Bizim Büyük Çaresizliğimiz: Gündelik Kırıntıların İzinde

 “Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir?” Sinema tarihi boyunca pek çok yapımda rastladığımız gibi,  Seyfi Teoman’ın ikinci ve ne yazık ki son filmi ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’ de ölümün vesile...

 “Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir?”

Sinema tarihi boyunca pek çok yapımda rastladığımız gibi,  Seyfi Teoman’ın ikinci ve ne yazık ki son filmi ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’ de ölümün vesile olduğu bir hikâye anlatıyor. Dışarıdan bakınca sıradan izlenimi verebilecek bu tercih, aslında filmin (ve filmin uyarlandığı, Barış Bıçakçı imzalı aynı adlı romanın) dayanak noktasını gözler önüne seriyor.

2000 yılından bu yana kaleme aldığı eserlerle çağdaş Türk edebiyatında kendine önemli bir yer edinen Ankaralı yazar Barış Bıçakçı, gücünü tezatlardan alan bir edebi anlayışın temsilcisi. Onun hikâyelerinde, büyük ve ciddi meselelerle hayatın basit gündelik ayrıntıları bir arada, hayret uyandıran bir uyumla yer alıyor. Ciddi meseleler deyince de, yazının başında Kaybedenler Kulübü filminden yaptığımız alıntının da savunduğu gibi, ölüm ister istemez başköşeye kuruluyor: Sinek Isırıklarının Müellifi’nde ölüm döşeğindeki babasının yattığı hastanede hayatının aşkıyla tanışan Cemil; Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra’da Başak’ın intiharı çevresinde gelişen hazin hikâyeler ve tabii Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de, bir trafik kazasında anne-babasını kaybeden Nihal…

50

Peki biraz evvel sözünü ettiğimiz ‘tezatlar edebiyatı’ nasıl işliyor ve neden Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de bu kadar kritik bir rol oynuyor? Öncelikle üzerinde durulması gereken bir nokta, Barış Bıçakçı’nın kendi edebiyatını yine kendi eserlerinde, pek alışık olmadığımız biçimde mercek altına alıyor, bir nevi ‘özeleştiri’ yapıyor oluşu. Dolayısıyla, son romanı Sinek Isırıklarının Müellifi’nden küçük bir pasaj, Bizim Büyük Çaresizliğimiz’i tezatlar açısından ele almak için önemli bir anahtar:

“Editör Hanım, yazarlar her şeyin sebebini, esasını ararlar ama hayatın anlatılmaya değmez basit şeyler ile dolu olduğunu da gayet iyi bilirler. Yarattıkları karakterleri, kurdukları dünyaları inandırıcı kılmak ve hayatı en geniş şekilde kuşatıp kâğıda aktarmak için esasa dair gibi görünmeyen bu basit şeyleri, gündelik kırıntıları, manasız fazlalıkları anlatmaya bilhassa çaba gösterirler. Sonra zaten sala okunur. Toplu konutlardaki herkes kulak kesilir. Soyak Blokları’ndan polis memuru İsmet Gönül’ün kayınvalidesi Şadiye Numan hanımefendi vefat etmiştir. Esas olan neymiş anlaşılır, ama kısa bir duraklamadan, kesintiden sonra, hayat yine basit, anlatılmaya değmez şeylerin bolluğunda, yani kendi içinde kaybolur. Tırnaklarımızı keseriz, yemek pişirirken bitmeye yüz tutan tüpü yenisi gelene kadar yan yatırırız, çamaşır makinesinin su giriş hortumundaki süzgeci temizleriz, tuvalette kitap okurken klozete değmesin diye bir elimiz ile erkekliğimizi tutarız, buzdolabından gelen kokunun kaynağını araştırırız: Çürümüş dereotu ya da kapağı tam oturmamış turşu kavanozu.”

Filmi izleyenlere bu pasaj tanıdık gelmiş olabilir. Çünkü bir sahnede reçel ve peynirin birbirine yakışıp yakışmadığını tartışırken, bir başka sahnede aşk ve dostluk üzerine kitabi laflar eden, Fareler ve İnsanlar’dan dem vuran bir Ender (İlker Aksum) var ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de. Bir sahnede işyerinden Ender’i arayıp, “Bundan sonra klozete ayakta işemeyelim, kız bizim çiş lekelerimizi görmesin” derken, bir başka sahnede sakin bir ses tonuyla, “Nihal hamile,” diye söze başlayan bir Çetin (Fatih Al) var. Bir sahnede içkiyi fazla kaçırıp Ender ve Çetin’e, “Bana iyi davranmayın!” diye gözdağı veren, bir başka sahnede ise Ender’den, “Benim için şiir yazar mısın?” diye ricada bulunan bir Nihal (Güneş Sayın) var. Bu son örnek aslında söz konusu tezatların önemli bir örneği: Nihal hem kötülük istiyor hem de güzellik (belki de ikisine birden layık olduğunu düşünüyor). Nihal’in ağlamaya ihtiyacı var, ama belli ki gülmeye de ihtiyacı var. Bir yandan çok genç yaşta ölümle tanışmış, olgunlaşmak zorunda kalmış bir kadın o; bir yandan da duyduğu her şeye çocuksu bir merakla yaklaşan, kişiliği henüz oturmamış bir genç kız.

bizim-buyuk-caresizligimiz_166227

Sözgelimi Ender sanatla, edebiyatla içli dışlı, çeviri yaparak geçiniyor, çok da düşünüyor; Çetin ise hayat gailesiyle meşgul, deyim yerindeyse daha fazla ‘yaşıyor’; ama ilginçtir, ‘gündelik kırıntılar’ Çetin’e olduğu kadar Ender’e de çok yakışıyor. Balıkların kılçıklarını ayıklarken hiç de iğreti görünmüyor. Bazense ikisine de yakışmayan bir şeylere rastlayabiliyoruz: Ender ve Çetin’in barda sarsak sarsak dans ettikleri, Nihal’inse şaşkın gözlerle onları seyrettiği sahne gibi.

Ankara’yı mekân edinmenin de etkisiyle olacak, yönetmen Seyfi Teoman ve görüntü yönetmeni Birgit Gudjonsdottir filmde soğuk denebilecek bir görsel üslup tutturuyorlar. Bu üslup, sıkça yaşanan duygusal geçişlerin sert olmasını önlüyor, doğallığı muhafaza ediyor. Bu açıdan birtakım kusurlar bile filmin lehine işliyor. En dramatik sahneleri de, en ‘sıradan’ sahneleri de benzer hislerle, boğazımızdaki bir düğümle izliyoruz, çünkü Barış Bıçakçı’nın eline kalem aldığı zaman başardığı şeyi Seyfi Teoman da Bizim Büyük Çaresizliğimiz’i beyazperdeye taşırken başarıyor: Birbirinden en uzak şeyleri, sanki birbirlerine çok yakınlarmış gibi, aynı naiflikle aktarıyor.

30178_10

Filmin sonlarına doğru, Nihal’in sevgilisi Bora (Mehmet Ali Nuroğlu) barda şarkı söylerken birbirlerine bakan Ender ve Çetin, yazar ve yönetmenin hatta belki de filmin tüm yaratıcı ekibinin peşinde olduğu duyguyu sözlere gerek duymadan ifade ediyorlar. Bir şeylerin çoktan sona erdiğini, çoktandır mağlup olunduğunu ortaya bu sahnenin koyduğu, dolayısıyla finaldeki mizansene de müthiş bir hazırlık olduğu aşikâr. Bora’nın şarkısı süslü, hattâ cafcaflı kelimelerle dolu ve bütün salon, özellikle de şarkının ithaf edildiği Nihal, mest olmuş vaziyette, hiçbir şeyi sorgulama derdine düşmeden onu seyrediyor ve dinliyor. Duygularını hayatın akışı içerisindeki gündelik ayrıntılarla, ucu hiçbir yere çıkmayan aksak sohbetlerle, birkaç saniyelik gecikmelerle ifade eden, sadece bir rakı sofrasında baş başa kaldıklarında -nispeten- büyük kelimelerle konuşan Ender ve Çetin, bir şeyi bir kez daha, üstelik bu kez kaçınılmaz olduğunun da bilinciyle anlıyorlar. Tıpkı Sinek Isırıklarının Müellifi’ndeki İlhan gibi:

“İlhan gülüyor ama gülmek çoğu zaman rüşvettir. Bunu biliyor. İnsanların birbirlerini etkilemek için, sevilmek için ne tür numaralara başvurduklarını, ne taklalar attıklarını biliyor. Kocaman bir sirk kurup kaldırıyoruz her gün hiç üşenmeden. İp cambazlarımız var, ateş yutan adamlar, palyaçolar, dans eden atlar ve tabii çemberin içinden geçen aslan ve tabii hepsini biliyor İlhan…”

Ve biz, Nihal’e veda ettikten sonra eve gidip langırt oynayan Ender ve Çetin’e buruk bir gülümsemeyle bakıyoruz. Belki biz de biraz bilmeye, anlamaya başlıyoruz.

kategori:
izlenim
Avatar

http://twitter.com/RobotGiskard

ilgili