Biz Biliyoruz da mı Oynuyoruz?

Kameranın cazibesine kapılmamak zordur. Bir kere size yöneltilmiş, size bakan bir alet. Belediye otobüsünde ön koltukta oturan 2 yaşındaki çocuk gözlerini diktiği zaman bile insan izlenme psikolojisini tadabiliyor. Kaldı...

Kameranın cazibesine kapılmamak zordur. Bir kere size yöneltilmiş, size bakan bir alet. Belediye otobüsünde ön koltukta oturan 2 yaşındaki çocuk gözlerini diktiği zaman bile insan izlenme psikolojisini tadabiliyor. Kaldı ki, sizin görüntünüzü kaydedip en az onlarca kişiye izletebilecek bir alet, merak etmemek elde değil. Tezahürlerini maç sonu röportajlarında kameraya coşkuyla el sallayan vatandaşımızda veya dış mekan dizi çekimlerinde karakter patlayacak olan bombanın gerginliğini yaşarken fonda sırıtarak kadraja girmeye çalışan teyzede görebiliyoruz.

Lakin bu merak sadece onlara özgü değil. Sanıyor musunuz ki o dizileri çeken yönetmenin de içi gitmiyor, yıllardır kameraarkasında çektiği türlü cefaya rağmen kimsenin kendisini görmüyor olmasını dert etmiyor; ediyordur muhtemelen. En azından kamera arkasından sıkılıp kendisini monitörün önüne atan yönetmenlerden haberdarız. Niyetleri muhteliftir. Performansların niteliği de. Bize düşen, ön plana çıkmış bir takım “filmlerde oynayan yönetmenleri” ele alıp kısaca değinmek. Tabi bu kategoride kariyerine oyuncu olarak başlamış, sonradan yönetmenliğe geçmiş Clint Eastwood, Takeshi Kitano, hatta Memduh Ün gibi isimler yer almıyor. Daha ilk filmlerinde bile kamera karşısına geçmiş, kameranın her iki tarafında da başarıyla görevini yapan Orson Welles, Woody Allen, Quentin Tarantino gibi usta oyuncu – yönetmenleri de kategori dışında bırakıyoruz. Burada sadece yönetmen olarak başlayıp, “bir de kamera önünde arz-ı endam edeyim” diyenler bulunuyor. Karşınızda dikkat çekici örneklerinden bir demet. Hangisi ustalara taş çıkarmış, hangisi seyirciye saç baş yoldurmuş ona da siz karar verin.

Alfred Hitchcock:

alfred-hitchcock.jpg

Aslında onunkine tam olarak “oynamak” denmez. Ama kamera önünde de gözüken yönetmen deyince akla ilk gelen isimlerden biri elbette ki büyük İngiliz. Bugüne kadar şöyle bir gözüktüğü, öylesine arkadan geçtiği filmlerin sayısı tam otuz beş. Kâh Psycho’daki kovboy şapkalı adam, kâh Notorious’ta şampanya içip kadrajdan kaçan şahıs olarak kendini gösterdi üstad. Cameo dediğimiz bu “gözükmeler” aslında ayrı bir yazı konusu, ama bir insan bu cameoyu 35 filmde tekrarlıyorsa, oynayan yönetmenler kategorisine girmeyi de sonuna kadar hak ediyor demektir. Sürelerini toplasan ayrı bir film yapmaya yetecek neredeyse. Yine de tek tek performansları değerlendirmek zor. Olsun, filmlerini izlerken yaşattığı “gözüktü-gözükmedi”, “yok o değil-o ya işte” heyecanı bile yeter.

M. Night Shyamalan:

m-night-shyamalan.jpg

Sinema alemine 1992 yılında Praying With Anger ile giriş yapan hint asıllı yönetmen, ilk filminde önemli bir rol almış almasına ama, kendisine oyuncu-yönetmen demek çok güç. Yine de The Sixth Sense itibariyle hemen her filmde irili ufaklı gösteriyor yüzünü. Bu filmdeki esmer doktor ve Unbreakable’daki sakin ve umursamaz görünme gayretinde olan uyuşturucu satıcısı rolleri pek dikkat çekmese de, The Signs’taki vicdan azabı çekmekte olan kamyon şoförü rolüyle ilgi çekti ve hatta kimi izleyicinin alay konusu oldu. Replikleri söylerken dümdüz karşısına baktığı söylendi. Eleştirilere kulak asmayan yönetmen, Lady in The Water filminde ise yardımcı erkek oyuncu olarak gözükmekteydi. Kendisinin rolünün “dünyayı kurtarabilecek adam” olması da yönetmene dair megaloman eleştirilerini beraberinde getirdi. Bunca hiciv sonrası yönetmenin oynamaya devam edip etmeyeceği merak konusu.

François Truffaut:

francois-truffaut.jpg

Yeni dalga deyince en çok akla gelen ikinci isim belki de. Aileler Yarışıyor’da sorulsa iyi puan kazandırır: François Truffaut. Çektiği yirminin üzerinde filmin 10 tanesinde ufak rollerde gözükmüşlüğü var. Biraz daha fazla rol aldığı filmleri arasında L’enfant Sauvage, La Nuit Americaine ve yüzünü gösterdiği son film olan La Chambre Verte sayılabilir. Favori rol ise La Nuit Americaine’deki, başına dünyanın derdini almış olan naif film yönetmeni Ferrand. Bu filmde Truffat’nun döktürdüğü söylense sesimi çıkarmam. Ne de olsa en iyi bildiği karakteri oynuyor. Kendi çektiği filmlerin yanısıra, 1977 yılında başka bir yönetmenin filminde de görebiliyoruz Truffaut’yu. Spielberg’in 1977 yapımı “uzaylılar iyidir, müzik de severler” temalı filmi Close Encounters Of The Third Kind’da, bilim adamı Claude Lacombe rolü kendisine teslim edilir. Koskoca Spielberg filmine oyuncu olarak bir yönetmeni seçiyorsa, o yönetmenin oyunculuğuyla ilgili soru işaretlerinin yarısı kafadan silinir zaten.

Osman Fahir Seden:

osman-seden.jpg

Türk sinemasının yüzler kulübüne girmiş bir yönetmen. Bir çok insanın hayatı boyunca izlemeyeceği kadar filmi yönetmiş. Cilalı İbo serisinden Zeki-Metin filmlerine, Batsın Bu Dünya’dan İnek Şaban’a. Zihnimize kazınmış pek çok Yeşilçam karesinde Osman Seden imzası var. Seden’in diğer -hayli üretken- yönetmenlerden farkı ise, kameranın karşısına da ilginç karakterler olarak sık sık geçmesiydi. Kendisini onlarca filmde gördük. Patron da oldu (100 Numaralı Adam), bankacı da (Beş Milyoncuk Borç Verir Misin?), Mafya da oldu (İyi Aile Çocuğu), Meclis Başkanı da (Zübük). Ateş Böceği filmindeki ufak rolü ise bu performansların en unutulmazlarından biri. Filmde Necla Nazır kendisinin cüzdanını çalmıştır ve kıskıvrak yakalanmıştır(!). Zengin bir iş adamı olan Osman Seden’in arabasıyla karakola giderlerken, Necla Nazır çocuk gibi özür diler, yalvarır, yakarır. Sonunda Seden dayanamaz, kızı affettiği gibi üstüne para da verir. Şoförün “helal olsun abi, senin gibi erkek görmedim” övgüsüne üstadın cevabı şu olur: “Eksik olma, ne de olsa beşiktaşlıyız.” Sinema tarihinde bu sahnenin bir eşi yoktur herhalde. Rahmetle anıyoruz kendisini.

Martin Scorsese:

martin-scorsese.jpg

Sinemayı büyü haline getiren yönetmenlerden biri oluşunun yanısıra, Hitchcock’u aratmayan bir cameo üstadıdır Scorsese. Bugüne kadar sesiyle veya görüntüsüyle çektiği filmlerin tam 12 tanesinde yer alır. Ama ilk ciddi oyunculuk denemesi Taxi Driver’daki rolüyle olur. Filmde kendisini aldatan eşini takip eden nevrotik koca rolünü, o rolü oynayacak adam o gün sete gelmediği için oynar. Mecburiyetten de olsa, gösterdiği kısa performans övgüyle karşılanır. Guilty by Suspicion, Search And Destroy gibi başka yönetmenlerin filmlerinde de oyunculuk yapar. Robert Redford’un televizyon dünyasına değdirdiği Quiz Show’da da ufak bir rolü vardır Scorsese’nin. Hatta Dreamworks animasyonlarından Shark Tale sayesinde kadim dostu Robert De Niro ile birlikte eğlenceli bir dublaj deneyimini de yaşar. En ilginç rollerinden birinde, Akira Kurosawa’nın Yume’sinde ressam Vincent Van Gogh’u canlandırır. Oynadığı rollerde sırıttığı söylenemez. Ama bir cameosu vardır ki, onda sırıtan taraf biz oluruz. 1985 tarihli After Hours filminde bir gece kulübü sahnesinde, dans eden gençlere çılgınca ışık tutan operatör rolündedir Scorsese. Zaten filmlerini çekerken eğlendiğini tahmin etmişizdir ama bu filmdeki rol capcanlı bir kanıt olmuştur.

Zeki Demirkubuz:

zeki-demirkubuz.jpg

Türk sinemasının bıçkın yönetmeni, sinemaya 1994 tarihli C-Blok ile girmişti. Fikret Kuşkan, Zuhal Gencer gibi oyuncuların yer aldığı ilk filmden bu yana sürekli olarak ünlü olmasa da, kalitesi had safhada oyuncularla çalıştı. Böyle oyuncular varken kamera önüne geçmesine gerek yoktu elbette. Ama Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını uyarlamaya çalışan bir yönetmenin hikayesini anlattığı Bekleme Odası’nda dayanamadı ve filmin başrolü olan yazar Ahmet’i canlandırdı. Filmin büyük bir kısmını kendi evinde çekmesine rağmen, yönetmenin bir türlü role giremediğini iddia edenler de olsa, Demirkubuz’un o role en uygun kişi olduğunu söyleyenler de azınlıkta değildi. Neticede film de kimine göre çok başarılı bir deneyimken, kimisi için hayal kırıklığıydı. Bu filmle beraber kamera önüne alışan yönetmen, Kader filminde kavgaya pata küte girişen keyifli bir arz-ı endam sonrası Serdar Akar’ın Barda filminde Akar ve Çağan Irmak gibi isimlerle beraber 5li baba topluluk içerisinde şöyle bir gözüktü. Hızını almışken bir sonraki filmi, Kıskanmak’ta da gözükmemesi için hiçbir sebep yok.

Nuri Bilge Ceylan:

nuri-bilge-ceylan.jpg

Minimalist yönetmenlerin gizemli olduğu söylenir. Türk sinemasında da en minimalist, dolayısıyla en gizemli isimlerden biri de Nuri Bilge Ceylan olmuştur. Genelde yakın çevresinden ünsüz fakat etkili oyuncuları, hatta gerektiği yerde anne ve babasını oynattı filmlerinde. Bol ödüllü filmlerin arkasından beklenmedik bir şekilde kendini ekrana attı; hem de eşiyle birlikte. 2006 yılında İklimler filminin tanıtımında motorsiklet üzerinde Nuri Bilge Ceylan’ı görüp şaşırmayan sinemasever azdır. Onlar da muhtemelen yönetmenin filmde oynayacağından daha önce haberdar olmuş olan insanlardır. Filmin beğeni oranı yüksek olsa da, oyunculuk performansı hakkında yapılan yorumlar, Demirkubuz örneğinde olduğu gibi muhtelifti. “Aslında hiç de fena oynamamış” yorumları bir süre sonra “En iyisi herkesin bildiği işi yapması” olarak devam edebiliyordu. Ancak ödüllü yönetmenin bu performansının sadece bir kaçamak olduğu, devamının gelmeyeceği en yaygın görüş.

kategori:
seçki

ilgili