Bozkır Tartışmalarını Bir Kenara Bırakırsak, Antalya’da Güzel Şeyler De Oldu

Haktan Kaan İçel Altın Portakal Film festivali'nin jüri kararları tartışmalarından uzaklaşarak hiç konuşulmayan umut veren gelişmeleri yazdı.

Bozkır Tartışmalarını Bir Kenara Bırakırsak, Antalya’da Güzel Şeyler De Oldu

56. Antalya Altın Portakal Film Festivali malum tartışmalı jüri kararları yüzünden epeyce konuşuldu ve insanların tepkisini çekti. Ulusal yarışmanın galibi konumundaki Bozkır yüzünden eleştirmenler ile jüri arasında nefret söylemlerine varan tatsızlıklar ortaya çıktı. Zeki Demirkubuz intikam aldı, trolledi. Eleştirmenler filmlerden anlamıyor. Medya bakımından popüler eleştirmen değillerse, eleştirmen midirler diye subjektif pek çok söylemin havada kaldığı bir cadı kazanına dönen tartışma platformu ortaya çıktı. Belli ki Zeki Demizkubuz da bu kaosu yaratarak amacına ulaşmış gözüküyor.

Peki bu festivalde hiç mi iyi şeyler olmadı?

Tabii ki oldu.

Gün geçtikçe konu olarak kısırlaşmaya başlayan yerli sinema toplumsal sorunlara odaklanarak genel bir çeşitliliğe imza attılar. Bu çeşitlilik sayesinde pek de değinilmeyen konuları teneffüs etmeye başladık. Filmlerin belli bir çıtayı geçmesiyle beraber seyir zevki olarak akıcı filmlerle karşılaştık.

Bu filmlerin başında gelen “Bilmemek” festivalin sürprizi gibiydi. Genel olarak ilk filmiyle pek iyi eleştirilen alamayan Leyla Yılmaz bu sefer yeni filmine son derece hakimdi. Toplumsal nefret ve dışlanma üzerine Türkiye’deki herkesin izlemesi gereken bir iş ortaya çıkmıştı. LBGT bir birey üzerinden karşımıza sunulan “Loveless” benzeri bir hikaye, insanların böyle durumlar karşısında tepkilerini inceliyordu. Zorbalığa uğrayan insanların psikolojik yansımaları ve bu olayın çevresine etkileri titizlikle karşımıza sunulmuştu.

Öte yandan Ümit Ünal’ın yeni filmi “Aşk, Büyü vs” ise yine bir LBGT hikayesi anlatıyordu. Yine toplumun dışladığı insanların özgürleşme ve aşkı bulma arayışları, beyin egzersizlerine açık ve geçmişin yükünü kabullenme üzerine önemli sözler söylüyordu. Filmin yapısında teknik sorunlar vardı. Hatta senaryosunda eksik değil, fazlalıkları bile mevcuttu. Lakin filmin işlediği konunun derinliği ve insanlara duygusal olarak yaşattığı haz, sinemanın büyüsünden başka bir şey değildi. Ece Dizdar ve Selen Uçer’in akıllara kazınan performansları, bize tutkulu bir aşkın sinemaya uyarlanmasını ne kadar özlediğimizi fark ettirdi.

Adana Film Festivali’nde de karşımıza çıkan “Küçük Şeyler” ise tam bir şehir hikayesi olarak karşımıza çıktı. Tahrip edilen ormanların üzerine dikilen “mutluluk” vaatli dev sitelerin insanları yalnızlaştırdığına dair önermesi son derece değerli bir tespitti. İşimizdeki hırsımızın ve sadece başarı endeksli toplumun şişik egolar üzerinden insanları mutsuzluğa teşvik etmesi ve bu durumların aile hayatının içinde dengesizliğe yol açmasını “Küçük Şeyler” hakkıyla seyircisine anlatıyordu. İnsanların evlilik içinde bir ilişki tembelliğine girip bencilleşmesiyle oluşan hissizleşme filmin odağındaki meselelerden biriydi. Üstelik son derece güçlü bir kadın karakter yaratılarak sinemamızın bu tip karakterlere ne kadar ihtiyaç duyduğunu fark etmemizi sağladı. Atıf Yılmaz görse sanırım bu güçlü kadın karakterini çok severdi.

“Küf” filmiyle yerli sinemayı umutlandıran Ali Aydın, yeni filmi “Kronoloji”de Türkiye açısından çok önemli bir konuya değinerek kadına uygulnan şiddete parmak basıyordu. Üstelik böyle bir hikayeyi polisiye – gizem öyküsü olarak kurgulayarak seyircinin kurmacadan gerçekliğe geçişini kolaylaştırıyordu. Filmin oyunculuk anlamında kimi sorunları olmasına rağmen özeünde bahsettiği hikaye filmi önemli kılmıştı. “Kadın şiddeti ne zaman duracak?” ve “bu konulara empati kurmanız için neler yapmalıyız?” gibi soruları sorması açısından seyircinin düşünmesini sağlıyordu.

“Omar ve Biz” adlı film ülkemizdeki göçmen sorunlarına dem vuran filmlerden biriydi. Suriyeli iki mülteci ve bir asker üzerinden “vicdan” tanımını kendi bakış açısından irdelemeyi seçmişti. Mültecilerin bol olduğu bir ülkede bu tip bir konu seçmek kağıt üstünde iyi bir seçim olarak görünüyor. Ama sinemasal tercih açısından pek de filmle bağ kuramadığımızı söylemem gerekiyor.

Onur Ünlü’nin sonunda biraz ara verdikten sonra kotardığı yeni filmi “Topal Şükran’ın Maceraları”, tipik üçüncü sayfa haberinden absürt bir yeşilçam taşlaması yaratması pek şaşılacak bir şey değildi. Ama yaratılan karakterin cinsel özgürlüğü ve muhafazakar gibi görünse de tam anlamıyla modern bir kadın tasviri olması filmin en ayrıksı yönüydü.

İlk Kareler Her Şeyi Anlatır

Bu sene filmlere farklı bir açıdan daha bakmaya çalıştık. Yerli yönetmenler filmlerinde ilk karelerine ne kadar özeniyorlar ve filmi tek kareyle tanımlayabiliyorlar mı diye kendi kendimize sorduk. Örneğin “Küçük Şeyler” filmi ilk karesinde bir orman seçerek, aslında bu alanın yıkıma uğrayarak betonlaşarak mutsuz insan yaratacağının ipucularını veriyordu.

“Soluk” filmi ise ilk karesinde koca şehrin içinde bir cenazeye odaklanıyordu. Böylece filmin ölüm üzerine bir çalışma olduğunu seyircinin aklına kazımayı beceriyordu.

“Bilmemek”in ilk karesinde siyah bir ekran üzerine gelen seslerin ve sonrasında karşımıza çıkan yatakta yatan kadın karesinin filmin bütünü açısından önemli bir nokta olduğunu söyleyebiliriz. Yıkılmak üzere olan bir evliliğin metaforu olarak yönetmen, bir koşu bandında koşan adamın inlemelerini filmin başına yerleştirmişti. Siyah ekrandan ilk kareye geçişte sanki bir seks sahnesi beklentisine girdiğimiz anda, izleyicinin algılarıyla oynayarak iki ayrı insanı betimliyordu. Böylece seyircinin algısıyla oynayarak filmin içindeki iletişim kopukluğuna dikkat çekiyordu.

“Aşk, Büyü vs” filminde ise ilk karede Ece Dizdar’ın oynadığı ana karakterin vapurda sevdiğinin mektuplarını okuması gösteriliyordu. Geçmişten günümüze yarım kalan bir ilişkinin mektubun içine hapsolmuş kelimeleri, filmin bütününe yayılan duyguların özeti gibiydi.

Diğer filmlerde bu konu üzerine biraz daha muğlak imgeler görmek mümkündü.

Festivalin İçindeki Saklı Güzellikler

Muhsin Ertuğrul’un 1927 yapımı Tamilla’sının festivalde gösterimi sinema tarihine meraklı sinemaseverler için büyük önem taşıyordu. 41 dakikalık film adeta zaman makinesiyle bir yolculuğa olanak sağlaması açısından festivalin en özel anlarına vesile oldu.

Öte yandan Antalya seyircisi kadar festivaline sahip çıkan az seyirci görüyorum. Çünkü bilet aldıkları filme mutlaka gelen ve salonları full dolduran bir seyirciyle karşı karşıyaydık. Gerek basın toplantılarındaki katılımları, gerekse filmlere karşı ilgileri seyircinin önemini hatırlamamızı sağladı. Hatta “Topal Şükran’ın Maceraları” filminde salonun tamamının dolması nedeniyle ayaktaki seyirciler salondan çıkarılmak istendi. Ancak herkes o an olduğu yere oturarak bri anlamda sinema sevgisiyle sisteme karşı geldiler. Merdivenleri fullediler. Bu da görmek istediğimiz bir çaba diyelim.

Buna ek olarak Zeki Demirkubuz söyleşisinde de buna benzer bir durum oldu. Kapının dışında kalan katılımcılar, hayran oldukları yönetmenle kavuşmak için her şeyi yaptılar ve yine salonlar doldu taştı.

kategori:
izlenim

ilgili