve uçuştan men edilebilirdi. Tek yapması gereken uçuştan men edilmesini talep etmekti; ve bunu yapar yapmaz, deli olmadığı anlaşılacaktı ve başka görevlerde uçması gerekecekti. Orr’un başka görevlerde uçması için deli olması gerekirdi, aklı başında olsa uçmazdı; ama aklı başındaysa uçmak zorundaydı. Uçarsa deli demekti ve uçmak zorunda değildi; ama uçmak istemiyorsa aklı başındaydı ve uçmak zorundaydı. Madde 22’deki bu şartın mutlak basitliği Yossarian’ı derinden etkiledi. Saygıyla ıslık çaldı.”(7)

Andy Warhol’ün herkesin 15 dakikalığına da olsa ünlü olacağı tezini alttan alta hissettiren, her şeyin unutulacağını vurgulayan, kahramanlığın da gelip geçiciliğini yansıtan film, insanların ölüme koşarak gidişlerini unutulmaz bir biçimde anlatıyor. Onlarla birlikte siz de o arabaya biniyorsunuz. Bir ara Crack, kendilerine tahsis edilmiş limuzinin şoförüne, “Onlar bizi öldürmeden önce,” diyor, “bizi güvenli bir yere götür. Bizi savaşa geri götür.”

En büyük canavarın toplum denen mekanizmanın olduğu gerçeğini tekrar tekrar anlatmaya devam ediyor Ang Lee. Ponpon kıza birlikte kaçalım dediğinde, kızın gözlerine yansıyan bakış ve Billy’nin tabii ki şaka yaptım deyişi toplum karşısında bireyin tüm yutkunduğu ama söyleyemediği şeylerin bir toplamını da yansıtıyor. Bir başka benzer sahnede; basın toplantısında bir soru üstüne Bravo takımından bir askerin Barbar Conan’dan yaptığı alıntı kahraman algısını zorladığı için hemen soğuk bir rüzgar esmesine sebep oluyor: “Düşmanlarımı öldürmeyi ve kadınlarının ağıtlarını duymayı seviyorum”

Joseph Campbell’in unutulmaz eseri “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu”nu hatırlatan film kitabın tersine, kahramanın eve döndükten sonrasına çeviriyor kamerasını. Odysseus Penelope’ye kavuşmuştur ya sonra ne olmuştur? Odysseus olmasa da Billy yoldaşlarıyla, yurda dönüşünü sağlayan gemisine atlayıp Kirke’ye geri dönmüştür.

Carol Pearson “The Hero Within” adlı kitabında bu yolculuk için şöyle diyor: “Kahramanlar yolculuğa çıkar, ejderhalarla yüzleşir ve kendi gerçek benliklerinin hazinesini keşfederler. Bu görev esnasında kendilerini çok yalnız hissetseler de, maceranın sonundaki ödülleri bir birlik duygusu olur: kendileriyle, diğer insanlarla ve yeryüzüyle. Yaşam içerisindeki ölümle her yüzleşmemizde ejderhayla yüzleşiriz ve yaşamamaya karşı yaşamayı tercih edip kim olduğumuzu keşfetmenin derinliğine her ilerleyişimizde ejderhayı alt eder, kendimize ve kültürümüze yeni bir yaşam getiririz. Dünyayı değiştiririz. Yolculuğa çıkma ihtiyacı nesillerin doğasında vardır.”
Filmin kahramanı ejderhayı öldürmüştür ama döndüğünde karşılaştığı şey hiç hoşuna gitmez. O yüzden kendini ait hissettiği yere ejderhanın mağarasına geri döner.

Campbell’in klasik kitabında kahraman için 3 ana aşama vardır; 1)yola çıkış 2)erginlenme 3)dönüş (8)

Billy eve dönmüştür, hala üniforması üstündedir. Biz yolculuğun bitmiş göründüğü 3. aşamada karşılaşırız onunla. Yola çıkışı, sınavları, babanın onayını ve bir çok aşamayı geri dönüşler sayesinde kavrarırız. Çünkü Fountain aslında romanına sığdırdığı Bravo takımının son gününde bize ne yaparsak yapalım ölümsüzlüğü kazanmanın hiç de kolay olmadığını önümüze getirdiği her olayla yansıtmayı başarır. Aynı başarıyı genç oyuncularıyla bir çok ünlü ismi harmanladığı filminde Ang Lee de ustalıkla kotarıyor.
Ablası ona savaşın nedenleri hakkında hepimizin bildiği gerçekleri anlatan siyasi doğruculuğun sözcüsü rolünü oynar ama Billy için ablasının söylediklerinden daha önemli bir şey vardır; toplumun bakışı, ailesinin, bir Amerikan futbol müsabakası süresi içinde ilişki yaşadığı ponpon kızın bakış açısı onun geri dönme sebepleridir. Toplum size onun için savaştığınız sürece değer vermektedir. Bravo takımından bir askerin söylediği gibi bunca savaştan sonra dönüp Burger King’de çalışmak kahramanlık ile sıradanlık arasındaki korkunç çelişkiyi yansıtan sözler olarak peliküle kazınır. Savaşa koşarak dönen askerler… Bu kahramanlıkla kurban olmak arasındaki farktır.
İki birbirine koşut yabancılık yaşayan Bravo takımı, tanımadıkları topraklarda kuşlardan eşeğin anırışından tedirgin olanlar, kendi vatanlarında da anlamadıkları bir gösterinin parçası olmanın sürüklenmenin kendi üzerlerinden üretilen ideolojinin yarattığı yabancılaşmanın esiri olurlar. Kahramansan güzel kız seninle ilgilenir ama o kadar da uzun boylu değil, zengin takım patronu ancak film hakları için 5500 dolar verebileceğini söyler çünkü onları çok seviyordur ama o kadar da değil. Bodyguardlar kahraman olduklarını bildikleri halde onlara saldırır. Çünkü burası Amerika’dır. Kahramanlık burada sökmez.
Ve sonunda; “Kurban, üzüntüyle dünyanın kendisi için arkaik bir hücre hazırladığını keşfeder. Ormana dönmelidir. Şehirde, isimsizsinizdir; zor görünürsünüz.”
Velhasıl “Adına gerçek denmiş bu sayfalar, çevrildikçe bitmiyordu.” (9)

1 B. Nihan Eren / Kör Pencerede Uyuyan / YKY
2 Roberto Calasso / Kasch’ın Yıkılışı / İş Bankası Yayınları
3 Ben Fountain / Bana Kahraman Olduğum Söylendi / Domingo Yayınevi
4 Roberto Calasso / Edebiyat ve Tanrılar / İş Bankası Yayınları
5 Roberto Calasso / Kasch’ın Yıkılışı / İş Bankası Yayınları
6 Roberto Calasso / Kasch’ın Yıkılışı / İş Bankası Yayınları
7 Joseph Heller / Madde 22 / İthaki Yayınları
8 Joseph Campbell / Kahramanın Sonsuz Yolculuğu / Kabalcı Yayınları
9 B. Nihan Eren / Kör Pencerede Uyuyan / YKY

(Kapak Resmi: Anne Louis Girodet’in “Özgürlük Savaşı Sırasında Ulus İçin Ölen Fransız Kahramanlarının yüceltilmesi”, 1802

kategori:
izlenim

ilgili