bakınız

Bir Getto Masalı: Slumdog Millionaire

| 2 Yorum

slumdog-millionaire1.jpg

Şans nedir? Kader kimler için yazılmıştır? Bir çöplükte yaşıyorsan içine düşülen hayattan kurtulmanın yollarını nasıl bulursun? Bir de aşıksan, başka tutunacak bir şey de yoksa? Peki bu boktan hayatı yaşamış olman bir gün milyoner olmanı sağlayacaksa?Kaybetmenin iyi bilindiği dünyanın bütün kenar mahallelerinde bu mevzularda hikayeler bulabiliriz. Karakterlerin kendilerinden çok hayatla çatıştığı, yırtmak için boka batıp çıktığı, aşka tutunduğu hikayeler. Peki böyle hikayelerden ne bekleriz? Mesela sonu nasıl bitsin? Hayattaki gibi kaybetmeye devam mı etsinler? Yoksa kazansınlar mı? Kahraman kazanırsa hikayede ne değişir, kaybederse ne? Kazanmak nedir? Hakkaniyetle değil, şans ve parayla dönen dünyada kazanmak ne anlama gelir?

Film bize soru sordurmaya muktedir filan değil aslında. Biraz hissettirmeye, içlendirmeye, şaşırtmaya, gülümsetmeye muktedir. Masal çünkü. Vikas Swarup’ın çok satan romanından uyarlanan film yurtdışında “Dickensian” olarak yorumlandı. Dickens’ın işçi sınıfını, sömürülen çocuk emeğini, sınıf çatışmasını anlattığı, tesadüflerle örülü, karakter merkezli, mutlu biten hikayelerini düşününce bu yoruma katılmamak mümkün değil. Getto çocuğu Jamal’ın berbat başlayan hayatının bir şans oyunuyla yoluna girmesinin hikayesini izliyoruz. Sürükleniyoruz. Peki geriye ne kalıyor? Burada sorunlarımız var. Filmin Amerika’da yere göğe sığdırılamamasının sebepleri bizim sorun yaşadığımız noktalarda aslında. ‘Sinema bir eğlencedir’ ile ‘Sinema entelektüel bir eğlencedir’ arasındaki yaklaşım farkı belki. Yönetmen özellikle finaliyle birçok izleyiciyi gülümsetiyor kuşkusuz, sinemanın alternatif olsa bile sadece ‘fun’ olduğunu vurgularcasına gettodan masal çıkarıyor. Bize ise ahkam kesmek düşüyor. Karşımızda birçok açıdan kararsız bir anlatı var. Dramatik başlayan, ironik an’larla gülümseten, içli melodramıyla devam eden ve nihayet Hint filmlerinin parodisini yapan finaliyle biten bir film. Bu kararsızlığın nedeni melez yapısından çok eleştirelliğin küçük dokunuşlarda kalıp filmin geneline bir türlü yerleşememesinde. Sanki bir şey demek istiyor, deniyor ama korkuyor.

Yine de anlatım yöntemiyle zaaflarını örtmeyi biliyor Slumdog Millionaire. Ama ne söylendiği gibi “feel-good movie” ne de bir başyapıt. Bir flmin mutlu biten finaline bakarak “feel-good” diyemiyoruz, sadece sınırları zorlayan etkileyici anlatımına bakarak da başyapıt diyemiyoruz. Başyapıtlar bizi sarsmalarıyla meşhurdur. Slumdog Millionaire ise hikayesine, parlak anlatımına, iyi müziklerine rağmen başyapıt olmaktan çok uzak. Ancak Danny Boyle’un hakkını tekrar teslim etmek lazım, yeteneğini konuşturuyor. Senaryo yalız hattında ilerlemeye çalışıyor, sürükleyiciliği bir anti-kahramandan kendi hayatının kahramanına dönüşen Jamal’ın serüveninden geliyor. Yetenekli çocuk oyuncular görmek, aşk temalı Hint filmlerini hatırlamak veya A.R. Rahman’ın otantik Hint müziğiyle elektronik sound’ları birleştirdiği şahane müziklerini dinlemek için izlenebilir. O kadar.

Şöyle de diyebiliriz; Hindistan’ın gettosunda, çöplükte çalışan, Müslüman annesini Hinduların öldürdüğü, çocuk mafyasının elinde ölümden dönen küçük Jamal büyür. Çaycı olarak çalışırken bir gün şans eseri “Kim Milyoner Olmak İster?” adlı ünlü yarışma programına katılmaya hak kazanır. Polisi ve yarışma programının perde arkasındakileri şaşırtan tüm soruları doğru bilmesidir. Milyoner olmaya çok yakındır. Bu cahil, fukara, genç çocuk bu soruları nasıl bilmektedir? Polis sorgusuna çekilir, işkence görür, sonunda öter. Yaşadığı hayat ona bir eğitim, yaşam değil ama tüm bu soruları yanıtlayabilecek hayat tecrübesini vermiştir. Vaay! Jamal milyoner olur. Aşkına kavuşur. Hayatına kavuşur. Gökten üç elma düşer. Masallar gelir ve geçer.