Black Narcissus (1947): Çanlar Cinsel Hazlar İçin Çalıyor!

Michael Powell ve Emeric Pressburger'ın filmi üzerine bir yazı...

“Ya Bay Dean gibi yaşamalısın, ya da kutsal adam gibi. Ya aldırma, ya da kendini tamamen ver. Ortası yok.”

Usta yönetmenler Michael Powell ve Emeric Pressburger ikilisi sinema tarihine The Red Shoes filmini bahşetmeden sadece bir yıl önce Black Narcissus adlı enfes filmi çektiler. Bir grup rahibenin emir üzerine Himalayalar’a gitmelerine, burada bir okul, hastahane ve manastır inşa edip halka yardımcı olmaya çalışmalarına odaklanan bu film çok geçmeden haklı olarak klasikleşmişti. Black Narcissus karakterleriyle, olay örgüsüyle ve muhafazakâr bir zamanda (1947’de) cinsel hazlara odaklanışıyla dört dörtlük bir film olmuş. Bir grup Hıristiyan rahibenin Hıristiyan olmayan topraklara gelip kilise inşa edip dinlerini halka öğretmeleri tabii ki akla hemen Martin Scorsese’nin ülkemizde gösterime giremeyen son filmi Silence‘ı getiriyor. İki film de din görevlilerinin uzak bir yere (Himalayalar ve Japonya) gelip dinlerini yaymaya çalışmalarına odaklanır ama Scorsese, Silence‘ta işin politik tarafına daha çok odaklanırken Powell-Pressburger ikilisi politikaya yüz vermeyip rahibeler arasındaki çatışmalara odaklanmayı tercih etmişler. Neticede iki film de imkansız bir görevi (iki filmin de ortak repliği, Japonya/Hindistan’ın Hıristiyanlığa uygun bir yer olmadığı şeklindeki replik. İki film de bu imkansız göreve odaklanır) heyecan verici bir şekilde işlemiş.

Black Narcissus‘ı etkileyici yapan nedenlere değinmek isterim. Karakterler çok iyi yazılmış ve derinleştirilmiş. Filmin merkezinde Rahibe Clodagh (etkileyici güzelliğiyle Deborah Kerr) ve Rahibe Ruth (mükemmel performansıyla Kathleen Byron) yer alır ama senaryoyu da yazan Powell-Pressburger ikilisi diğer karakterlerin de hakkını vermeyi başarır. Filmin esas mevzusu doğa harikası olan Himalayalar’a gelen rahibelerin doğanın güzelliği ve kendilerinin aksine sürekli yarı çıplak gezen Dean’in (David Farrar) etkileyiciliğiyle Tanrı’dan uzaklaşmaları, dini vecibelerini yerine getirememeleridir. Filmin asıl mevzusu budur. Cinsellikten, modern hayattan kopup kendilerini Tanrı’ya adamaları gereken rahibelerin hepsi film ilerledikçe dünyevi arzulara yenik düşerler. Sevgilisi kendisini terk ettiği için çareyi dine sığınmakta bulan Clodagh da, Himalayalar’dan önce de psikolojisi bozuk olan Ruth da eski yaşamlarını özlerler. Clodagh sevgilisini, Ruth ise kendisiyle hiç konuşmayan, arzu nesnesi haline gelmiş Dean’i arzular. Bu iki karakter dışındaki Rahibe Philippa’nın (Flora Robson) arzusuysa cinsellikten uzaktır; Philippa’nın istediği tek şey toprağı ekip biçmek. Bütün rahibeler bir süre sonra dünyevi yaşamın güzelliklerine fazlasıyla kapıldıklarını fark ederler. Özellikle Philippa bu yüzden başka bir kiliseye gitmek ister. Çünkü ulvi, kutsal görevlerini yerine getirememektedir.

Yönetmen ikilisi bu filmlerinde rahibelerin sadece Tanrı’dan uzaklaşmalarını anlatmazlar. Oya gibi işledikleri karakterlerinin bütün defolarını -kıskançlıklarını, kibirlerini, korkaklıklarını, cinsel arzularını/bastırılmış cinselliği- film ilerledikçe yavaş yavaş ortaya çıkarırlar. Dean’i gördükten sonra adeta deliren Rahibe Ruth bir süre sonra Dean’le Clodagh arasında bir ilişki olduğunu düşünmeye başlar ve haliyle bu da beraberinde yıkıcı bir kıskançlığı getirir. Rahibeleri yöneten Clodagh da Ruth’tan farklı değil ama. Clodagh, General’in kardeşi olan, dünyevi yaşamdan kendisini soyutlayabilmiş, yemeden içmeden kesilmiş, bütün gün aynı yerde oturan kutsal adamı bu nedenlerden ötürü kıskanır. Kıskanır, çünkü Clodagh kutsal adam gibi dünyevi zevklerden kendisini soyutlayamamştır, geçmişi sürekli özlemektedir. Hepsi de kibirlidir, çünkü İsa’nın yolundan gittikleri için oradaki halktan daha değerli olduklarını düşünürler. Korkaktırlar, hayatın gerçeği – kaçınılmaz son olan ölümden korkmaktadırlar ve bu yüzden bir bebeğin ölümüne sebep olurlar.

Cinselliğe gelirsek… Rahibelerin taşındıkları yer, General’in eski haremiydi. Haliyle duvarlarda bir sürü erotik resim yer alır (ama dönem gereği bu resimler pek gösterilmez) ve bu da rahibelerin, özellikle Ruth’un bastırılmış cinselliğinin ortaya çıkmasına neden olur. Cinsellik en az kıskançlık kadar önem taşır filmde. Rahibe Clodagh cinsellikten uzaktadır. Clodagh kutsal adamla Dean arasında yer alır. Ne tamamen dünyadan soyutlanabilmiştir, ne de Dean gibidir. En başta yazdığım repliği de Philippa söyler: “Ya Bay Dean gibi yaşamalısın, ya da kutsal adam gibi. Ya aldırma, ya da kendini tamamen ver. Ortası yok.” Deborah Kerr, Clodagh’ın bu iki arada bir derede kalmış halini çok iyi yansıtır. Ruth ise Dean’i gördüğü her an bastırdığı cinselliği daha da açığa çıkar, dünyevi zevklere daha da mahkum olur, Tanrı’dan ve kurallarından kopar ve bedeni arzuyla, ihtirasla, kıskançlıkla yanmaya başlar. Yönetmenler, Ruth’un ateşini kızaran gözleriyle, sürekli terli vücuduyla, baş ağrısıyla, en nihayetinde rahibe kıyafetini çıkarıp yerine kırmızı bir elbise giyip kırmızı bir ruj sürmesiyle (ki bu ruj sürme sahnesi herhalde çekilmiş en çarpıcı ruj sürme sahnelerindendir) gösterirler. Dean’e de değinmek gerek. Yarı çıplaklığı, kibri, umursamaz tavırlarıyla arzu nesnesidir ama Clodagh üzerinden yönetmen, Dean’e de eleştiri getirir. Clodagh, Dean’in de amaçsız olduğunu, bu yüzden kendisinin dünyevi zevklere verdiğini söyler. Yönetmenlerin yarattıkları diğer çarpıcı karakterse kutsal adam. General’in kardeşi olan, bu yüzden her şeye sahip olan bu adam her şeyi elinin tersiyle itip dünyadan kopmayı tercih eder. Bu yüzden Clodagh’ın kıskandığı kişi olur.

Belirttiğim gibi yönetmenler rahibeleri oya gibi işleyip ortaya enfes karakterler çıkarıp karakterleri birbirleriyle çatıştırırlar. Kıskançlığa, ihtirasa, kibre, Ruth üzerinden histerikliğe ve ırkçılığa, bastırılmış cinselliğe, kutsal görevlerin zorluğuna (en nihayetinde rahibeler de insandır) oldukça iyi bir şekilde değinirler. Filmin Silence‘la kesişen tarafı da iyi işlenir. Silence’ta Hıristiyanlıkla Budizm arasındaki zıtlıklar ve bu zıtlıklar yüzünden Hıristiyanlığın buraya uygun olup olmadığı sorgulanır. Black Narcissus‘ta da bu zıtlıklara yer verilir. Fakat Scorsese’nin aksine Powell-Pressberger ikilisi Hıristiyanlığın Himalayalar’a uygun olmaması nedeniyle görevin başarısız olduğunu (Ruth’un delirmesinden ve bebeğin ölümünden sonra kilise kapatılır) açıkça gösterirler. Film rahibelerin geldikleri gibi gitmeleriyle sona erer (Clodagh’ın son kez tepedeki manastıra baktığında sisin eski manastırı gizlemesi, Dean’in Clodagh’ın arkasından baktığında şiddetli yağmurun Clodagh’ı görünmez hale getirmesi etkileyiciydi). Oyuncuların performansları (Kerr ve Byron mükemmel oynamışlar), inandırıcılığı zedelemeyen setleri (film tabii ki Himalayalar’da değil, Londra’daki setlerde çekildi), görüntü yönetmenliği, karakterleri, cinselliği işleyişi, her şeyi enfes bu filmin.

kategori:
izlenim
yorum yok

cevap yaz

ilgili