Black Swan: Nina vs. Nina

Bale, her ne kadar insana sakinliği, rahatlamayı, huzuru anımsatsa da Black Swan bu tanımlamaların bayaa dışında kalıyor. Zira film tam bir gerilim filmi. İnsanı sıkıntıya sokabilecek, ruhunu daraltabilecek ne...

Bale, her ne kadar insana sakinliği, rahatlamayı, huzuru anımsatsa da Black Swan bu tanımlamaların bayaa dışında kalıyor. Zira film tam bir gerilim filmi. İnsanı sıkıntıya sokabilecek, ruhunu daraltabilecek ne ararsanız filmde buluyorsunuz. Zaten bu konudaki ustalığını Requiem for a Dream filminde kanıtlayan Aranofsky bu filminde mükemmeliyetçi ve narin yapılı bir insanın, siyah kuğuya dönüşebilmek uğruna içindeki kötü tarafı ortaya çıkarmaya çalışmasını ve buna çalışırken de kafasında kurduklarıyla yaşadıkları arasında gidip gelen Nina’yı anlatıyor. Kısacası baş karakter Nina’nın mükemmel olabilmek için kendisiyle olan savaşını anlatıyor diyebiliriz.

Filmi izlerken öyle bir bütünleşiyoruz ki Nina ile, adeta Nina’nın kafasının içinde gibi hissediyoruz. Dizi izlerken dizi oyuncularına söylenen teyzeler gibi “aman evladım yapma, aman oraya gitme, üzerler seni” dememek için kendimizi zor tutuyoruz.

Natalie Portman’ın canlandırdığı Nina karakteri yetenekli, güzelliği ve masumluğuyla ön plana çıkan bir balerin. Fakat oynaması gereken oyun icabı hem beyaz kuğuyu hem de siyah kuğuyu canlandırmak zorunda. Mükemmeliyetçi oluşu teknik olarak onu kusursuz kılsa da şehvetini eksik bırakıyor ve içindeki diğer tarafını (siyah kuğuyu) dışarı vuramıyor. Oynanacak olan oyunun yönetmeni rolündeki Vincent Cassel ise sürekli olarak Nina’yı içindeki şehveti ortaya çıkartması ve kendini rahat bırakması konusunda teşvik ediyor. Nina’nın kafasındaki hırs, mükemmeliyetçilik bir yerden sonra öyle bir noktaya varıyor ki; siyah kuğuyu oynayabilmek adına arkadaşını öldürebilen, hayatta her şeyi karşısına alabilen biri olup çıkıveriyor karşımıza. İşte bunları yapabilecek bir kişi olduğu anda da siyah kuğuyu oynayabilmek için hazır duruma da gelmiş oluyor zaten. Sonradan Nina’yla beraber biz de anlıyoruz ki gördüğü ve yaptığı çoğu şey kendi iç dünyasında yarattıklarıymış aslında. Siyah kuğu’yu layıkıyla oynayabilmek için kendini kırılganlığını, çekingenliğini, paranoyalarını yenmesi gerekiyormuş meğer.

Girl Interrupted, Alien Resurrection, Star Trek gibi filmlerden tanıdığımız Winona Ryder bu filmde, artık yaşlandığı için yerine başkasının seçileceği “küçük prenses” rolünde oynuyor. Umutsuz, yerine başkasının geleceğini kaldıramadığı için intahara kalkışan bir insan. Yerine ise Natalie Portman’ın canlandırdığı Nina geliyor en nihayetinde; onun gibi olabilmek için makyaj malzemelerini çalan Nina.

Neyin gerçek, neyin hayal olduğunu Nina’yla beraber biz de karar veremiyoruz bir süre. O sırtını kaşırken biz tırnak yiyoruz, o oyundan önceki gece içmeye giderken cefasını biz çekiyoruz. Aranofsky öylesine Nina’nın beynine sokmayı başarıyor bizi.

Böylesine güzel konusu ve kurgusu olan bir filmde bilgisayar efektleri kullanılması ne kadar doğrudur tartışılır fakat o son sahne efekt olmadan, Clint Mansell’in müzikleri olmadan o kadar etkileyici olur muydu orası da muamma. Yine de bilgisayar efektlerinin kullanılmasını filmin tek kötü yanı olarak görüyorum.

Filmi beğenen ya da beğenmeyenler bir tarafa Natalie Portman’ın bu filmdeki oyunculuğuna kimsenin kötü bir şey söyleyebileceğine inanmıyorum. Kendi oyunculuğu için en iyi yorumu da filmin sonunda “I was perfect” diyerek kendi de yapıyor zaten. Gerçekten mükemmel diyebileceğimiz bir oyunculuktu. Hele ki rolü kaptığının haberini aldığı, tuvaletteki sahnesi gerçekten başarılı.

Son derece akıcı, gerilimi bol, kamera teknikleri ve kurgusunun harika olduğu, baş karakterle içiçe olacağınız ve Natalie Portman gibi güzel bir bayanın oynadığı, Darren Aranofsky’nin yönettiği, The Wrestler’la sonu benzer biten bir film. Mutlaka sinemada izlenmesi gereken filmlerden!

kategori:
izlenim

ilgili