Bringing Out the Dead: Zindan Şehri

Scorsese'nin farklı filmlerinden Bringing Out the Dead'i Can Rende yazdı...

Not: Bu yazı bu film, “After Hours”, “Taxi Driver”, “Shutter Island” filmleriyle ilgili sürprizbozan içerir.

 

“Birisinin yaşamını kurtarmak aşık olmak gibi bir şey. Dünyadaki en iyi uyuşturucu.”
“Cehennemin tanrısı olmak hiçkimsenin oynamak istemeyeceği bir roldür.”

Martin Scorsese ile senarist Paul Schrader’ı son kez bir araya getiren “Bringing Out the Dead/Yaşamın Kıyısında” filmi gösterime girdiğinde eleştirmenlerden olumsuz notlar almıştı. O dönemlerde ve aslında hâlâ bazı mecralarda bu film için sıklıkla “Taxi Driver’ın çakması” dendi, deniyor. Scorsese’nin yönettiği, Schrader’ın yazdığı, Nicolas Cage’in başrolünü üstlendiği bu film gerçekten “Taxi Driver”ın (TD) çakması mı/benzeri mi, değil mi?botd_still_c1005-0

İki film arasındaki benzerliklerden başlayalım dilersiniz. TD’nin merkezinde geceleyin taksi şoförlüğü yaptığından şehirdeki bütün kirlenmişliğe, suça, hırsızlığa, ahlaksızlığa vs tanık olan, bu yüzden giderek psikolojisi bozulan Travis yer alır. Travis arabasına binen, daha sonra dövüle dövüle arabadan indirilen çocuk yaştaki bir fahişeyle tanıştıktan sonra amacına kavuşur: Çocuğu bu bataklıktan kurtarıp huzura ermek ve aşık olduğu Betty’den bir “aferin” kapmak, kahraman olmak. Scorsese çoğunlukla geceleri çekim yapar. Gündüz sekansları fazla değildir. Zira kötülük en çok geceleri, herkes uyurken ortaya çıkar. Travis’in taksiyle New York’u dolaştığı anlarda kamera hep sokakları, fahişeleri, serserileri, pezevenkleri gösterir. Gene bir gün Travis’in taksisine başkan adayı biner. Travis’e şehirle ilgili sıkıntılarını sorunca “Aslında bu şehri klozete atıp üstüne sifonu çekmek gerek,” der. Elinde olsa şehri klozete atacak kadar buradan tiksinmiştir Travis.

Taxi Driver 6

Gelelim “Yaşamın Kıyısında” filmine. Merkezde ambulans şoförü Frank yer alır. Kahramanımız tıpkı Travis gibi işini geceyle sabah arasındaki sürede gerçekleştirir. Gece boyunca direksiyon sallayıp hastaları hastahaneye götüren, gerekirse yaralıya ilk yardımı yapan Frank bir gün bir kıza ilk yardım yaparken onu kurtaramaz. Kollarında can veren bu kızın ölümünü başka, başka ölümler takip eder. En sonunda Frank’in psikolojisi bozulur. Olur olmadık yerde kızın silueti belirir. Uyuma güçlüğü çeker, iştahsızlaşır. Frank, Travis’tir, dersek Frank’e haksızlık etmiş oluruz. Frank işinin ve şehrinin yarattığı zorluklardan bunalmış, ölümlere tanık oldukça ruh sağlığı bozulmuş birisi. Travis gibi katliam yapacak birisi değil. Ama onun gibi şofördür. Onun gibi şehirden bıkmıştır. Onun da hayatını bir kız değiştirir (Travis’i katliam yapıp kahramanlaşmaya iten kızın yerini burada sokakta yaşayan bir kız alır). Scorsese neredeyse bütün filmlerinde yaptığı gibi burada da New York’a, onun gece haline odaklanır. New York aşığı olan Scorsese, TD’deki gibi şehri fakirlerin, serserilerin, ayyaşların, yetimlerin gözünden gösterir. Bir acil servisin günlük rutinine odaklanıp ölümleri yansıtırken TD’den farklılaştırmayı da başarır.

botd_still_c1041-16

Taxi Driver’dan farklı olarak Bringing Out The Dead’de kara komedi vardır. Evet, TD’ye benziyor yukarıda dediğim gibi. Ama aralarında mizah farkı var. TD, Travis’i ve katliama giden süreci ciddi bir şekilde anlatırken bu film, karakteri anlatırken kara komediyi, mizahı kullanır. Bunu da en az “After Hours”taki kadar iyi yapar kanımca. Daha çok “Mission Impossible” serisinden hatırlayabileceğimiz Ving Rhames filmin mizahi tarafını oluşturan karaktere hayat verir. Rhames’in canlandırdığı Marcus’ın bir barda Tanrı’yla konuştuğu sekans filmin en eğlenceli bölümlerinden biridir. Aslında Marcus’ın ağzından çıkan her sözcük izleyiciyi eğlendiriyor. Dünyaya üç bacaklı (!) olarak gelen çocuk için “Bu [üç bacak] çok fazla,” (aslında üç bacaklı değil, iki çocuk doğuruyordu kadın) demesi de pek eğlenceliydi. Keza hastalardan bıkmış, hastaları yatıracak yer bulamayan doktor ve hemşirelerin gelen hastalara “Bu kez sana baktık, seni iyileştirdik. Ama rica ediyorum, bir dahaki sefere hayatına başka bir şehirde son ver,” demeleri durumun trajikomikliğini apaçık gösteriyor. “Yaşamın Kıyısında” sadece iyi bir hastahane filmi değil, iyi de bir kara komedi. Açıkçası “After Hours”tan pek eksiği yok bu açıdan.

Kiliseye giden, inançlı birisi olarak yetiştirilen, rahip olmayı planlayan ama geçirdiği bir hastalık yüzünden (sayesinde) bu isteğinden vazgeçip sinemacı olan Scorsese neredeyse bütün filmlerinde Hıristiyanlığı işler. Din bu filmde de önemli bir noktada. Bilhassa Marcus’ın olduğu o bölümdeki repliklerde ve aslında filmin çoğunda dine, İsa’ya vs göndermeler yapılır. Finalde Frank’in Mary’nin (Meryem Ana) omzuna yaslandığı, film boyunca omzunda yer alan o parlak beyaz ışığın bu kez ikisini sardığı o sekans da tablolarda, resimlerdeki İsa ve Meryem Ana’yı hatırlatır. “Bırakınız bonoları, senetleri, kondomları. Bunlar sizi kurtarmayacak,” diyen, sokak ortasında elinde Kutsal İncil’le bağıran o muhterem kişiye de yer veriliyor.Bringing-out-the-dead3

“Shutter Island”la da benzeşiyor bu film. Buna da değinmeden geçmek istemedim. Hatırlarsınız; “Shutter Island”, kendisini polis sanan, akıl hastahanesine de hastaneden firar eden bir kadını araştırmaya geldiğini düşünen ama gerçekte akıl hastası olan bir adamı anlatır. Film boyunca “gerçeği” araştıran, kimseye güvenmeyen kahramanımız en sonunda delirdiğini öğrenecekti. Teddy sürekli eşinin ve kızının hayaletleriyle de karşılaşıyordu. Tıpkı Frank gibi. Frank de film boyunca baktığı her yüzde ellerinde can veren Rose’u görüp acı çekiyordu. Kimileri “Yaşamın Kıyısında”da halisünasyonları, deliliği, psikolojik rahatsızlığı başarıyla işlediğinden Scorsese’nin “Shutter Island”ının gereksiz bir film olduğunu düşünürler bu benzerliklerden ötürü. Ama aslında “Shutter Island” da kaliteli bir film.

“Bringing Out the Dead” hakkı en fazla yenmiş Scorsese filmlerinden. Halbuki enfes diyaloglara sahip, Nicolas Cage’ten başlayıp en az rol alan oyuncusuna kadar herkesin döktürdüğü (Rhames ve John Goodman yan rollerde parlıyorlar), sanat yönetmenliğinden görüntü yönetmenliğine, soundtrack’ine kadar teknik açıdan iyi bir film. Söz konusu bir Scorsese filmiyse o filme Michael Bay filmiymişçesine davranmak kanımca pek doğru değil bence. Zira Scorsese kötü filminde bile ders niteliğindeki sekanslara imza atabilen bir isim. Burada da denildiği gibi kötü değil, iyi bir performansa imza atıyor. Bazı yerlerde tempo sorunu olduğunu, filmin fazla uzatıldığını söyleyebiliriz. Ama bunlar filmin kalitesini pek düşürmüyor. Neticede “TD’nin çakması” deyip geçiştirmemek gerek bu filmi.

kategori:
seçki

ilgili