bakınız

Bir Ev Kadınının Dramı: Revolutionary Road

| Yorum Yok

revolutionary-road-sayfa.jpg

Sam Mendes yeni filmiyle bizi 50lere, II. Dünya Savaşı sonrasında amerikan rüyasının kanlı canlı yaşandığı günlere götürüyor. Filmin adı: Hayallerin Peşinde. 1955te Connecticut’ın banliyösünde yaşayan iki çocuklu genç bir çiftin hayatına yakından bakıyoruz. April ve Frank Wheeler çifti. Mendes, banliyö, aile deyince akla Amerikan Güzeli geliyor. Yönetmenin diğer filmlerinin (Azap Yolu, Jarhead) yanında, bu modern klasiğin sırrını televizyon tarihinin sağlam draması Six Feet Under’ın senaristi Alan Ball’da aramalıyız belki. Amerikan Güzeli özgün bir senaryoydu. Şimdiyse karşımızda bir roman uyarlaması var. Richard Yates’in 1961de yayımlanan ilk romanını genç senarist/romancı Justin Haythe sinemaya uyarlamış. Bazı diyaloglardan buram buram edebiyat kokusu aldığımız bir senaryo çıkmış ortaya.

Amerikan Güzeli ve Hayallerin Peşinde.. Dönemler farklı lakin her iki filmde de emniyetli yaşam biçimlerinde sıkışan aileler anlatılıyor. Amerikan Güzeli’nde modern toplumun çıkmazlarında yaşam alanı arayan karakterlerin, en çok da Lester Burnham’ın kara komedisi zihinlerde kıymetli izler bırakmıştı. Hayallerin Peşinde ise zaaflarıyla suyu biraz bulanıklaştırıyor.

Hayallerin Peşinde, 50ler Amerikası’nda elitist bir hevesle yaşadığı konformist hayattan kaçmak isteyen bir ev kadının hikayesi. Paris’e taşınarak ailecek yaşadıkları sıkıcı hayatı değiştirebileceğini düşünen April (Kate Winslet), tam bir kaçış hezeyanı yaşıyor. Bu kaçış planı, onun bir kadın olarak içinde kaybolduğu ezici hayattan kurtuluşunun, özgürlüğünün imgesi aynı zamanda. April bu imgeye ulaşmak için kocasını şöyle ikna ediyor: “Sen çalışma, Paris’te ben çalışırım. Hem maaşlar burdan daha yüksek. Sekreterlik yaparım. Sen de hayatta ne yapmak istediğini düşünürsün… sen dünyadaki en güzel şeysin; bir erkeksin.” Bu sahne, April karakterinin kendi kurtuluş hikayesindeki sanrısal motivasyonu anlatırken, filmin didaktik tavrının da kanıtlarından biri.

April’ın kocası genç iş adamı Frank Wheeler (Leonardo Di Caprio). O da karısı gibi hayatından pek memnun sayılmaz, kaçamaklarla günlük rutinine renk katmaya çabalıyor. Ve zamanla bilgisayar denen makinanın ilk defa üretileceği, gelecek vaat eden bir sektörde çalıştığını anlıyor. Cazip bir hayat ayaklarının ucunda. Karısı April ise evde hapis. Frank işi ve sosyal hayatı olduğu için hayallerine çok yakın; April ise oyunculuk hayallerini unuttu, ‘desperate housewife’ oldu, çocuklarına bakıyor. April yavaş yavaş deliriyor, tepki veriyor. Paris hayaline taş koyarak onun varlığını hiçe sayan kocasından, nefret ettiği hayatından, en çok da kendinden intikam alarak yapıyor bunu. Neye niçin tepki verdiğinin bilincinde bile olmadan yapıyor. Filmin draması bu. Tamam, ama…

Filmin ‘bir kadının anatomisi’ çizgisinde ilerlemesini engellemek için başka bir yaklaşıma ihtiyaç duyulmalıydı. Mesela Frank karakteri? Statüye yaklaştıkça daha da muhafazakarlaşan Frank’in dramına yakından bakılmasını isterdik. Palazlanan sistemin en küçük “nesne”lerinden birine dönüşen Frank’in trajedisi nerede? Frank’in varlığı daha çok April’ın hayatının çıkışsızlığını anlatmak için bir neden olarak var. Frank’in hayatı var, April’ın yok. Aileye bir sinir harbi hakim, evde kavgalar bitmiyor. Filmin takılıp kaldığı bu nokta can sıkıcı. Hâlbuki sistem insan özgürlüğünü kemirirken kadın-erkek dinlemiyor. Film bu gerçeği göz ardı ediyor, cinsiyetçilikte hapsoluyor. Bu tavırla bize o dönemin ruhundaki çatlamaları sağlıklı bir şekilde vermekte kısır kalıyor.

Yapı dışında bunu körükleyen diğer neden, sahnelere ve oyunculuklara hakim olan teatrallik. Sam Mendes’in bu yapay atmosferi bilinçli yarattığını düşünüyorum. Teatrallikle bizi hikayeye mesafeli yaklaştırmak istiyor. Aslında bu, anlattığı dramanın etkisine fazla güvendiğinin göstergesi. Ancak sonuç didaktik bir hikaye anlatımı.

Yan rollerden Michael Shannon’un canlandırdığı deli damgası yemiş entelektüel karakter John Givings, kilit zamanlarda ortaya çıkıp çok açıklama yapıyor. Yaptığı laf-u güzaf ‘umutsuzluk ve boşluk’ başlıklı konuşmalar filmi kurtaramıyor. Peki hiç mi iyi bir şey yok? Var. Filmin senaryosu, özellikle karakter dönüşümlerini inceleyen sinemaseverler için başarılı bir kaynak olacaktır. Dönem ruhunu yansıtan yapım tasarımı, görüntü ve sanat yönetimi ise oldukça başarılı. Oyunculuklara gelirsek Kate Winslet filmin ikinci yarısında çok iyi oynuyor, Di Caprio göze batmayan bir dil kullanıyor, filmin en dikkat çekici ismi ise Michael Shannon.