Bourne Gereksizliği: The Bourne Legacy

Edip Can Rende, The Bourne Legacy'yi ilk üç filmin ışığında değerlendirdi....

Bourne üçlemesi gişede başarılı olan ve çok sevilen üçlemelerden bir tanesi. Doug Liman’ın başlattığı, Paul Greengrass’in devam ettirdiği bu üçleme her bölümü ile daha fazla para kazandırmıştı. Başrol oyuncusu Matt Damon’ı daha da ünlendirmiş, bazı kişilerin CIA’ya bakışını değiştirmiş, 40 yıldır devam eden Bond serisinin revize edilmesini sağlamıştı. Üçleme, Robert Ludlum’ın kitaplarından uyarlandı. Lakin kitaplar okunduğunda filmle pek alakalarının olmadığı görülebilir. Kitaptan uzaklaşılmış olsa da ortaya son derece kaliteli üç film çıkarılmıştı. Şüphesiz serinin her bölümünün eksik yanları mevcuttu ama artıları o kadar çoktu ki bu eksikler göze fazla batmıyorlardı.

Üçlemenin ilk filmi olan “Geçmişi Olmayan Adam/Bourne Identity” Doug Liman’ın yönetmenliğinde perdeye aktarılmıştı. Liman’ın ilk başarısı şüphesiz Matt Damon’dan sağlam bir performans alması idi. Kariyeri boyunca Jason Bourne gibi soğuk karakterlere başarıyla hayat veren Damon, yaptığı açıklamalarında kendisini en çok dövüş sekanslarının zorladığını söylemişti. Aksiyon oyuncusu deyince akla gelecek ilk isim değildi Damon. Hatta “Geçmişi Olmayan Adam”dan önce çoğu yapımcının Damon’ın dövüştüğü bir projeyi kabul etmeyeceği kesindi. Ama Damon ilk filmle tüm bu önyargıları yıkmayı başarıyor ve gerek araba takip sahnelerinin, gerekse CIA ajanlarıyla tekme tokat dövüştüğü sahnelerin altından kalkıyordu. Bourne’a öyle bir bürünüyordu ki onsuz bir Bourne filmi düşünmek zordu gerçekten de. Filmin diğer artıları arasında CIA’nın gerçek yüzüne odaklanması da mevcut. CIA dünyanın en kirlenmiş kurumlarından bir tanesi. Onlarca ülkede darbeler yapan, iç savaşlar çıkartan, kendisinin işine yaramayan her türlü adamı ortadan kaldıran, eroin-kokain ticaretini elinde bulunduran, ülkelerin kültürleriyle oynayan (…) bir kurum CIA. Liman’ın bu filminde de CIA’nın karanlık yüzüne odaklanılır. Amerikalıların Amerika sevdalarını kendi emelleri için kullanan bir CIA çıkar karşımıza. Bu kurum gerçekte de olduğu gibi kendisini yasaların ve adaletin üstünde görür. Her türlü yasayı delik deşik eder. Ama daha önemlisi ajanlarının beyinlerini yıkayarak onları birer katil haline getirir.

Bilhassa Soğuk Savaş döneminde Çin ve Sovyetler Birliği’nin de yaptığı gibi Amerika da kendi vatandaşları ve ajanları üzerinde binlerce deneye kalkışır. Amacı soruşturmayan, sorgulamayan, verilen emri anında yerine getiren, üst düzey katiller yetiştirmektir. Bunu da deneylerle ve hipnozlarla yapmaya çalışır. Jason Bourne karakteri de bu gerçeklerden yola çıkılarak yaratılmış hayali bir karakterdir. Jason Bourne çok yetenekli bir ajan, bir katildir. Üstlerine fazlasıyla güvenen Bourne bir sürü işkenceye katlanır ve muazzam bir katil haline gelir. Bir süre Treadstone adlı gizli bir kurum için insanları katleden Bourne tuzağa düşürülür ama öldürülemez. Hafızasını kaybeden Bourne ilk filmden son filme kadar “gerçek kimliği”ni deşifre etmeye çalışır.

Liman’ın bu ilk filminde çok sağlam dövüş sekansları ve araba takip sekansları mevcut. Bunlara ek olarak derinleştirilmiş karakterlerle doludur. Ayrıca Bourne’dan bir “american hero” yaratmaması da takdir edilesi bir davranıştır. Tüm bunlar biraraya geldiğinde ortaya sağlam bir film çıkıyor. “Geçmişi Olmayan Adam” serinin en iyisi değil ama seriye sağlam bir başlangıçtır.

Liman’dan sonra ikinci ve üçüncü filmler İngiliz yönetmen Paul Greengrass’e devredilir. Greengrass İngiltere’nin İrlanda’da yaptığı katliamı anlattığı “Bloody Sunday”le tanınmış bir isimdi. Bu filmden sonra Amerika’ya geçen Greengrass burada 11 Eylül’ü anlatan ve Amerika’yı yücelten “United 93″yi çeker. Greengrass, Bourne serisinin en kaliteli filmlerini çeker bu filmden sonra. “Medusa Darbesi/Bourne Supremacy” Liman’ın ilk filminden çok daha iyidir ve bunu, yani ilk filmi aşmayı başarmak hiç de kolay değildir. Bu filmde Bourne tekrar kendisini avlamaya çalışanlardan kaçıyor ama beri yandan da sevdiği kadının intikamını almaya, geçmişini aydınlatmaya, kimliğini tam anlamıyla deşifre etmeye de çalışıyordu. Greengrass daha stilize aksiyon sahneleri çekmeyi başarıyordu. Buna ek olarak ilk filmde kullanılmayan bir şeyi kullanıyordu. O da bazılarını rahatsız eden sallantılı kamera. İki filmde de kamerayı öyle bir sallıyordu ki Greengrass bazı izleyiciler filme lanet ediyorlardı. Bence Greengrass’in bu sallantılı kamerası sahneleri daha da heyecanlı hale getiriyordu.

Bond filmlerindeki gibi bir kamera kullanımının olmaması filmi daha cazip hale getiriyor benim gözümde. Zaten Bourne’dan sonra çekilen Bond filmlerinde de benzer bir sallantılı kamera kullanımının olduğu görülür. Greengrass, Bourne’u daha da fazla derinleştiriyor, aksiyon kadar kimlik arayışına da yer veriyordu. Serinin son filmi olan “Son Ültimatom/Bourne Ultimatum”da da Greengrass başarısını devam ettiriyordu. Gelişen teknolojiyle beraber daha da sağlam araba takip ve dövüş sahneleri çekiyordu yönetmen. Ayrıca mekanların kullanımında da daha büyük bir başarı söz konusu idi. Serinin bu iki filmi karakterin içinde bulunduğu sarsıcı ikileme odaklanır ve yukarıda saydığımız sebepler sayesinde etkileyici bir üçleme oluşur.

Jason Bourne’un hikayesi hiç şüphesiz son film olan “Son Ültimatom”la sona erdi. Bourne gerçek adını, hafızasını yitirmeden önce soğukkanlı bir katil olduğunu öğrendi, serinin kötüleri şu veya bu şekilde cezalarını buldular. Treadstone ve Blackbriar operasyonları da ifşa edildi. Yani sırlar açığa çıkmıştı. Her şey anlatılmıştı. Ama Universal altın yumurtlayan tavuğu keser mi hiç? “Son Ultimatom”un elde ettiği başarı Universal’ın gözlerini öyle bir kamaştırdı ki hemen dördüncü filmin hazırlıklarına başladı. Matt Damon ve Paul Greengrass’le iletişime geçildi. Serinin yeni filmi Erich van Ludsbeter’in “Bourne’un Mirası/The Bourne Legacy” adlı romanından uyarlanacaktı. Bilindiği gibi Robert Ludlum’ın vakfı gelen isteklerden sonra Bourne serisini Ludsbeter’e paslamış, yazar da seriyi devam ettirmişti. Greengrass yeni film için hiç istekli değildi. İstekli olmayı bırak yeni filmle dalga geçiyordu. Şüphesiz o da hikayenin bittiğinin, yeni filmin gereksiz bir film olacağının farkındaydı. O yüzden yeni filme “Bourne Gereksizliği” adını vermişti röportajlarında.

Damon, Greengrass’i çok sevmişti. Öyle ki “Son Ultimatom”dan sonra Greengrass’le bir kez daha “Yeşil Bölge/Green Zone”da çalışmıştı Damon. Greengrass dördüncü filmi yönetmeyi reddedince Damon da projeden çekilmişti. Bunun üzerine Universal yeni filmin yönetmenliği için Tony Gilroy ile anlaştı. Gilroy kariyerine senaristlikle başladı. Bourne serisini etkileyici yapan isimlerden bir tanesi… En az Greengrass ve Damon kadar övgüyü hak ettiğini söylemek gerek. Usta senarist kendisini George Clooney’li “Avukat/Michael Clayton” ile kanıtlamıştı. Çok kaliteli bir film ortaya koyan Gilroy bir aksiyon filmi çekecek kadar yönetmenlikten anlamakta mıdır? Son film bunun cevabını veriyor. “Bourne’un Mirası”nın senaryosunu Gilroy kardeşi ile beraber kaleme aldı ve geçtiğimiz haftalarda film Amerika’da gösterime girdi. Tahmin edileceği gibi haftalar geçmesine rağmen film yeni yeni kâr etmeye başladı. Bu da Amerikalıların bile yeni filmden umutlu olmadıklarını ve Damon’sız bir Bourne filmi istemediklerini kanıtlıyor.

“Bourne’un Mirası” üçlemenin formüllerini aynen kullanıyor. Bourne gibi aldatılmış, kandırılmış ve bir katil haline getirilmiş Aaron Cross merkeze alınıyor. Film boyunca bu adamın peşindekilerden kurtulmaya ve intikamını almaya çalışmasını izliyoruz. “Geçmişi Olmayan Adam”da Bourne’a bir de kadın karakter eşlik eder. Bu iki kişi film boyunca birbirlerini keşfederler ve tabi ki birbirlerine aşık olurlar. Ayrıca birbirlerine de her konuda destek olurlar. “Bourne’un Mirası”nda da Bourne’dan daha yetenekli olduğu durmadan irdelenen Aaron’a bir kadın eşlik eder. Aksiyon, entrika, ihanetler, makineleştirilmiş katiller vs hepsi bu filmde de mevcut. Sanıyorum “Bourne’un Mirası”nın tek farkı entrikanın daha da arttırılmış olması. “Görevimiz Tehlike/Mission Impossible”ın son filminde hünerlerini sergileyen Jeremy Renner o klişe sözle söylersek bir Bourne/Damon olamıyor. Karakterin altından kalkmasına ve yer yer etkilemesine rağmen gözler sürekli Damon’ı ve Bourne’u arıyor. Ne yazık ki Renner, Damon’ı aratıyor. Rachel Weisz’a teslim edilen kadın karakter de ilk filmdeki karakteri aratıyor. Gilroy aksiyon sekanslarının altından kanımca tam anlamıyla kalkamıyor. Filmin aksiyon sahneleri pek başarılı değil. Gilroy da Greengrass’i aratıyor. Ayrıca burada da Greengrass’in sallantılı kamerasını arıyor gözler. Sallantılı kamera olmadan çekilen bu ilk Bourne filminde sallantılı kameranın önemi de ortaya çıkıyor böylelikle.

Yeni Bourne’un bir farkı daha var. Bilhassa “Son Ültimatom”un hem ‘prequel’i, hem de ‘sequel’i olmaya çalışıyor. Gilroy ortaya Bourne’suz bir Bourne filmi koymaya çalışmış. Bourne’un alamet-i farikalarının hepsini Aaron’da görüyoruz. Ama daha önemlisi “Son Ültimatom”daki olayların sonrasını anlatması. Bir diğer özelliği ise “Son Ültimatom”daki bazı olayları CIA’in bürosundan göstermesi ve tüm olayları Bourne’un öldürülemeyişine ve Treadstone’ı ifşa edişine bağlaması. “Son Ültimatom”da karşımıza gazeteci rolüyle çıkan Paddy Considine’nin “Bourne’un Mirası”nın fragmanında da görünmesi şaşırtmıştı. Gilroy yeni filmini üçüncü filme bağlamayı ve bu filmdeki bazı olayların hem öncesini, hem de sonrasını anlatmayı tercih etmiş. Ama şunu aklına getirmemiş: “Son Ültimatom”da bizlere yansıtılmayan sekanslar hakkında bilgimiz vardı. Yani filmin ‘prequel’ yönü zorlama ve gereksiz olmuş kanımca.

Filmin Bourne üçlemesinden ayrılan bir diğer yönü dövüş sekanslarına pek yer vermemesi. Aslında film aksiyon sekanslarının süresini uzatmışsa da aksiyona da fazla yer vermiyor. Bunun yerine Gilroy didaktik diyaloglarla izleyicinin kafasını patlatıyor. Bilhassa filmin ilk bir saatindeki didaktik diyalog yağmuru izleyiciyi filmden soğutacak cinsten. Bir Bourne filmi, daha doğrusu bir aksiyon filmi için bu denli fazla ve didaktik diyaloglar yazmak, bu denli fazla açıklamalar yapmak pek yerinde bir davranış değil bence. Filmin finali de eleştiriyi hak ediyor. İki saat boyunca çok şey anlattığını sanıp üçleme boyunca anlatılanların üzerinden geçmekten başka bir şey yapamayan Gilroy hiç beklenmeyen bir anda (aslında beklenmesi gerekir. Neticede film 135 dakika sürüyor) filmi bitiriyor. Sanıyorum kimse o motorsikletli takip sekansından sonra filmin biteceğini düşünmemişti.

Yeri gelmişken şunu da eklemek gerek. Gilroy, Bond’a yıllarca yapılanı Bourne’a yapmaya yelteniyor. Bond yıllarca farklı aktörlerin vücudunda hayat buldu. Görünüşe göre de Daniel Craig’in Bond’tan vazgeçmesi halinde Bond bitmeyecek ve başka bir aktörde tekrar hayat bulacak. Gilroy da Bourne’u başka aktörlere oynatarak bir nevi Bond’a öykünüyor. Evet, yeni Bourne filminde Bourne yok ve başkarakter Aaron Cross. Fragmanda da defalarca kez üzerinde durdukları gibi Bourne’dan daha güçlü. “Siz daha bir şey izlemediniz. Oyun/hikaye işte şimdi başlıyor. Aaron, Bourne’dan çok daha güçlü. Bourne buz dağının görünen kısmıysa Aaron görünmeyen kısmıdır” demeye getiriyorlar. Neticede Aaron ile Bourne arasında farklar olsa da Gilroy’un yeni bir Bourne yaratmaya çalıştığı da belli oluyor. Zaten ancak bu şekilde yeni filmini satabilirdi. Tüm bunlar Bourne hayranlarının nefretini çekmeye yetiyor. Onca sene anlattıkları hikayelere sırtlarını dönüp yeni hikayeleri yüceltmeleri pazarlama için gerekli belki. Lakin bu durum Bourne hayranlarını kızdırıyor. Ama yapımcıların bu tutumları şaşırtıcı değil. Aynı şey senenin en kötü filmleri arasında rahatlıkla yerini alan “Total Recall” için de geçerli. Yeniden çevrimin yapımcıları ilk filmi, yani Paul Verhoeven’ın çektiği filmi yerden yere vurmuşlardı. Geçtiğimiz günlerde de “RoboCop”ın yapımcıları da eski “RoboCop”ı eleştirdikçe eleştirmişlerdi. Aslında bunlara eleştiri denemezdi. Yeni filmlerini satabilmek için eski filmle aralarına mesafe koymaya ve “daha iyisini yaptık” söylemini tekrarlamaya çalışıyorlar. Lakin bunun işe yaradığını söylemek mümkün değil.

Hem eski “Total Recall”ın, hem de eski “RoboCop”ın epey hayranı mevcut ve neredeyse çoğu yeni versiyonlarına şüpheyle yaklaşıyorlar. Yapımcıların çok sevilen bu filmleri böylesine eleştirmeleri tabi ki hayranları kızdırdı. Aynı tutumu Gilroy da takınıyor. Tek bir farkla. Üçlemeyi kötü göstermeye yeltenmiyor. Sadece “daha iyisini yaptık” söylemini tutturuyor. Ne yazık ki bunun doğru olduğunu söylemek çok güç. Gilroy’un çektiği bu film üçlemenin fersah fersah gerisinde kalıyor. Bir taklit olmanın ötesine geçemiyor.

kategori:
izlenim

ilgili