Bir Kral, Bir Balerin, Bir Nazi

King’s Speech tüm kuralları tartışmaya açılmaksızın belirlenmiş, kusursuzluğu hedefleyen ve yüzyıllardan bu yana geleneklerinden ödün vermemiş İngiliz Kraliyet Ailesinin bir mensubu olan VI. George’un kekemeliğinin hikâyesidir. Normal yaşamda da...

King’s Speech tüm kuralları tartışmaya açılmaksızın belirlenmiş, kusursuzluğu hedefleyen ve yüzyıllardan bu yana geleneklerinden ödün vermemiş İngiliz Kraliyet Ailesinin bir mensubu olan VI. George’un kekemeliğinin hikâyesidir. Normal yaşamda da bir sorun olarak algılansa da çoğu zaman üzerinde durulmayan hatta kimilerine “şirin” gibi gelebilecek kekemelik VI. George için bir kâbustur. Gördüğü birçok tedavi, yardım aldığı pek çok doktora rağmen VI. George bu sorunu bir türlü aşamamıştır. Katıldığı birçok törende yapmak durumunda olduğu konuşmaları kan ter içinde ve sessiz bir şekilde geçiren prens George’un eşi kocasının tedavisi için son olarak Lionel Logue adında bir terapist bulur. Bu terapist Prens George’u daha önce tedavi etmeye çalışan terapistlerden biraz farklıdır. Daha en başta ortalama bir İngiliz olarak kraliyet ailesi mensuplarına herhangi bir İngiliz’in göstermesi gereken hürmeti, saygı ifade eden davranışı sergilemez. Prensi tedavi için çalışan her terapistin yaptığının tersine prensin kekemeliğinin aşılması için yapılması gereken çalışmaların prensin evinde değil kendi çalışma yerinde yapılmasını ister. Başlangıçta terapisti faza saygısız hatta küstah bulan Prens George, ilk baştaki çalışmaların birinde bir yandan kulaklıkla yüksek sesle müzik dinleyip bir yandan da Shakespeare’den bir parçayı okuduğu ses kaydını, Prens bu çalışmayı saçma bulup kulağındaki kulaklığı alelacele çıkararak muayenehaneden ayrılırken terapist kayıt yaptığı plağı prense vermiştir, daha sonra dinlediğinde metni kekelemeden okuyabildiğini fark eder ve Logue’un kendisine yardım edebileceğine inanır.

Terapist Lionel Logue ile Prens George arasında Logue’un oluşturmaya çalıştığı çok farklı, bilinenin dışında bir ilişki oluşacaktır. Logue daha en başta Prens George’a karşı uyulması beklenen saygı kuralları ile yaklaşmaz. Ona kraliyet unvanı bir yana adıyla bile seslenmez. Lionel, prense prensin ilk isimlerinden birinin kısaltması olan “Bertie” der. Tüm terapi seansları boyunca Lionel, George’un kekemelik sorunun nedenlerini bulmaya çalışır ve film ilerledikçe yaşamının başından itibaren kendisi için değil de bir kurumun, kraliyet kurumunun devam ettirilmesi için yetiştirilen, dadıları tarafından eziyet edilmiş, kendi hobileri bile başkaları tarafından seçilmiş, çarpıklığı düzelsin diye bacaklarına çelik destekler takılmış, solaklığı bir kusur olarak algılanıp sağ elini kullanmaya zorlanmış, bir dünya kuralın, disiplin anlayışının içinde boğulmuş George’un, zaten doğuştan gelen kırılgan ruhunun nasıl yaralandığı ve kişiliğinde kalıcı sorunlar oluşturduğu da anlaşılır.

Prens VI. George yaşamı boyunca maruz kaldığı tüm bu baskıya rağmen ağabeyi VII. Henry gibi onu, kendisi olmaktan alıkoyan bu katı aristokrat dünyadan kaçmaya ona sırt çevirmeye de kalkmaz. Ne olursa olsun Prens George kendine düşen sorumlulukları üstlenmeye hazırdır. George’un ağabeyi ise ki asıl veliaht George’un ağabeyidir, kardeşinin uğradığı bu ağır baskıdan daha en başta tüm kraliyet geleneklerini yok sayarak ve kendisine yüklenilen sorumluluklardan kaçarak kurtulmayı başarır. George’un ağabeyinin babasının ölümünün hemen ardından annesine sarılarak ağlamasının nedeni kaybettiği babası değil kendisine yüklenilen yeni roldür. Olayın ardından kardeşine kapana kısıldığını söyler. George’un ağabeyi babasının ölümünden sonra da kendi bol eğlenceli ve partili günlerine geri döner. İki kez evlenip boşanmış ve hala başka erkeklerle ilişki içinde olan bir kadınla evlenmek üzeredir. Bu durumu kabullenemeyen kraliyet ailesi ve kurumlarına karşı direnir ve kendi hayatını krallığa tercih eder. Ağabeyi krallıktan feragat edince yeni kral Prens VI. George olur. Artık İngiltere’nin kekeme bir kralı vardır. Sovyet Rusya sosyalist ideolojiyi Avrupa’da kendi güdümündeki ülkelerde yaymaya çalışmakta ve Almanya’da iktidarda olan Hitler bütün Avrupa’da savaş çığırtkanlığı yapmaktadır. İletişimin hala çok kısıtlı, tek kitle iletişim aracınınsa radyo olduğu bir dönemde (sarayın başpiskoposu radyo için pandoranın kutusu, der) radyolardan kitlelere seslenmek ve onlara, çıkması muhtemel savaş için moral vermek kraldan beklenen oldukça önemli bir olaydır. Kral halkına, güçlü ve kararlı görünmek zorundadır. Bu konuda kullanabileceği yegâne şey ise sesidir. Kralın taç giymesinden kısa bir süre sonra da beklenilen olur ve Avrupa’da savaş başlar. Kral ve ailesinin kralın taç giyme töreninde çekilen görüntüleri izlerken aniden perdeye yansıyan Hitler’in konuşmasını seyreden kralın kızı, babasına görüntüde Almanca konuşan adamın ne söylediğini sorduğunda verdiği cevap o dönemde ve elbette sonrasında da kitlelere karşı etkili bir şekilde hitap etmenin ne kadar önemli olduğunu da vurgular. Kral George, kızına, ne söylediğini bilmiyorum ama gayet iyi söylüyor, der.

The King’s Speech kendisiyle yakın zamanda gösterime giren bir başka yapım olan Black Swan’la oldukça yakın bir temaya sahip. Black Swan’da baleyi, kendisine öğretilen kuralların dışına taşmadan yapan, onu “yorumlamayan” yeteneğini hep tek boyutta geliştirilmiş bir balerin olan Nina anlatılıyor. Nina’nın tüm ihtirasıyla, oynamak istediği rolü almak için öteden beri içinde saklandığı kabuğu, kontrolsüz bir şekilde kırışının, kalıplarını aşışının ve sonuçta öteden beri üzerinde baskılanarak kurulmuş kişiliğiyle ihtirasının arasında kalışının trajedisi anlatılıyordu. Black Swan’da Kuğu Gölü Balesindeki başrolü almak için gece gündüz çalışan ve giderek bunu bir takıntı haline getiren balerin Nina ile kraliyet geleneklerinin öngördüğü biçimde halkına liderlik yapmak zorunda kalan Kral VI. George benzer sorunları yaşayan, kendilerinden yapmaları beklenilenlerin ağırlığı altında ezilerek ruhları yaralanan iki insan aslında. Her ikisi de ideal olduğuna inandırıldıklarını gerçekleştirmeye çalışıp bir bakıma kusursuz olmaya çabalıyor ve bu yüzden kendi doğal varoluşlarını es geçiyorlar.

Terapist Logue, Kral VI. George’un omuzlarındaki müthiş yükün aslında bir bakıma insanlar tarafından yaratılıp önemler atfedilmiş rollerden başka bir şey olmadığını düşüyor ve krala mümkün olduğu kadar normal sıradan bir insan insanmış gibi davranıyor. Hayatta önemliymiş görünen birçok değerin önemli olduğuna kayıtsız şartsız inanılmış ve ezberlenmiş değerler olduğunu kast ediyor film boyunca ve Kral George’un kekemelik sorununu da ancak hayatın aslında kendisine öğretilen değerlerden ibaret olmadığını fark ederek hayata tüm o aristokrat anlayışlar dışında çok daha yalın, sade ve basit bir bakış getirerek aşabileceğini söylemeye çalışıyor. Bunu göstermek için gerektiğinde kralın taç giyme töreni için yapılan provada kraliyet tahtına oturuyor. Halka yaptığı savaş öncesi konuşmasına başlamadan önce George’a, her şeyi unut bir arkadaşın olarak bana konuş, telkininde bulunuyor.

Aslında bu iki kahraman üzerinden anlatılmaya çalışılan meselenin somut bir şekilde karşılık bulduğu en çarpıcı, ibret verici ve gerçek örneği dünyayı altı yıllık bir yıkıma sürükleyen Adolf Hitler’dir. Adolf Hitlerin bu yazıya girmesinin en önemli nedeni ise Hitler’in, King Speech’te kendisine gönderme yapılan bir lider olmasının yanı sıra onun da yaşamı boyunca kusursuzluğu, bu kusursuzluğun en somut karşılığı Nazizm’de karşılık bulan “Üstün Alman ırkı” anlayışıdır, bulma adına yarattığı ihtirasın iktidarla birleşince nasıl bir yok oluşun da ortaya çıktığına çok iyi bir örnek olmasıdır. İşte bu kompleksli, tamamlanmamış ve kendisiyle barışmamış kişilik oluşumunun siyaset alanındaki terminolojik karşılığının adı da faşizmdir. Nitekim Hitler’in sonu da Nina’nınki kadar ibret verici ve hazindir.

Hitler örneğiyle kastetmeye çalıştığım, başından beri anlatmak istediğim, bireyin kendi olmaya çalışmak yerine kendisine gelenekler ve kurumlar tarafından dayatılan kalıpların ve bir örnek davranış biçimlerinin faşizmin kaynaklarından biri olabileceğini de vurgulamaktır.

Gerek King Speech gerekse Black Swan sonuçta insanın tek boyutluluğunun onlar için ne kadar da trajik bir durum olduğunu, bireye dayatılan, kurumlar tarafından oluşturulan ve “insanın kendisi olma” ediminin önüne geçen her türlü sözde değerin yine insan için kaçınılmaz bir yıkımı da beraberinde getirdiğini söylemeye çalışan geçtiğimiz yılın en iyi iki yapımı olarak kalıyor akıllarda.

kategori:
izlenim

ilgili