Bir Sinemacı, İki Film: Victor Erice

Edip Can Rende, filmleriyle ispanyol ve avrupa sinemasına yön veren usta isim Victor Erice'nin iki filmini yazdı....

1940 yılında İspanya’da doğan Victor Erice uzun soluklu kariyerine sadece dört uzun metrajlı film sığdırmış bir sinemacı.

Erice tıpkı Amerikalı David Lynch, İspanyol Alejandro Amenabar gibi iki filmi arasına epey uzun aralar koyan; bu süreyi belgeseller ve kısa filmlerle değerlendiren birisi. Fakat röportajlarında belirttiğine göre Erice’nin bu uzun aralarının en önemli nedeni bir türlü yatırımcı bulamaması. İlk iki uzun metrajlı filmi olan ’61 çıkışlı “En la terraza” (Terasta diye çevirebiliriz) ve beş yıl aradan sonra çektiği ’66 yapımı “Entre vias”tan (Yolların Arasında) sonra, önce dört yönetmenin (birisi Erice) kısa filmlerinden oluşan ’69 çıkışlı “Los desafios” (San Sebastian’dan ödül kazanmıştı), daha sonra ise kariyerinin en iyi filmi “El espiritu de la colmena” (’73) (Arı Kovanının Ruhu) ile ününe ün kattı. Erice kariyerinin üçüncü uzun metrajlı filmiyle İspanya’da düzenlenen “Cinema Writers Circle Awards”dan en iyi film ve yönetmen, San Sebastian Film Festivali’nden Altın Deniz Kabuğu Ödülünü kazanmıştı. Bu başarıdan sonra Erice on sene ara verip gene iyi bir filmle, ’83 çıkışlı “El Sur” (Güney) ile çıktı seyircilerin karşısına. “El Sur” filmiyle yönetmenin ilk kez Cannes’da yarıştığını ama Altın Palmiye’yi Monty Python’ın “The Meaning of Life”ına kaptırdığını, önceki filmiyle ödülsüz döndüğü Chicago Festivali’nden bu kez Gold Hugo ödülüyle döndüğünü belirtelim.

victor_erice

Bunca ödül ve adaylıktan anlaşılacağı üzere Erice sinemanın önemli isimlerinden birisi. Bu yazıda sadece iki filminden bahsedeceğim. Ne yazık ki çektiği ilk iki filmi izleyemedim. Önce Erice’nin tarzından bahsedelim.

Ben Erice’nin sinemasını Amerikalı yönetmen Terrence Malick’in sinemasına benzettim. Hoş, Erice dini ve dış sesleri sık kullanan birisi değil. Ama Malick gibi diyalogları ve hatta monologları az tutan, “konuşmak”tan çok “gösteren”, sembolizmi yoğun olarak kullanan bir yönetmen. Bilhassa “Arı Kovanının Ruhu”nda karakterlerini uzun süreler boyunca konuşturmaz. Müziği de yoğun bir şekilde kullanmaz. Sadece gerekli olduğu anlarda ama o da en fazla birkaç dakikalığına kullanır notaları…

Hangi siteye bakarsanız bakın Erice’nin sineması için (artık klişeleşen deyimle) “şiirsel bir sinema” tabiri kullanılır; nitekim de öyledir. Erice basit öyküleri çarpıcı bir sinematogrofi ve rejiyle, bir o kadar etkileyici sembolist bir anlatımla işler ve karşımıza çıkarır. İki filminin ortak noktaları arasında çocukluk, masumiyet, İspanya İç Savaşı sonrası sosyal ve ekonomik durum, baba-kız ve anne-kız ilişkileri yer alır. Eli kanlı diktatör Franco İspanyası’na tanık olma şansını (!) elde eden Erice haliyle filmlerinde bu dönemi anlatır.

Arı Kovanının Ruhu

“Arı Kovanının Ruhu”ndan başlayalım. Yukarıda belirttiğim gibi basit bir öyküye sahiptir bu film. Taşrada yaşayan iki küçük kızın yaşantılarını, bu kızlardan Ana’nın Frankenstein’in canavarını bulma çabalarını anlatır. Filmin merkezindeki iki küçük kız üzerinden çocukluğa öyle bir eğilir ki “çocukların hayatlarını anlattım,” diyen yönetmenlerin filmlerini sorgulamamızı sağlar. O denli başarılıdır Erice çocukluğu perdeye aktarmada. Bu başarıda Ana ile Isabel’i canlandıran Ana Torrent ve Isabel Telleria’nın da katkıları yadsınamaz. İki oyuncu da yeteneklerini sonuna dek ortaya koyar ve etkileyici performanslara imza atarlar. Film, İç Savaş’tan bir sene sonrasına odaklanır. Tabii savaşın etkilerini Hollywood gibi gözümüze sokmaz yönetmen. Bunu daha çok sembollerle ve kapalı bir anlatımla yapmayı tercih eder.

Mesela Ana’nın filmin sonuna dek aradığı Frankenstein’ın canavarını bir süre sonra öldürülecek bir kaçakla özdeşleştirir. Sorgulayan, önüne konanı hemen kabul etmeyen (“Frankenstein” filmini izlerken canavarın çocuğu, halkın da canavarı neden öldürdüklerini sürekli sorgulayan) Ana terk edilmiş, tek katlı, geniş bir evde bir kaçak bir askerle karşılaşır. Askere (Frankenstein’ın yarattığı canavara) yardım eden Ana bu mekândan ayrıldıktan sonra asker ve onu arayanlar arasında bir çatışma çıkar, asker de ölür. Ana bunu fark eder ama bunu kabul etmez ve canavarın hâlâ yaşadığını düşünür. Ablasının dediği gibi gözlerini yuman, denk geldiği büyük (aslında normal) ayak izini canavarın ayak iziyle bağdaştıran Ana, canavarı aramaya devam eder. Nitekim bu kez askerle değil de ’41 yapımı filmde gördüğü canavarla rüyasında karşılaşır. Ana annesinin dediği gibi iyi birisi olmuş, ablasının dediği gibi canavarla (askerle) arkadaş olmuş (onunla elmasını paylaşmıştır) ve rüyasında da olsa (ki Ana’ya göre gerçektir) canavarla (filmdekiyle) karşılaşmıştır.

Erice bu kaçak ve yaralı asker üzerinden olsun, ailesiyle ilgilenmeyen babanın arı kovanları üzerinden olsun, sinema üzerinden olsun savaş sonrası toplumu başarıyla yansıtır. Arı kovanları ile kasabayı ve aileyi bağdaştırabiliriz. Arı kovanlarındaki her bir arının işi bellidir ve her arı işini yapar. Nitekim aile fertlerinin birbirleriyle ilişkileri de bu şekilde yansıtılır. Baba, anneyle ve iki küçük kızıyla; anne de iki kızıyla “pek” iletişime geçmezler. Evet, onları sofrada görürüz; anne Ana’yla ruhlarla ilgili konuşur; baba iki kızını doğada dolaştırıp zehirli mantarları yememeleri konusunda ikisini uyarır. Bu türden basit iletişime girseler de genelde herkes kendi kabuğuna çekilmiştir. Anne uzakta, çok uzaktaki sevgilisini (sevdiği adamı) düşünür ve ona mektup yazar. Baba arılarıyla uğraşıp durur. Sadece kardeşler arasında iletişim vardır. Ama Isabel, Ana’ya eşek şakası yapıp onun güvenini kaybedince bu iletişim (sağlam olan tek iletişim) zedelenir ve bundan sonra film, Ana’yı takip eder. Dediğim gibi yönetmen arı kovanıyla sadece aileyi değil, toplumu da anlatır. Mesela kasabanın birbirleriyle iletişime girdikleri sekans sayısı azdır. “Frankenstein” filmini izlerken ve Ana’yı ararken iletişime girerler. Demem o ki savaşın toplum üzerindeki etkisi bu sekanslarda işlenir.

Bir büyüme öyküsü olarak bakarsak şahanedir bu film. Tıpkı savaş sonrası toplumu başarıyla işlemesi gibi Ana’nın büyümesine de başarıyla odaklanır. Öte yandan bu basit öyküyü daha da etkileyici kılan bir renk paletini kullanır yönetmen. Sarı ve tonları filmin etkileyiciliğini katmerler. “Arı Kovanının Ruhu”nda birden çok etkileyici sahne bulmak da mümkün doğal olarak: Ana’nın canavarla gölde (tıpkı filmdeki çocuğun canavarla gölde karşılaşması gibi) karşılaştığı sekans olsun, Ana ile Isabel’in evdeki üç kapıyı arka arkaya açtıkları sekans olsun, Ana’nın askerle karşılaşması olsun, babanın arılarıyla meşgul olduğu sahneler olsun ve Ana ile Isabel’in demir yolundaki demirlere kulak dayadıkları sahne olsun son derece çarpıcıdır. Guillermo del Toro’dan söz etmemek olmaz. Usta yönetmenin kariyerinin bence en iyi filmi olan “El labirento del fauna”nın Erice’nin bu müthiş filminden izler taşıdığı açıkça görülür. Zaten yönetmen de bunu yadsımaz ve bu filmden etkilendiğini dillendirir. Ama şöyle bir fark vardır iki film/yönetmen arasında: Erice, Franco’nun zulmettiği toplumu kapalı bir anlatımla görselleştirirken del Toro elini korkak alıştırmaz ve Franco’nun askerlerinden birisinin ne denli cani olabileceğini soğukkanlı bir şekilde işlediği cinayetlere yer vererek gösterir. Bir tarafta kızın (tıpkı Ana gibi) rüyaları ve hayalleri, diğer tarafta soğuk, acı verici ve korkutucu gerçek dünya… Kız, düşler ve gerçekler arasında sıkışıp kalır. Erice’nin filmindeyse askerin ölümü gösterilmez. Geniş bir plandan terk edilmiş o ev gösterilir, arka plandaysa kurşun seslerine yer verilir. Erice şiirselliği ve masumiyeti, gerçeklerle lekelemez. Tabii gene başyapıt payesini rahatlıkla bahşedebileceğimiz Çek yapımı “Valerie a tyden divu”yu da anabiliriz. del Toro filmini yaratırken “Valerie a tyden divu”dan da etkilendiğini belirtmişti. Çek yapımı bu filmle İspanyol yapımı “Arı Kovanının Ruhu” arasında birtakım benzerlikler yok değil; ama iki filmin aynı tarihte çekildiklerini düşününce bunun sadece tesadüf olduğunu belirtebiliriz.

El Sur (1983)

El Sur (1983)

Gelelim “El Sur”a. Yazar Adelaida Garcia Morales’in romanından uyarlanan bu film, köpeğin havlamaları ve annenin “Agustin!” çığlıklarıyla açılır. Görüntüdeyse Agustin’in kızı Estralla vardır. Agustin ailesini terk etmiştir. Kızı bunu fark eder ve babasıyla ilişkisini anlatmaya başlar. Derken flashback’le geçmişe döneriz. Erice belirttiğim gibi bu filmde de savaş sonrası İspanya’yı (1957 yılını) anlatır. Gene şehirden uzakta, doğaya yakın bir yerdeyiz. Gene merkezde bir kız çocuğu vardır. Franco’nun askerlerince gözaltına alınıp savaş tutsağı haline gelen Agustin’in tutsaklıktan sonraki yaşamına kızının gözünden odaklanılır. Estralla hem merkezdedir, hem de filmin anlatıcılığını üstlenmektedir. Estralla flashback’lerde evine gelen babasının dadısıyla yaptığı sohbette olsun, annesiyle yaptığı sohbetlerde olsun, tıpkı Ana gibi babasının güneydeki (yani baba evindeki) yaşantısını öğrenmeye çalışır. Ana gibi sorgular, araştırır. Babası güneyde ne yaşamıştır da böylesine melankolik, sessiz olup bunalıma girmiştir?

Erice savaşın etkilerini önceki filmi “Arı Kovanının Ruhu”nda olduğu gibi aile üzerinden işler. Fakat şöyle bir fark vardır: Evet, baba ailesini terk etmiştir (bir süreliğine). Ama flashback’lerin bazı bölümlerinde babayla kızının mutlu bir ilişkileri olduğunu, annenin de her şeye rağmen mutsuz olmadığını görürüz. Halbuki “Arı Kovanının Ruhu”nda ebeveynler çocuklarıyla iletişime pek az girerler. Öte yandan “Arı Kovanının Ruhu”nda sinemanın (’41 yapımı “Frankenstein”ın) Ana’ya etkisi büyüktür. Ana’nın filmin başından sonuna kadar ki yaşantısını belirler bu film. Burada da sinema benzer bir konumdadır. Fakat sinemadan etkilenen kişi baba olur. Baba tek başına sinemaya gider ve bir aktrisi izler. Yetmeyip o aktrisin adını defterine karalar, resmini çizer. Estralla da bunu fark edince bu kadını araştırmaya başlar. Derken film başka bir yöne kayar. Bu kez yaşanamamış bir aşkın aile üzerindeki etkisini anlatmaya başlar. Filmin önceki filmden farkıysa diyalogların bolluğunda saklı. Aslında önceki filmden daha fazla diyalog kaleme alınmışsa da ailedeki iletişimsizliği aktarmak adına aile bireyleri arasındaki diyalogların sayısı azaltılmıştır. Erice bu kez derdini görüntülerle olduğu kadar Estralla’nın arka plandaki sesiyle, yani anlatıcıyla da dillendirir.

“El Sur”, bir babayla kızının ilişkisini ajitasyona kaçmadan, ama etkilemeyi başararak anlatır. Evet, gene basit ve daha önce anlatılmış bir öykü tercih edilir; ama bunun işlenişi benzer filmlerden daha iyidir. Erice on sene aradan sonra kotardığı bu filminde önceki filmini aşamıyor, ama etkilemeyi başarıyor. Çocuk oyuncu Sonsoles Aranguren ve genç aktris Iciar Bollain’den (Estralla’nın 8 ve 15.yaşındaki hallerini canlandırmışlardır) ve Agustin rolündeki Omero Antonutti’den enfes performans almayı başarır. Daha az politik, daha az sembolist, daha çok replikli, gene etkileyici bir film… Erice dönemimizin en kaliteli yönetmenlerinden. Keşke daha sık uzun metrajlı film çekse. Umarız bu değerli yönetmenin yeni filmini kısa zamanda sinemalarda görebiliriz. Belirttiğim iki film ve bulunabilirse çektiği diğer filmler muhakkak izlenmeli.

 

kategori:
izlenim

ilgili